Toplumsal İş Bölümü

Saygı görmek her insanın isteğidir. Ancak saygının insanın yaptığı işten kaynaklanması, bir sorundur.

Bir toplumun sağlıklı işlemesi, o toplumda iyi bir iş bölümünün olmasına bağlıdır. Doktora da, inşaat işçisine de, berbere de, temizlik işçisine de ihtiyaç vardır. Bir ülkede kimse çiftçilik yapmak istemezse, o ülkede sebze, meyve, tahıl hiçbir şey yetişmez. Bütün bunları yurt dışından getirmek gerekir ki, bu da en temel ihtiyaçta dışa bağımlı olmak demektir.

Bir ülkede tıp fakültesi yoksa, Doktor yetişmez. O ülkede hasta olan, kaza geçiren insanlarla ilgilenecek doktor olmaz. Mecburen, yine yurt dışından doktorlar getirmek gerekir.

Günümüzde toplumsal iş bölümünü etkileyen iki önemli husus vardır. Bunlardan bir tanesi hükümet politikalarıdır. Hükümet politikaları, doğrudan veya dolaylı olarak insanları hangi işi yapacaklarına yönlendirir. Doğrudan yönlendirme, eğitim ile olur. Yukarıda dediğim gibi tıp fakülteleri açılır ve bu fakültelerin kontenjanları olur. Bu kontenjan mesela 5000 kişi ise, devlet o sene için 5000 kişiyi doktor olmaya yönlendirmiş olur. Doktor olmak isteyenlerin sayısının 6000 olması bir şey ifade etmez. 1000 kişi ya öbür seneyi beklemek, ya başka bir işe yönelmek, ya da yurt dışında tıp okumak zorunda kalır.

Hükümet dolaylı yoldan da insanları bazı işleri yapmaya veya yapmamaya yönlendirir. Mesela zorunlu eğitimin 12 sene olması, gençlerin çırak olarak yetiştikleri işlerle ilgilenmelerine engel olur. Su tesisatçısı, berber gibi mesleklerde yeni ustalar yetişmez. Bazı ürünlerin ithalatının kolaylaştırılması ve bunların fiyatının üretilenlerden ucuz olması, o ürünü üretmekle uğraşanların işi bırakmasına sebep olur.

Bu nedenle hükümetlerin, toplumsal iş bölümündeki mesleki çeşitliliği korumak için çok dikkatli kararlar alması gerekir.

Geldik toplumsal iş bölümünü etkileyen ikinci hususa…

Bu yapılan işin toplum gözünde saygınlığı konusudur. Çok yanlış bir şekilde bazı işler saygın olarak görülürken, bazı işlere iyi gözle bakılmamaktadır. Oysa dediğim gibi her işi yapacak insana ihtiyaç vardır. Kimse inşaat işçisi olmazsa, inşaatları kim yapacak ? Kimse temizlik işçisi olmazsa, temizliği kim sağlayacak ?

Bu noktada önemli olan, insanın ne iş yaptığı değil, işini nasıl yaptığı olmalıdır. Bence işini iyi yapan bir temizlik işçisi, işini kötü yapan bir mühendisten daha saygındır. Daha önemlisi, işini iyi yapan bir insan, aynı işi kötü yapandan daha fazla para kazanmalıdır.

En başta dediğim gibi her insan saygı görmek ister. Eğer garsonlar yaptıkları işten dolayı aşağılanırsa, kim garsonluk yapmak ister ? Baba parasıyla gittiği restoranda, garsonları aşağılayan bir insan, sadece terbiyesizlik yapmayıp, aslında toplumsal iş bölümüne dinamit koymaktadır. Aynı şey kapıcıya kötü davranan daire sahipleri, parklarda temizlik işçilerine zorbalık yapanlar, hatta işçilerine kötü davranan patronlar için de geçerlidir.

Kimsenin işi doğuştan belli değildir. Patronların bile işlerini çocuklarına bırakabilmelerinin garantisi yoktur. Bundan dolayı çocuğu ile ilgilenen her ebeveyn, onun gelecekte saygı görmesi ve para kazanması için kendine göre daha iyi olduğunu düşündüğü işlere yönlendirmeye çalışır. Bu da toplumsal iş bölümünü bozar.

Bu durumdan kurtulmanın yolu, toplumda ne iş yaparsa yapsın, işini iyi yapanların saygı ve takdir görmesini sağlamaktır.

Korumacılık, Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sınıfsız Bir Toplum Mümkün mü ?

Geçen yazımda, daha ciddi felsefi sorunlarla ilgilenebilmek için önce sınıfsız toplum hayallerinin bir kenara bırakılması gerektiğini söylemiştim. Çünkü sınıfsız bir toplum kurmak mümkün değildir.

Her şeyden önce “Sınıf” kavramı içine her türlü ayrımın sokulabileceği bir kavramdır. “Birinci sınıf bir doktor” dediğimizde bile doktorları sınıflandırmış oluruz. Birinci sınıf varsa, en azından ikinci sınıf olacağını mantıken vurgulamış oluruz. Yani sınıflandırma aslında kişiye göre değişen de bir şeydir.

İşçi sınıfı, patron sınıfı. Farkı yaratan ne ? Marx’a göre üretim araçlarının sahipliği durumu. İşçiler üretim araçlarının sahibi olursa ? O zaman işçiler, patron olur. Peki bir fabrikada herkesin patron olması mümkün mü ? Hadi yetki, yönetim ve organizasyon sorunlarını bir yana koyalım, 10 senelik bir fabrikaya yeni işçi, pardon patron alınması gerekirse, bu yeni patronlar 10 senelik patronlarla aynı hak ve yetkilere mi sahip olacak ? 10 senedir işleri yürüten patronlar ile yeni patronların aynı maaşı almaları adil mi olacak ? Yoksa ortaya 10 senelik patronlar ile yeni patronlar şeklinde iki sınıf mı çıkacak ?

Eğer insan doğasına bakarsak, ikincinin olması kaçınılmaz. Basit bir işletmede bile sınıfsızlık durumu olamazken, bir toplumda sınıfsızlık olamaz. En başta insanlar birbiri ile eşit değildir. Çünkü eşit olmaları için aynı fabrikadan çıkma, aynı işleve sahip, robotlar olmaları gerekir. Zeka farkları, bedensel farklar, kişilik farkları, deneyim farkları… başta olmak üzere bir çok fark, insanların birbirine eşit olmamasına sebep olur. Bir yüzücü, yüzme bilmeyen biri ile yüzme yarışına sokulmaz.

İnsanlar arasında eşitlik ancak haklar açısından olur. Bu açıdan bakıldığında eğer bir ülkede vatandaşlar arasında haklar açısından bazı farklar varsa, aynı konularda birilerine kolaylık sağlanırken, birilerine zorluk çıkarılıyorsa ve bu da bir sınıf ayrımı olarak belirginse, o zaman o sınıf ayrımına karşı savaşılır. Yoksa bütün vatandaşların eşit haklara sahip olduğu bir toplumda, sınıf ayrımları daha özneldir.

İki kişi düşünün. Aynı miktar para kazanıyor olsunlar. Bir tanesi az bir harcama yaparak parasını biriktiriyor. Diğeri ise parasını kendi keyfi için istediği gibi harcıyor. Para biriktiren kişi bir sermaye sahibi olunca iş kuruyor. Bir süre sonra parasını harcayanın patronu oluyor. Ortada kişisel tercihlerle patron olan ve işçi kalan iki kişi var. Bu ikisini eşitlememiz mi lazım ? Sorunumuz bu mu ? Hayır !

Bir ülkede sistem, çalışana, aklını kullanana, risk alana hakkını vermeli. İster patron olsun, ister çalışan işini iyi yapan kişi hakkını almalı. Eğer alamıyorsa, eğer birinci sınıf doktor olduğunu düşündüğümüz kişi, ikinci sınıf doktorlardan daha az kazanıyorsa, orada bir sorun vardır. Liyakatsizlik, çalıştığının karşılığını alamama, eğitim aldığın işi yapamama, alnının teri ile yapılan her işe aynı saygıyı göstermeme, yasa dışı yollarla zengin olma gibi konular, bence bir toplum için esas üzerinde durulması gereken şeylerdir.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Marx ve Engels Neden Yanıldı ?

Felsefe, Batı felsefesinin ilk filozofu sayılan Thales’ten itibaren bir kişisel şüphe, sorgulama ve merak faaliyeti olmuştur. Thales, yaşamı boyunca gördüklerinin etkisi ile varlığın temellerini sorgulamaya başlamıştır. Ondan sonra gelen bütün filozoflar yine yaşadıklarının etkisi ile felsefi düşüncelerini şekillendirmişlerdir. Bazıları inandıkları şeyleri temellendirmeye çalışırken, bazıları inanmadıkları şeylere veya gördükleri kötülüklere tepkilerini ortaya koymuşlardır.

Felsefenin kötü zamanlarda artan bir faaliyet olduğunu düşünenler vardır.

İşte Marx ve Engels’in fikirleri de yaşamlarından çok kopuk değildi. Marx’ın hayat hikayesine baktığımızda küçük yaştan itiberen liberal bir çevre içinde olduğunu görürüz. Ancak onun zamanı, liberallerin muhafazakarlar tarafından baskılandığı bir zamandı. Marx istediği gibi yazabilmek için daha az baskı gören sosyalizme yakınlaştı.

Engels ise bir fabrikatörün oğluydu. Babası onun kendisine yardımcı olması için liseden almıştı. Engels daha sonra eğitimini tamamladı ama bu durum babası nezdinde fabrikatörlere karşı bir tepki geliştirmesine neden oldu. Marx ile karşılaştıkları zaman, o dönemde gerçekten fazlaca ezilen işçileri kurtarmak için beraberce çalışmaya karar verdiler.

Marx işin yazma kısmını, Engels ise Marx’ın çalışmalarının ve ailesinin finansmanını üstlendi. Amaçları bir devrim ile işçileri, patronların köleliğinden kurtarmaktı. Oysa kendi finansmanları bile Engels’in babasının fabrikalarından geliyordu. Belki de bunu ironik buluyorlardı ve “kapitalizmin bir gün kendini yok edeceği” fikrinin bir dayanağı da buydu.

Ancak o dönem henüz sanayi devriminin başlarıydı. Üretim büyük miktarda artmıştı. Satış problemi ise çok fazla yoktu. Ama bir noktada üretim gerekenden fazla bir hale geldi. İnsanların birkaç elbise ile yaşadıkları bir dönemdi. Ve o elbiseleri varsa, yenilerini almalarına ihtiyaç yoktu. Ve çare bulundu. Tüketim Toplumuna geçildi. Artık bir fabrika işçisi bile çeşitli elbiselere ve Marx’ın hayal bile edemeyeceği şeylere sahipti. Günümüzde hangi işçinin cebinde cep telefonu yok ?

Bu durum çok önemli bir şeyi daha değiştirdi. Marx ve Engels bütün teorilerini üretim üzerine kurmuştu. Oysa günümüzde en önemli şey satış. Öyle ki, dünyanın en zenginleri üretimine bir emek harcanmayan sanal şeylerin satışı veya dolaylı satışı ile zengin olmuş durumdalar. Bir şeyi üretmekten daha önemlisi, o şeyi tutundurmak ve satabilmek. Üretilen şey ne kadar mükemmel bir şey olursa olsun, iyi bir reklam ve satış altyapısı olmadan kar edemez.

Rekabet denilen şey, bazen işçi olmayı patron olmaktan çok daha avantajlı hale getirebiliyor. İyi bir aşçı, bazen bunun farkında olan kişilerce desteklenerek patron haline gelebiliyor. Yeterince satış yapamayan patronlar, işlerini, eşlerini, tüm varlıklarını, hatta hayatlarını kaybedebiliyorlar. İyi bir işçi ise batan patronunun yanından ayrılarak, kolayca başka bir iş bulabiliyor.

Günümüzde üretimde işçi emeğinin kullanılmasının, gittikçe azaldığını, işleri büyük oranda yapay zeka, internet ve robotların yaptığını düşündüğümüzde, artık Marx ve Engels’in üretime dayalı teorilerinin tamamen çöktüğünü söyleyebiliriz. Elbette üretim hala önemini koruyor ama farklı dinamiklerle…

Marx ve Engels’in neden yanıldıklarını incelersem, aslında yanılmalarının kaynağının “kendi düşüncelerini bilimsel sanmaları ve bilimsel bir düşünce ile gelecek tahmini yapabileceklerini düşünmeleri” olduğunu söyleyebilirim. Geçmişe bakarak gelecek tahmini yapmak, çok risklidir. Hele geçmiş doğru değerlendirilememişse…

Yine her iki filozof da çok geniş kitleleri etkilemiş, bu etki belki kendi görüşlerinin de yanlış çıkmasına sebep olmuştur. Yani haklarını da vermek gerekir. Keşke hala onların özellikle sınıfsız bir toplum hayallerinin gerçekleşeceğine inananlar olmasaydı. Belki günümüz sorunlarına daha çok kafa yorulabilirdi.


Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Korumacılık ve Milliyetçilik

Bir devletin vatandaşlarını koruyabilmesi için önce vatandaşlarının sayısını bilmesi ve onlarla ilgili detaylara sahip olması gerekir.

Devletin vatandaşlarını korumak için ciddi bir planlama ve gelecek vizyonuna sahip olması gerekir. Nüfus ve nüfus hareketleri bu planlamalarda en önemli yere sahiptir. Daha fazla nüfusun yaşadığı yerler, daha fazla elektrik ve su kullanımına sahiptir. Bunların temini için gerekli önlemler alınmalıdır. İnsanların ikamet edebilmesi için yeterli konut olmalıdır. Çalışabilmeleri için iş imkanları olmalıdır. Gerek şehir içi, gerek şehir dışı ulaşım imkanları sağlanmalı, nüfusu besleyebilecek yeterli gıda üretimi ve sevkiyatı sağlanmalıdır. Bir bölgedeki nüfus birkaç sene içinde çok miktarda azalırsa, o bölgede yapılmış olan yatırımlar boşa gider. Nüfus birkaç sene içinde beklenenden çok daha fazla artarsa, yapılmış yatırımlar yetersiz kalır ve insanlar ihtiyaçlarını karşılayamaz.

Bu yatırımlar devletin bütçesinden yapılır. Peki devletin bütçesi aslında kim tarafından sağlanır ? Tabi ki, o devlete vergi verenler tarafından. Bir insan hiç vergi dairesine gitmese bile devlete vergi verir. Satın aldıkları üzerinden çeşitli vergiler öder. Öyle ki, bu vergiler bazen satın aldığı şeyin gerçek değerinin birkaç katına çıkabilir.

Yani bir devletin planları dahilinde yapmış olduğu bir baraj, o devlete vergi veren vatandaşlarının parası ile yapılmış olur. Bir vatandaşın içinde doğup, büyüdüğü devlete çok büyük bir maddi katkısı vardır. İşte bu yüzden vatandaşların, o barajın ürettiği elektrik ve suyun üzerinde hakkı vardır. O devletin parkındaki spor aletinden, belediye binasına kadar yapmış olduğu her türlü yatırımın ve hizmetin üzerinde hakkı vardır.

Diğer yandan günümüzde Dünya üzerinde insanların yaşadığı ve herhangi bir devlete ait olmayan bir toprak parçası kalmamış durumdadır. Her devlet kendi sınırları içinde kendi vatandaşlarına sahiptir. Ve bu vatandaşların başka bir devletin sınırlarına girmesi gerek kendi devleti, gerek gitmek istediği devlet tarafından çeşitli şartlara bağlıdır. Bunun sebebi, devletlerin yukarıda bahsettiğim ani nüfus hareketlerini önlemeye çalışmasıdır.

Bir devletten başka bir devletin sınırlarına herhangi bir sebeple giren kişi, girdiği devletin vatandaşlarının katkısı ile yapılmış hizmetlerden faydalanır. Bu faydalanmanın makul bir sebebi olmalıdır. Turistik bir gezi, gidilen ülkeye döviz kazandırır. Bu döviz ile devlet, kendi sınırlarında üretilmeyen ürünleri başka devletlerden temin edip, kendi vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılar. Yani turistik ziyaretler istenen ve teşvik edilen bir nüfus hareketidir. Dünyada turizm gelirleri ile geçinen ülkeler var.

Bir diğer nüfus hareketi ise göçmenliktir. Devletler kendilerinde eksik olan bazı iş dallarında çalışmaları için başka devletlerden yetişmiş elemanları alabilir. Hatta gerekli kültürel uyumu sağlarsa, vatandaş da yapabilirler. Bu da yine mevcut vatandaşların ihtiyacını karşılamaya yönelik bir harekettir.

Bir başka husus ise kültürdür. Çoğu devletin sınırlarını belirlemelerinin üzerinden, vatandaşlarının kültürünü farklılaştıracak kadar bir zaman geçti. Yani her devletin vatandaşlarının diğer insanlardan farklı bazı kültürel özellikleri olduğunu söyleyebiliriz. Bu farklı kültürlerde yetişen insanların, birbirlerinin kültürlerine uyum sağlamaları zor olabilir. Daha kötüsü bu kültürel farklılıklar bazı düşmanlıklara yol açabilir. Bu yüzden bir devlet, vatandaşlığa kabul edeceği kişinin girmek istediği topluma kültürel uyum sağlamış olmasına dikkat etmelidir.

Devlet, gelecek vizyonu kapsamında vatandaşlarını yönlendirir. Mesela gelecekte daha fazla doktora ihtiyaç olacağını düşünüyorsa, yeni Tıp Fakülteleri açar veya mevcutların kapasitesini arttırır. Böylece daha fazla vatandaş tıp eğitimi alarak doktor olur. Her ne kadar kişi kendi çabası ile doktor olduğunu düşünse de, devletin planı onun doktor olmasını kolaylaştırmıştır. Yani bazı meslek sahiplerinin vatandaşı oldukları devlete hizmet borcu vardır. Bunların başka devletlere gitmemeleri için gerekli hakları verilmelidir.

Toparlayacak olursak…

Korumacı devlet, vatandaşlarının vergileri ile sağladığı hizmetleri önce vatandaşlarına vermelidir. Vatandaşlarını mağdur edecek içten dışa veya dıştan içe nüfus hareketlerine izin vermemelidir. Yani sınırlarını kaçaklara karşı korumalı, sığınmacıları insani yardım kapsamında yine planlı bir şekilde kabul etmelidir. Yetişmiş vatandaşlarını ise kaçırmamalıdır. Korumacı devlet, vatandaşlarının kültürünü de korumalıdır. Bütün bunlar da vatandaşlığa dayalı bir milliyetçilik olarak görülebilir.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Etkileşimimize Neden Dikkat Etmeliyiz ?

Önceki yazımda hayatımızın etkileşimlerden oluştuğunu vurgulamış ve yazının sonunda “ Bu yazıdan başkalarının düşüncelerine göre yaşamamız gerektiği sonucu çıkarsa, yanlış olur.” demiştim. Şimdi bu konuya biraz açıklık getireyim.

İnsan dünya üzerinde kısıtlı bir süre yaşar. Sonrası meçhuldür. O yüzden, bu geçirdiğimiz kısıtlı süreyi kendi istediğimiz gibi geçirmeliyiz. Başkalarının istediği gibi değil. Başkalarının istediklerini yapmaya çalışmamız, hem bizi mutsuz eder, hem değerli vaktimizden çalar, hem de yazının sonlarında göreceğiniz gibi, yine etrafımızda yaranamadığımız kişiler olur. O halde etkileşimimize neden dikkat etmeliyiz ?

İnsanlar arasındaki etkileşim tek yönlü değildir. Yani karşımızdakinden etkilenirken, aynı zamanda etkileriz. Ve bu etkileme olayının kesin formülleri yoktur. Önceki yazıda demiştim ki : “Mesela yeni tanıştığımız birine kendimizi bir aptal gibi gösterirsek, karşımızdaki bize eğitici – koruyucu bir tavırla yaklaşabilir. Ya da bizden bir şekilde fayda sağlamaya çalışabilir.” Yani karşımızdaki kişi bizimle ilgili aynı algıya göre, farklı davranış biçimleri geliştirebilir. Onun dışında bizi, göstermek istediğimizden tamamen farklı da algılayabilir. Biz ancak sonuçtan sebebe doğru giderek karşımızdakinin, hangi hareketimizi nasıl algıladığını anlayabilir ve düzeltmeye çalışabiliriz.

Diğer yandan bir insanın dolandırıcı olduğunu anlarsak, bizi dolandıramaz. Ama dolandırılmışsak, zamanında anlamamışız demektir. Çünkü dolandırıcı kendisini dolandırıcı olarak göstermez. Mesela telefon eder ve kendini başkomiser olarak tanıtır. Bizde korku ve panik uyandırmaya çalışır. Sonra o korku ve paniğimizi kullanarak, bizden bir şeyler almaya çalışır. Ve bunu bize yardımcı olmaya çalıştığını söyleyerek yapar. Bizi dolandırmaya çalıştığını söyleyerek değil… Eğer karşımızdakinin bize göstermek istediği kişiden farklı olduğunu, yani başkomiser olmadığını zamanında farkedersek, dolandırılmaktan kurtuluruz. Ve dolandırıcı da kendisini başkomiser sanacak yeni bir avın peşine düşer. Bu karşımızdakinin bizi kötü niyetle etkilemeye çalışmasının bir örneğidir. Etkileşimin önemini bilirsek, karşımızdakilerin bizi etkilemeye çalıştığını bilir, niyetlerini anlamaya odaklanırız.

Biz de iyi niyetli bir şekilde başkalarını etkilemeye çalışabiliriz. Mesela bir kulübün başkanlığına aday olduğumuzda, kulüp üyelerini bize oy vermeleri için etkilememiz gerekir. Ancak kulübün içindeki küçük bir kitleyi ikna etmek için bazı sözler verirken, o kitleden hoşlanmayan çoğunluğun tepkisini çekip, seçimi kaybedebiliriz. Hatta bazı insanların bizi desteklemesi faydalı olurken, bazı insanların desteklemesi zararlı olabilir. Çünkü insanlar başkalarına olan davranışlarımızdan, hatta başkalarının bize davranışından da olumlu veya olumsuz etkilenirler. Ve birilerinin sevmedikleri insanlarla iyi ilişkiler kurma çabamız, onlarla ilişkimizin bozulmasına yol açabilir. O yüzden kendimizden taviz verip, başkalarının düşüncelerine göre yaşadığımızda bile, mutlaka çevremizde memnun edemediğimiz insanlar olur.

Çoğu kişi tarafından sevilen ve dikkate alınan bir insanın bizi desteklemesi, bir konuda önümüze çıkan zorlukları çok rahat bir şekilde aşmamızı sağlayabilir. Veya bize yardımcı olabilecek konumda insanlarla iyi ilişkilerimizin olması da öyle…

Bir yakınımız bize her zamankinden farklı davranıyorsa, onu incitecek bir iletişim hatası yapmış olabiliriz. Birileri fazla üstümüze geliyorsa, gelebileceklerini düşündüren bir şeyler yapmış veya yapmamız gereken bir şeyleri yapmamışızdır. Evet bazen bir şey yapmamak, bir şey söylememek de bir iletişim yöntemidir ve karşımızdakilere mesaj verir. Çocuğuna yeterince sevgi göstermeyen bir baba, çocuğunun “Babam beni sevmiyor.” diye düşünmesine yol açar. Ve çocuk da babasına, kendisini sevmeyen birine davrandığı gibi davranabilir.

Sadece bunlar mı ? Tabi ki değil. Giyimimiz, duruşumuz, konuşma tarzımız, hatta dikkatsizliklerimiz bile mesaj verir. Mesela bir dizinin geçen bölümünde, başka işler yaptıklarını söyleyerek beraberliklerini saklamaya çalışan bir çift, ayakkabılarında aynı çamurun olduğuna dikkat edip, temizlemedikleri için beraber gezdiklerini belli ettiler.

Etkileşimin önemini kavramamız; kendi hayatımızı başkalarını memnun edecek şekilde yaşamamız için değil; başkalarını bizim istediğimiz şekilde yönlendirebilmemiz, en azından yanlış mesajlar vermememiz için gereklidir. Veya kötü niyetli bir şekilde kendilerini olduklarından farklı gösteren kişileri farkedebilmek için…

Bu bir köşe yazısı olduğu için konuyu mümkün olduğunca sıkıştırmaya çalıştım. Mesela “duruşumuz” kelimesi ile aslında başlı başına bir kitap ve eğitim konusu olan “Beden dilinden” bahsettim. Biraz karışık olduysa, kusuruma bakmayın.

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Doğru Üzerine…

Geçen yazımda “Hayatımızı başkalarının düşüncelerine göre mi yaşamalıyız ?” sorusuna cevap arayacağımı yazmıştım. Ancak daha güncel ve önemli bir konu ortaya çıktı. O da “Doğru”nun ne olduğu… Bu konuda blogumda yazdığım bazı yazılar var. Şimdi biraz felsefe yapıp kısa bir özet geçmeye çalışacağım.

Doğru ve Yanlış insanlara has kavramlardır. İnsanın verdiği hükümlerdir. Dolayısı ile insanın olmadığı bir yerde doğru veya yanlıştan bahsedemeyiz. İnsanın doğru ile ilişkisini ben ikiye ayırıyorum. 1 – Düşünsel doğruluk 2 – Söylemsel doğruluk

Bunları da yine ikiye ayırmak mümkün.

Düşünsel Doğruluk
1 – Düşünülenin doğru olması : Kişi aksini kabul edene kadar, düşündüğü her şey kendine göre doğrudur.

2 – Doğru şekilde düşünmek : Yani elimizdeki verilerden doğru çıkarımlar yapmak. Eksik olan ve kararımızı değiştirebilecek verilerin farkında olmak.

Söylemsel Doğruluk

1 – Söylenenin doğru olması : Eldeki verilere ve standartlaştırma kaynaklarına uygun şeylerin söylenmiş olması.

2 – Doğrularını söylemek : Gerçekte düşündüğünden veya tespit ettiğinden farklı şeyler, yani yalan söylememek.

Şimdi burada yazının sonundaki cümlelerimi de açıklayan önemli bir durum var. Bir insan yalan söylemediği halde, söyledikleri doğru olmayabilir. Bir konu ile ilgili son gelişmelerden haberi olmayan biri, bildiği verileri veya bunlardan ulaştığı sonuçları söylerse, kendi doğrularını söylemiş olur. Ancak doğruyu söylememiş olur. İşte bu yüzden, bir insanın bilinçli bir şekilde mi, yoksa yanlışlıkla mı, gerçeğe aykırı bir şeyler söylediğini tespit etmek zordur. İnsanın her söylediğinin doğru olması da zordur.

Standartlaştırma Kaynakları dedim. Bu benim ortaya koyduğum bir şey ve tanımını şöyle yapıyorum : Çeşitli alanlarda, ilgililerin ulaşabildikleri, tek biçim haline getirilen bilgilerin dayandığı insan, kurum ya da ölçüm aletlerinin genel adıdır. Mesela saat bir standartlaştırma kaynağıdır. Saat kaçı gösteriyorsa, bozuk ve ayarsız değilse, o doğru kabul edilir. Meclis bir standartlaştırma kaynağıdır. Meclisin çıkardığı kanunlar, meclisin bağlı olduğu devlet için doğru kabul edilir. Eski devirlerde Şeyhülislam bir standartlaştırma kaynağıydı. Dini konularda onun söylediği doğru kabul edilirdi. Ancak bir konuda farklı yerlerde farklı doğrular olabiliyor. Bu durum da doğruyu göreceli hale getiriyor. Çünkü doğrunun çeşitleri vardır.

Şimdi biraz da doğru çeşitlerine bakalım. Ben doğruyu 5 çeşide ayırıyorum.

1 – Evrensel Doğru : Standartlaştırma Kaynaklarının dünya çapında tanınması ile ortaya çıkan, insanların büyük çoğunluğunun kabul ettiği doğrulardır. Mesela Amerika’nın Kristof Kolomb tarafından keşfedildiğinin kabul edilmesi.

2 – Kişiye Göre Doğru : Yukarıda bahsettiğim, kişinin kendi düşüncelerini doğru kabul etmesi.

3 – Gruba Göre Doğru : Bir ülkede yaşayanlar, bir dine inananlar, bir takımı tutanlar, bir derneğe üye olanlar gibi küçüklü büyüklü grupların kabul ettiği doğrular. Mesela alkol içmek, Hristiyanlıkta serbestken, Müslümanlıkta yasaktır. İki dinin standatlaştırma kaynakları olan İncil ve Kuran bu konuda farklı doğruları kabul eder.

4 – Kesin Doğru : Standatlaştırma kaynaklarına dayanan, kimsenin mantıklı bir şekilde itiraz edemediği, olayın taraflarının ve gözlemcilerinin kabul ettiği doğrulardır. Mesela bir futbol maçında bir takımın, diğerini iki tarafın ve hakemlerin kabul ettiği gollerle yenmiş olması, kesin doğrudur. Bu galibiyetin nasıl olduğu, standartlaştırma kaynağı olarak, kabul edilmiş FİFA’nın koyduğu futbol kurallarına dayanır. Galibiyet de ilgili yerlere ve tarihe yazılır.

5 – Onaylanması Gereken Doğrular : En az 1 Kesin Doğru içeren ama şüpheli ayrıntılara sahip doğrulardır. Mesela bu yazının varlığı ve benim adıma yazıldığı doğrudur. Ama benim adıma başka birinin yazıp yazmadığı, yazdığım ispatlanmadığı sürece şüphelidir. Veya internetteki benim fotoğrafımdır. Ama fotoğrafa o kadar filtre uygulanmıştır ki, beni yolda gördüğünüzde tanımazsınız. Dolayısı ile benim fotoğrafım, beni yansıtmaz hale gelmiştir.

İşte bu durumlar yüzünden birçok konuda “Doğru”yu tespit etmek zordur. Bu nedenle bana göre insanlık mümkün olduğunca evrensel doğrulara yönelmelidir. Ancak bazen kişisel bir doğru, evrensel bir doğrudan daha kesin olabilir. Mesela Galileo “Dünya Güneş’in etrafında dönüyor.” dediğinde bu kendi gözlemlerine dayanan kişisel bir doğruydu. Ve evrensel doğru olarak Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğü kabul ediliyordu. Sonuçta Galileo zor da olsa kendi doğrusunu söyledi ve bu zamanla ispatlanarak insanlığın gelişimine katkı sağladı.

Bir de insanlar her zaman doğrularını söylemez. Bazen korkudan, bazen çıkarlar sebebiyle… Bir yöneticinin etrafında doğruyu söyleyen kişiler varsa ve onları dikkate alıyorsa, alacağı kararları da o doğrulara göre alır. Ama doğrular kendisinden saklanıyor veya söylenemiyorsa, alacağı kararlar da hatalı olur ve yönettiği yeri batırır.


Yani insanların doğrularını söylemelerine engel olunması, doğrularını söyleyenlerin cezalandırılması, aslında insanlığın, toplumun, kurumların gelişimine engel olunmasıdır.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hayatımız Etkileşimdir

İnsan toplumsal bir canlıdır. Yani bir toplumun içinde yaşamak, biz insanların bir çok ihtiyacımızı karşılamamız için şarttır. Elbette Robinson Crusoe gibi yaşamaya çalışanlar istisnalar da var. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Toplum içinde yaşarken, ister istemez başka insanlarla etkileşim halinde oluruz. Ve bu etkileşimler aslında bizim hayatımızın çok büyük bir kısmını kaplar. Hayatımızdan memnun olup, olmamamız aslında etkileşimlerimizin sonuçları ile alakalıdır.

İhtiyaçlar dedik. İnsanın ne gibi ihtiyaçları olduğunu ve bunların önem sırasını, Amerikalı psikolog Abraham Maslow, 1943’de yayınladığı bir çalışmada ortaya koymuştur. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi, benim de katıldığım bir teoridir. Bu teorinin en alt katında “Fiziksel ihtiyaçlar” bulunur. Şehirlerin nüfusu arttıkça daha çok insan yemek, su hatta uyku gibi fiziksel ihtiyaçları için başkalarına bağımlı hale gelmektedir. İkinci sıradaki “Güvenlik ihtiyacı” da toplum içinde başkaları tarafından karşılanır. Hiyerarşinin daha üst basamakları ise “Sevgi ve Saygınlık ihtiyaçlarını” içeriyor ki, bunlar da yalnız başına karşılanabilecek şeyler değil. Sadece en tepede bulunan “Kendini gerçekleştirmek” kişinin kendisi ile ilgili bir olay. Ama o aşamaya ancak diğer aşamalar geçildikten sonra varılıyor. Dikkat edilirse bütün bu ihtiyaçlar, aslında yaşamımızın bir özeti. Ve bu ihtiyaçların karşılanması başkalarına bağlı. O halde, “Hayatımızı, başkaları ile olan ilişkilerimize göre yaşadığımızı” söyleyebiliriz.

Peki, başkaları ile ilişkimizin nasıl olacağı neye bağlı ?

Elbette bir çok faktör sayılabilir. Ama bence en önemli faktör, karşımızdaki insanın nasıl biri olduğu ve bizi nasıl gördüğüdür. Karşımızdakinin nasıl biri olduğu ise, aslında bizim onu nasıl gördüğümüzdür. Daha önceki bir yazımda, duyu organlarımızın ve aklımızın bizi yanıltabileceğini söylemiştim. O yüzden iki kişi arasındaki ilişki, o kişilerin kendilerine ve üçüncü kişilere göre nasıl insanlar olduklarından çok, birbirlerini nasıl algıladıklarına bağlıdır. Herkesin “kötü adam” olarak tanımladığı bir insanı, çocukları “iyi bir baba” olarak tanımlayabilir. Çünkü babalarından kendilerine karşı bir kötülük görmemişlerdir. Tam tersi baba, mesela başkalarını dolandırarak elde ettikleri ile çocuklarının ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılamıştır. Komşularının “iyi bir insan” diye tanımladığı biri, eşine eziyet ediyor olabilir. Ve kadın korkudan sesini başkalarına duyuramıyordur.

Yukarıda verdiğim örneklerde görüldüğü gibi, karşımızdakini büyük oranda, onun bize davranışları ve onun hakkında bildiklerimizle tanımlarız. Ve karşımızdakiler de bizi onlara nasıl davrandığımız ve bizim hakkımızda bildikleri ile tanımlar. İşte bu, karşılıklı etkileşimdir. Biz bu etkileşimde karşı tarafa bilinçli veya bilinçsiz yanlış mesajlar verirsek, karşımızdaki de bize o yanlış mesajlara göre davranır. Mesela yeni tanıştığımız birine kendimizi bir aptal gibi gösterirsek, karşımızdaki bize eğitici – koruyucu bir tavırla yaklaşabilir. Ya da bizden bir şekilde fayda sağlamaya çalışabilir. Belki bu durum bizim karşı tarafın karakteri hakkında bir fikir elde etmemizi sağlar. Ama o kişi ile ilişkimizi farklı bir hale getirerek sürdürmemiz de zorlaşır. Çünkü ilk izlenimi değiştirmemiz çok zordur.

Beynimiz, bence bilgileri depolamada bilgisayara çok benzer. Nasıl ki, bilgisayarda benzer dosyaları veya ilgili dosyaları aynı klasörlerde depoluyoruz. Benzer bilgilerin de beynimizde aynı şekilde depolandığını düşünüyorum. Bunu yapabilmek için de bilgiye bir etiket takıyoruz. Ahmet ile tanıştığımız zaman, Ahmet’i unutmamak için beynimizde etiketleyip, bir gruba koymalıyız. Çünkü bir daha karşılaştığımız zaman sadece Ahmet’i ismen ve cismen hatırlamamız yetmez. Ahmet’in özelliklerini de hatırlayıp, ona göre davranmamız gerekir. Ahmet ilk tanıştığımızda bolca gülümseyip, birkaç espri yaptıysa, onu “Esprili ve cana yakın” diye etiketler, bir daha gördüğümüzde de gülümser ve samimi davranırız. Yapılan bazı araştırmalar ilk izlenim yani ilk etiketlemenin karşımızdakini gördükten sadece 4 saniye sonra yapıldığını iddia ediyor. Öyle bile olsa, bence bu 15 – 20 dakikalık bir görüşmede değişir. En azından yeni etiketler eklenir. O yüzden ben ilk izlenimi biraz daha uzun bir sürecin sonucu olarak değerlendiriyorum.

Konumuza dönersek… İhtiyaçlarımızı karşılamak için başkalarına bağımlıysak ve başkaları bize kendi etiketlemelerine göre davranıyorsa, bu konuda dikkatli ve hazırlıklı olmamız gerekiyor. Kime nasıl bir imaj çizdiğimize dikkat etmeli, gerekirse olumlu bir imaj çizebilmek için eğitim almalıyız. Ancak bu şekilde başkalarının bize daha iyi davranmasını ve bunun da hayatımızı daha rahat ve konforlu bir hale getirmesini sağlarız. Hoşlandığımız veya iş görüşmesi yaptığımız bir insanı etkilememiz, hayatımızın yönünü tamamen değiştirebilir.

Yukarıda yazdıklarımdan halk arasında sıkça kullanılan “Elalem ne der” sözünü dikkate almamız ve “Başkalarının düşüncelerine göre yaşamamız gerektiği” gibi bir sonuç çıkarsa, bu yanlış olur. Gelecek yazıda bu konu üzerine yazacağım.

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Felsefe ve Dil

Felsefe, her ne kadar Mantığı araç olarak kullansa da, esasen dil ile yapılır. Dil ise kaypaktır. Yani bir kelime birden çok anlama gelebildiği gibi, kelimeleri cümle içinde farklı sıralamak farklı anlamlara gelebilir. Eski Numenor kralı ve Numenor eski kralı derken birinde Numenor’un, diğerinde kralın eski olduğu anlatılır mesela. Keza Numenor’un eskiliğinin uzun geçmişinden mi, yoksa ortadan kalkmış olduğundan mı, geldiği de belirsizdir.

Mantık da dili bir yere oturtamayabilir. Geçmişte İngilizceyi matematikleştirerek mantıksal kesinlik sağlama çabaları başarısız oldu. Üstelik İngilizcedeki kelime sayısı Türkçenin birkaç katı. Türkçe aradaki farkı kelimeleri birkaç anlamlı kullanarak, eklerle ve tek kelimeyi birkaç kelime ile ifade ederek kapatmaya çalışıyor. Bu durum Türkçenin matematiksel bir kesinliğe oturtulmasını imkansız hale getiriyor.

Mesela “Bir pasta ya çikolatalıdır ya çikolatasızdır..” dediğimizde mantık ilk başta doğru gibi gelir. Ancak “Çikolatalı pasta” diye anılan ayrı bir pasta vardır. Ve muzlu bir pasta da çikolata içerebilir. Dolayısı ile Muzlu Pastaya “Çikolatalı” diyemediğimiz halde, çikolata içerdiği için “Çikolatasız” da diyemeyiz. Bir insan hem Evli hem de Evsiz olabilir. Evlidir, çünkü bir eşi vardır. Evsizdir, çünkü kirayı ödeyemeyip sokağa atılmışlardır. Ve bu durumdaki ifade sorunu Türkçeye hastır. İngilizcede aynı durum Married ve Homeless kelimeleri ile ifade edilir.

Felsefe, doğruya ulaşma çabası olduğu için, doğru anlaşılmak çok önemlidir. Yanlış anlaşılarak, insanlara düşüncelerinizi aktarmak istediğiniz haliyle aktaramazsınız. Ancak dilin bu durumu doğru anlaşılmayı zorlaştırır. Türkçedeki kelime azlığı, kendini doğru ifade etmeye çalışanların yabancı kelimeleri olduğu gibi kullanmasına da yol açıyor. Bu sefer de “Heterodoks”, “Epistemolojik” gibi yabancı kelimeler ve bu kelimelerin karışık bir şekilde kullanımı sonucu uzun bir cümle kurulup, büyük bir kesime hiçbir şey ifade edilemeyebiliyor.

Felsefe tarihinde uzun uzun yazılar yazıp, derdini bir türlü anlatamayan filozoflar vardır. Bunların başında Kant gelir. Kant yazılarında kendi tanımladığı bir çok yeni kelime kullanmıştır. Ancak bunun bir sebebi var. Antik çağda bile filozoflar düşünceleri sebebiyle oradan oraya kaçmak zorunda kalmışlardır. Kant ise doğduğu yerde eceliyle ölmeyi başaran ilk filozoflardan biridir. Çünkü yazdıkları bugün bile net anlaşılamadığı için tartışma konusudur. Buna rağmen dönemin yöneticilerinden yazdıklarıyla ilgili birkaç ihtar almıştır. Kant’ın açtığı bu yol, daha sonra başta Hegel olmak üzere başka filozoflarca da kullanıldı. O kadar ki, felsefi metinler adeta anlaşılmaz hale geldi. Ve kültürlü insan olduğu imajını çizmek isteyenler, bu metinleri anlamış görünmeye başladılar. Geniş halk kitleleri ise, bu metinleri anlamakla uğraşmayı gereksiz gördükleri için felsefeden uzaklaştı.

Bana göre bir felsefi metin, okuyanlar tarafından farklı farklı anlaşılmışsa, ve herkes doğru anladığını kendince ispatlayabiliyorsa, anlaşılmamış demektir. Anlaşılamayan bir metin üzerinde tartışmak felsefe yapmak değildir. Abesle iştigaldir. Çünkü anlaşılamayan bir metnin yazarı yaşıyorsa, ne demek istediği kendisine sorulur. Ama ölmüşse, o metnin doğrusunu anlamak imkansızdır. Bu abesle iştigal sonucu, ne yazık ki, sık sık yapılan Kant ve Hegel sempozyumlarında, dinleyicileri esneyerek otururken, hatta uyuklarken görürsünüz. Oysa rahatça anlaşılan bir metni herkes kendi anladığı şekilde açıklamaya çalışmakla uğraşmaz.

Felsefe aslında, Platon’un kitaplarında Sokrates üzerinden anlattığı gibi yapılır. Gayet açık ve net cümlelerle, fikir yürüterek. Halktan gelen soruları cevaplayarak… Çünkü felsefe her insanın faydalanması gereken bir araçtır. Belli bir kesimin tekeline alınacak ve statü göstergesi olarak kullanılacak bir şey değildir. Felsefenin halka yayılması, herkesin faydasınadır. Ne kadar çok insan, hayata mantıklı bir açıdan bakarsa, özellikle demokrasilerde bu insanların alacağı kararlar da o kadar rasyonel olur. Halk felsefeden uzaklaşırsa, Kant ve Hegel dahil bir çok meşhur filozof çıkaran Almanya gibi, kendi halkının seçtiği bir diktatörün elinde perişan olur.

Bu noktada en büyük görev biz felsefe eğitmenlerine, felsefe öğretmenlerine ve filozoflara düşüyor. Felsefe mutlaka halka inmek zorundadır. Bunun için de anlaşılmalıdır. Gerek eğitimlerde, gerek felsefe yaparken, mutlaka anlaşılır bir dil kullanmak zorundayız. Dilimiz Türkçe yukarıda da anlattığım gibi zor bir dil. Ama imkansız da değil. Yeter ki, zorlukların farkında olup, dikkatli davranalım. Ve felsefe ile uğraşıyoruz diye, abesle iştigal etmeyelim.

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Felsefe İle İlgilenirken…

Bu yazımda biraz felsefenin ne olduğundan ve felsefe ile ilgilenirken nelere dikkat edilmesi gerektiğinden bahsetmek istiyorum.

Felsefe kelimesinin anlamı “Bilgelik sevgisi”dir. Felsefenin tanımı ise filozoflara göre değişiyor. Her filozof felsefeyi kendi anlayışına göre tanımlamayı tercih etmiş. “Doğruyu bulma yolunda düşünsel bir çalışmadır.” demiş Platon. Epikuros ise “Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.” demiş. Campanella ise sadece “Eleştiridir” diye tanımlamış. Bana göre felsefe “Sorgulama sanatı” dır. Bu tanımımı biraz açayım. Sorgulamak, şüphe duyup, gerçeği araştırmaktır. Sorular sormaktır. Ancak her soru ve her konu felsefi değildir. Akşam evde ne yemek olduğunu sormak felsefi bir soru değildir. Buzdolabının çalışma sistemi ve nasıl soğuttuğu felsefenin konusu değildir. Herkes çeşitli konuları sorgular ve sorular sorar. Ama doğru konuları sorgulamak ve doğru soruları sormak, aynı bir ressamın çizdiği resmin, bir çocuğun çizdiği resimden farkı gibidir. O yüzden felsefe, sorgulama sanatıdır.

Felsefe yapmak, aslında genelleme yapmaktır. Kişiler ve olaylardan yola çıkarak genel bazı sonuçlar çıkarma çabasıdır. Ahmet’in nasıl bir insan olduğu değil. Ahmet’in geçen gün kedisine nasıl davrandığı da değil. İnsanların evcil hayvanlarına nasıl davranması gerektiği, felsefenin konusudur. “Evcil hayvanına davranışından, bir insanın karakteri anlaşılabilir mi ?” sorusu ise felsefi bir sorudur. Biz ancak bu soruya bir cevap verdikten sonra, Ahmet’i geçen günkü kedisine davranışı üzerinden değerlendirebiliriz. Bu tarz sorularla ulaşılan genellemeler soyut olduğu için sadece akla ve mantığa dayanır. Bu nedenle felsefede kesin doğrular yoktur. (Reichenbach gibi bazı filozoflar olduğunu savunur.)

Bilim ise deney ve gözleme dayandığından, elindeki verileri yanlışlanana veya geliştirene kadar doğru kabul eder. Felsefi bir konu, bir takım verilerle kesinleştiğinde, felsefenin alanından çıkar ve bilimin alanına girer. Geçmişte geometri bile felsefenin içindeydi. Platon’un Akademisinin girişinde “Geometri bilmeyen giremez.” yazardı. Zamanla kesinleşen konular felsefeden çıkmaya başladı. Matematik, geometri, fizik, gibi alanlar ilk çıktı. Son yüzyılda ise sosyoloji, psikoloji, tarih ve ekonomi bazı ölçülebilir ve denenebilir verilerle birer bilim olarak felsefeden ayrılmayı başardı. Şunu da belirtmem lazım ki, Bilim Felsefesi diye ayrı bir alan vardır. Ve bilim, gelişim sürecinde felsefeden faydalanmayı sürdürür. Keza bilimsel bir bilginin yanlışlanabilmesi için önce felsefi bir bakış gerekir.

Buzdolabının çalışma sistemi, bilimsel bir konudur. Daha iyi bir sistem üzerinde çalışılabilir. Ama kimse mevcut bilgilerin buzdolabı üretmek için işe yaramadığını söyleyemez. Mevcut bilgilerle yeterli imkana sahip herkes, buzdolabı üretip, çalıştırabilir. Belki birkaç sene sonra başka biri daha iyi özelliklere sahip bir buzdolabını tamamen farklı yöntemlerle üretmenin yolunu bulur ve bu konudaki bilgiler değişir. Felsefede ise kesin doğrular olmadığı için, bütün felsefi söylemler eleştiriye açıktır. Hiçbir filozof eleştiriden muaf tutulamaz. Hiçbir felsefi söylem ise kesin doğru gibi anlatılamaz.

Bu son iki cümlem çok önemli. Bazı insanlar felsefe dendiğinde sadece kendi siyasi görüşlerine, kendi ideolojilerine temel teşkil eden birkaç filozofun söylemlerini incelemeyi anlarlar. O filozoflar ne dedilerse, onlar için doğrudur. Asla eleştirmezler. Adeta o filozofların fanatiği gibi davranırlar. Hatta başka filozofları görmezden gelirler. Ne yazık ki, bunu yapan felsefe profesörleri bile var. Oysa felsefe ve fanatiklik bir arada bulunamayacak iki şeydir. Çünkü bir fanatik, sadece tuttuğu filozofun imajına zarar gelmemesi için uğraşır ve onu savunur, düşüncelerinin yanlışlığını kabul etmez veya görmezden gelir, sorgulamaz. Oysa felsefe için sorgulama olmazsa olmazdır.

Felsefe ve din birbirine çok yakındır, bazen birbirinin yerine geçerler. Dinden felsefe, felsefeden din çıkarmak mümkündür. Mesela “Jedi dini veya Jediizm” Star Wars filminin felsefesinden çıkan bir dindir. “Kelam” ise İslam dininden çıkan felsefedir. Bazı ünlü filozofların din insanı olduğu veya dini eğitim aldığı bir gerçektir. İşte bu durumdan faydalanan bazı tarikatler, kendi dinlerini felsefe gibi anlatarak taraftar toplamaya çalışabiliyorlar. Bunu yaparken de anlattıkları ile ilgili tartışmaya kapalılar.

Felsefe tarihi başka, felsefi söylemler başkadır. Felsefe tarihi elbette büyük oranda kesin bilgidir. Felsefe dersi adı altında anlatılan felsefe tarihi, hangi konuda kimin ne söylendiği; felsefenin nasıl geliştiği gibi hususların bilinmesi içindir. Bunları bilmek, felsefe yapan bir insanın binlerce yıl önce düşünülmüş şeyleri, yeniden düşünmek için vakit harcamasını önler. Ayrıca önceden düşünülmüş konuları, günümüz koşulları altında yeniden değerlendirmeye yarar. Felsefi söylemler ise tartışmak içindir.“Şu filozof, şöyle bir şey söylemiş. Ben de ona katılıyorum.” denebilir. Katılmayanlar ise neden katılmadıklarını söyleyerek rahatça tartışabilir. Bir felsefi söylem, bir ders sırasında tartışmasız doğru olarak anlatılamaz. M.Ö. 300 lü yıllarda yaşayan Aristoteles’in evren tasavvuru, dine de uygun olması sebebiyle yüzlerce yıl eğitim kurumlarında kesin doğru olarak anlatıldı. Bu nedenle 1600 lü yıllarda bile Galileo, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğünü tespit ettiği için, engizisyonluk olmuştur.

Sonuç olarak, felsefe ile ilgilenen insanların dikkat etmesi gereken en önemli konu, bir fanatik ya da bir tarikatten felsefe dersi almamaktır. Okuduğumuz felsefe kitaplarının da tarafsız yazarlar tarafından yazılmasına dikkat etmeli; bir ideolojiyi inceliyorsak, diğerlerine de mutlaka bakmalıyız. Mesela Adam Smith okuduysak, Karl Marx da okumalıyız.

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Felsefi Gelişim ve Hayat Amacımız

“Kişisel Gelişim” son yıllarda moda olan bir deyim. Her insan yaşadığı sürece kişisel olarak değişir. Bu değişimin olumlu yönde olmasına “gelişim” diyoruz. Kendimizde birçok alanda değişiklik yapmamız mümkün. Bu değişikliklerin bir kısmı çeşitli konularda eğitimleri içeriyor. Benim de bu tarz eğitimleri veren arkadaşlarım var. Bir bakıma ben de bir kişisel gelişimciyim. Ancak ben kendime “Felsefi gelişimci” demeyi tercih ediyorum. Peki neden ?

Çünkü bir insanın kendini geliştirmeden önce yapması gereken önemli bir şey olduğuna inanıyorum : Hayattaki amacını bulmak ! Bu tamamen kendimizle alakalı bir şey. Başkalarının kendi uygun gördükleri hedeflere yönlendirmesiyle, zorlaması ile hayat amacımızı belirleyemeyiz. Kimseye “Senin hayatın böyle olmalı.” veya “Hedefin şunu yapmak olmalı.” dememeliyiz. Onun nelerden hoşlandığını, ne gibi huyları olduğunu, hangi imkan ve yeteneklere sahip olduğunu, başında hangi problemlerin olduğunu tam olarak bilemeyiz. Bu öyle sormayla veya gözlemle öğrenilebilecek bir şey de değil. Bazı insanlar kendi yeteneklerinin, huylarının bile farkında olmayabilir. Mesela sesi berbat olduğu halde şarkıcı olmayı hedefleyenler var. Resim yapmak hiç aklında olmadığı halde, eline ilk defa fırça aldığında harika şeyler çizebilenler de var. İşte bu noktada felsefe ortaya çıkıyor ve “Kendini tanı” diyor.

Kendimizi tanımak, hayattaki amacımızı bulmanın başlangıç noktasıdır. Bunun için de önce kendimize karşı mümkün olduğunca dürüst olmamız gerekiyor. “Mümkün olduğunca” dedim, çünkü bazen kendimize karşı da yalan söyleyebiliyoruz. Biz nasıl bir insanız ? Gerçekten kimlerden ve nelerden hoşlanıyoruz ? Bu tip sorular mevcut durumumuzla alakalı. Ancak mevcut durumun tespiti kendimizi tanımak için yetersizdir. Bir de olasılıklar üzerinden kendimizi tanımalıyız. Hangi durumda ne yaparız ? Mesela, elimize fırsat geçse ve yakalanmayacağımızı bilsek, bir şeyi çalar mıyız ? Nasıl bir çıkar için başkalarına sıkıntı verecek bir şey yaparız ? Bekarsak, evlenince eşimizi aldatır mıyız ? Hangi koşullarda aldatırız ?…

Bütün bu sorgulamalarımıza rağmen kendimizi tamamen tanımamız çok da mümkün değildir. Mesela paranın insan kişiliği üzerinde çok ciddi bir etkisi vardır. Zengin doğmuş ve sonradan servetini kaybeden birinin bütün düşünce ve davranışları değişebilir. Aynı şey fakir doğmuş ve bir şekilde zenginleşen kişilerde de olabilir. Ve bu düşünce ve davranış değişikliklerini gerçekten sınanmadan bilmemiz çok mümkün değildir. Bu nedenle insanlar parasal açıdan yaşadıkları bu tip değişikliklerden sonra boşanabiliyorlar.

Kendimizi yeterince tanıdıktan sonra artık neyi yapıp, neyi yapamayacağımız ve yapabileceklerimiz içinde hangilerini yapmak istediğimize karar verebiliriz. Bu noktada dikkat etmemiz gereken en önemli şey, varmak istediğimiz hedefe ulaşan yolun çok uzun olmamasıdır. Çünkü hayatımız aslında bir yol hikayesidir. Zahmetli ve uzun bir yoldan sonra hedefimize ulaşmanın hiçbir anlamı olmayabilir. Aslında en değerli varlığımız zamanımızdır. Ve bu dünyada geçireceğimiz zaman sınırlı ve belirsizdir. Zamanımızı belli bir hedefe ulaşmakla harcarken, yaptığımız fedakarlıkları ve çektiğimiz sıkıntıları telafi edip edemeyeceğimiz meçhuldür. Ve insan aynı yaşında da kalmaz. Gittikçe yaşlanırız ve yaşlandıkça olgunlaşırken, güçten de düşeriz. Bir insanın 40 yaşındaki ve 70 yaşındaki beklentileri, istekleri ve yapabilecekleri çok farklıdır. Bu yüzden hayat amacımıza ulaşmak için kullanacağımız yol da keyifli olmalıdır. Hatta bizzat yolun kendisi amacımız olmalıdır.

İşte Kişisel Gelişim’den önce hayattaki amacımızı bulmak o yüzden önemlidir. Çünkü kişisel olarak gelişirken, kendimize yanlış yatırımlar da yapabiliriz. Ve bunların hepsi değerli zamanımızdan çalar. Daha kötüsü istediğimiz şeylere ulaşma fırsatımızı ortadan kaldırabilirler. Sevmediğimiz ve kullanma ihtimalimiz olmayan bir yabancı dili öğrenmek için senelerce uğraşabiliriz. Sırf puanımız tuttuğu için kazandığımız bir okulda, sevmediğimiz bir mesleği öğrenirken, sevdiğimiz mesleğin okuluna gidemeyiz. Bize hiçbir işimize yaramayacak şeyler katan bazı eğitimlere gitmek için paramızı ve sevdiklerimizle geçireceğimiz zamanı harcayabiliriz.

Hayat amacımızı bulmak, yanlış rotalar çizmemizi de önler. Mesela evlenmek, çocuk sahibi olmak ciddi bir yola girmektir. O yoldan kolayca çıkılmaz. Evlendiğimiz kişiye ve çocuğumuza karşı sorumluluklarımız vardır. Bu sorumlulukları yerine getirebilecek bir şekilde hareket etmemiz gerekir. Eğer hayat amacımız bir eş ve çocuk sahibi olmayı içermiyorsa, evlilik kurumuna “bir deneyeyim” mantığı ile giremeyiz. Çünkü doğacak bir çocuk, ölünceye kadar ilgilenmeniz gereken bir insan demektir. Veya ilgilenmezsek yaşayacağımız vicdan azabı…

Bazen bazı şeyler istediğimiz gibi olmaz. Keza yaşlandıkça kendimizde meydana gelen değişiklikler, yeni bazı amaçlar edinmemizi sağlayabilir. Bu gibi durumlarda canımızı sıkmak yerine, durumu gözden geçirmek ve gerekirse yeni bir keyifli rota çizmek gerekir.

En başa dönersek… Kendimizi tanımak, hayat amacımızı bulmak ve bu yazıda bahsetmediğim ama yaşadığımız sürece bize yardımcı olacak birçok şey için önce felsefi olarak gelişmemiz gerekiyor. Felsefi gelişim, kişisel gelişimin başlangıç noktasıdır. Felsefi olarak gelişmeden kişisel olarak gelişmeye çalışmak, temeli olmayan binaya kat çıkmaya benzer. Sonuçları da çok ağır olabilir.

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın