Muhtemelen çok kişi Sokrates üzerine yazı yazmış ve benim söyleyeceklerime benzer şeyler söylemiştir. Olsun ben de söyleyeyim fikrim belli olsun. Sokrates bence hayatı boyunca savunduğu felsefesini çok yanlış bir zemine oturttu.
Felsefe tarihi Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası diye ikiye ayrılır. Bu ayrımın sebebi Sokrates’in tümelci yaklaşımıdır. Sokrates öncesinde, hatta Sokrates döneminde yaşayan Sofistler göreceliliği savunuyorlardı. Yani herkesin olaylara kendi açılarından baktığını ve kendilerine göre tanımladıklarını. Oysa Sokrates doğrunun tek olduğunu ve kişilerin tanımlamalarında yanıldıklarını söylüyordu.
Bunun için de Sokrates bizzat sokaklarda gezerek insanlara sorular soruyor ve onların bildikleri şeyleri aslında bilmediklerini ortaya çıkartıyordu.
Mesela bir kişiye ‘Masa Nedir” diye soruyordu. Eğer kişi masayı “Üzerinde yemek yenen, ahşap ve dört ayaklı şey” diye tanımlıyorsa, ona 6 ayaklı masa olup olamayacağını veya üzerinde yemek yenebilen tanıma uygun her şeye masa denip denemeyeceğini, soruyordu. Tabi doğal olarak da tanımı veren kişi, vermiş olduğu tanımın doğru olmadığını görüyordu. Sokrates aynı şeyi çok daha karışık tanımı olan Ahlak, Cesaret gibi kavramlar için de yapıyordu. O tanımlarında eksikliğini buluyordu.
Olayın hassas noktası şu: Sokrates’in hiçbir zaman doğru tanımı vermediği, söyleniyor. Hatta bu konuda “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğim.” diyerek kendisini doğru tanım vermekten de kurtarıyor.
Sokrates’in bu yaptığı aslında insanları sorgulamaya yönlendirmek açısından güzel bir şey. Ancak göreceliliği çürüten bir şey değil. Tam tersi göreceliliği ispatlayan bir şey. Çünkü kavramların insanlara göre farklı farklı algılandığını bizzat kendisi görüyor. Ve işin doğrusunu kendisi de söyleyemiyor.
İkinci konu ise değerlendirme. Bir kavramın tanımı herkes için aynı olabilir. Bugün bir sözlüğü açtığımızda mesela “Adalet” kavramının tanımını görebiliriz. Bu tanım eksik de olsa, çoğu kişi tarafından kabul edilir. Ama meydana gelen bir olayın değerlendirmesi, halkın yarısı için adil, diğer yarısı için adil olmayabilir. Bu kişisel değerlendirmelerin, kavram bilgisinden ayrı birşey olduğunu gösteriyor. Adalet kavramı herkesçe aynı kelimeler ile değerlendirilirken, meydana gelen olay farklı olarak değerlendiriliyor.
İşte görecelik burada da kendini gösteriyor.
Elbette bazı şeylerin göreceliliğinden bahsedemeyiz. Bu konudaki düşüncelerimi başka bir yazımda açıklayacağım. Ancak insanlar Sokrates’in düşündüğü gibi sadece bilgileri ile karar vermiyor. Bu konuyu da önceki yazılarımdan birinde yazdım. Sosyal Psikologlar hala insanların neye göre davrandıkları üzerinde çalışıyorlar. Bu konuda da kesin bir doğru yok.
Peki Sokrates’in bu tümelci yaklaşımı nasıl oldu da, insanlık tarihine bu kadar etki etti ? Bu noktada Sokrates’in en büyük şansı öğrencisi Platon oldu. Platon, hocasının izinden gitti. Ancak o doğruyu “İdea” dediği bazı mistik öğelerde aradı. Bu öğeler ise öteki dünyadaydı. Bu konu Hristiyanlığın ortaya çıkması ile önem kazandı. Çünkü Hristiyanlar da “Doğru” kavramını Tanrı’ya bağlıyor ve Tanrı’dan gelen her şeyi mutlak doğru kabul ediyorlardı. Mutlak doğrunun savunulduğu yerde, Görecelilikten bahsedilemezdi.
Böylece Platon’un İdeaları, Hristiyanlığın Tanrı öğretisi ile uyuştu. Ve Hristiyanlar, sonra da Müslümanlar, Sokrates’in bu tümelci yaklaşımını günümüze kadar taşıdı. Tarihin anlattığı bu.
Peki 2.500 yıldır insanlar aynı bakış açısını yakalayabildi mi? Herkes için ortak “Doğruları” bulabildi mi ? Hayır ! Ama Göreceliliği savunan Sofistler ağır eleştirilere uğradılar. Para karşılığı ders vermeleri bile suçmuş gibi gösterildi. Üstelik bu durum, günümüzde para karşılığı ders veren insanlarca bile vurgulanıyor.