Yanılabilen Duyularımız

Geçen yazımda okuyarak bilgi edinebilmemiz için bazı gereklerden bahsetmiştim. Bu yazımda duyu organlarımız ile bilgi edinirken, nasıl yanılabileceğimiz üzerinde duracağım.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, çok daha fazla sayıda duyu organımız olduğunu söylese de; eskiden beri insanların kendileri dışından bilgileri beş duyuları ile aldıkları kabul edilir. Bunlar görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularıdır. Ancak yine çok eski tarihlerden beri bilinen bir şey, bu duyularımızın yanılabileceği ve aldatılabileceğidir. Yani duyu organlarımız vasıtası ile edindiğimiz bazı bilgiler yanlış olabilir. Bu yanlışın oluşmasında duyu organlarımız ile ilgili üç önemli sebep vardır.

1 – Bu beş duyumuz vasıtası ile edindiğimiz bilgiler özneldir.

2 – Bu duyuları edindiğimiz organlar bozulabilir.

3 – Bu duyularımız kasıtlı olarak yanıltılabilir.

Görme duyumuzu gözlerimiz vasıtası ile kullanırız. İki kişinin gördüğü mavi rengin tamamen aynı olup olmadığını bilemeyiz. Renk körlerinin Kırmızıyı yeşil, yeşili kırmızı gördükleri sanılır. Oysa öyle olsaydı, renk körlüğü onlar için bir problem olmazdı. Renk körlüğünde esas problem, bu iki rengin aynı renkte veya çok az bir ton farkı gibi görünmesidir. Bu yüzden renk körleri bu iki rengi birbirine karıştırır ve mesela trafik ışıklarında sıkıntı yaşarlar. Bunun dışında, insanların gözleri sonradan da bozulur, hatta işlevsiz hale gelebilir. Yakını ve -veya uzağı göremeyebiliriz. Gözlük kullanmamız, ameliyat olmamız gerekebilir. Aksi halde günlük yaşamımızda ciddi sıkıntılar yaşarız. Gözü kasıtlı yanıltmaya en güzel örnek sihirbazlıktır. Hepimiz şapkadan çıkan tavşanı görürüz. Ama o tavşanın oraya nasıl girdiğini göremeyiz.

İşitme duyumuz için kulaklarımız vardır. Çalan bir müzik, bazılarımızı rahatlatırken, bazılarımızı huzursuz eder. Bazılarımız bazı seslere dayanamaz. Mesela kara tahtada kayan tebeşir sesine… Kulaklarımız da gözlerimiz gibi bozulabilir. Mesela benim bir kulağımda sürekli tıslama sesi vardır. O kulağım bazı ses tonlarını duymuyor. Bu durum bazen iyi duyamadığım şeyleri tekrarlatmama sebep oluyor. Kulağı da yanıltmak mümkündür. Bir arkadaşımızın sesi ve konuşmasını taklit eden biri telefon edip, onunla konuştuğumuzu sanmamıza sebep olabilir.

Burnumuz ile kokuları alırız. İnsanlar farklı kokulardan hoşlanır. Mesela bazıları çiçek kokularını, bazıları ise yemek kokularını sever. Burnumuz hasar görürse iyi koku alamayabilir. Covid 19 geçiren bazılarının da koku alma duyuları zarar gördü. Burnumuzu kandırmak için herkesin kullandığı parfüm ve deodorantlar var. Hatta parfümün eski dönemlerde uzun süre yıkanmadıkları için normalde kötü kokan insanların, kokularını bastırmak için bulunduğu söylenir.

Yiyeceklerin tadına dilimizle bakarız. Herkesin farklı yiyeceklerden hoşlanmasının sebebi, büyük oranda yiyeceklerin tatlarının farklı algılanmasıdır. Dilimiz de hastalık gibi sebeplerle tat alma duyusunu kaybedebilir. Ve dilimizi kandırmak için son zamanlarda kullanılan Monosodyum Glutamat diye bir şey var. Bu tuz benzeri madde hem konulduğu gıdanın daha lezzetli algılanmasını sağlıyor, hem de doyma hissini baskılayarak daha çok yemek yemeyi sağlıyor.

Dokunma duyumuzu sadece elimizle değil, bütün derimizle algılarız. Bazılarımız en ufak bir esintide üşürken, bazılarımız karlı havada ince giysiler ile dolaşabilir. Bu duyunun sonradan azalması olabilir ama olmaması çok nadir ve doğuştandır. Bu duyudan yoksun olan insanlar, mesela elleri yandığı halde hissetmiyorlar. Biz bu duyumuzu genelde kendi kendimize kandırırız. Yazın denize girerken, yavaş yavaş girmek yerine birden atladığımızda mesela… “Deniz soğuk ama alışıyorsun.” sözü bu kandırmanın başarılı olduğunu gösterir. Çünkü denizin sıcaklığı birkaç dakikada değişmez ama bizim o sıcaklığı algılamamız değişir.

Gördüğünüz gibi duyu organlarımız vasıtasıyla dışardan aldığımız bütün bilgiler şüphelidir. Bu durumun Descartes de farkındaydı. O daha ileri gidip, bu gelen bilgileri işleyen beynimize de güvenemeyeceğimizi tespit etti. Böylece tutunabileceği sağlam bir bilginin peşine düştü. Sonunda “Düşünüyorum, o halde varım.” diyerek en azından “Düşünen bir Descartes’ın var olmasının” kesin bir bilgi olduğu sonucuna vardı.

Bizim elbette her şeyden şüphelenerek yaşamamız imkansızdır. Hatta her şeyden şüphelenmek bir hastalıktır. Ama bir olay, bir söylem, gördüğümüz bir şey, mevcut bilgimizle ters ise veya bir tutarsızlık fark ettiysek; “İnanılmaz” diye tanımlıyorsak, inanmak yerine araştırmalıyız.

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Okumak

Meşhur bir soru vardır “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı ?” diye. Bu soruya benim cevabım şudur : Çok gezen, kendi gördüğünü, duyduğunu, yaşadığını bilir. Çok okuyan, okuduğu yazarların yazdığını bilir.


İnsanın bir şeyleri kendi gözleri ile görmesi ve duyması, olayların bizzat içinde olması, daha detaylı ve kalıcı bir bilgi verir. Bu eğitim fakültelerinde öğretmen adaylarına öğretilen en önemli şeylerden biridir. Ama bizim her şeyi kendi gözlerimiz ile görmemiz ve yaşamamız mümkün değildir. Mesela uzaya çıkıp, dünyaya bakamayız. CERN’e girip, deneylere katılamayız. Bütün gün sevdiğimiz siyasinin ne yaptığını, ne dediğini bilmek için peşinde dolaşamayız. Geçmişe gidip, binlerce yıl önce ortadan kalkmış kişi ve toplumların neler yaptığını inceleyemeyiz.


Bu nedenle çoğu bilgimizi, başkalarının deneyimlerini, bilgilerini ve yorumlarını okuyarak öğrenebiliriz. Ama bilmemiz için sadece bir şeyleri okumamız yeterli mi ? İşte bu noktada doğru bilgiye ulaşabilmemiz için üç önemli husus var. Birincisi, okuduğumuzu doğru anlayabilmeliyiz. İkincisi, anladığımız şeyi irdeleyebilmeliyiz. Üçüncüsü, bir konuda farklı görüşlere de bakmalıyız Okuduğumuz şeyi doğru anlamak şu anlama gelir. Yazar yazdığı ile ne anlatmak istemişse onu anlamak. 2021 yılında yapılan OECD araştırmasına göre, Türkiye’de insanların yüzde 40’ı okuduğunu anlamakta güçlük çekiyor. Bu şu anlama geliyor. Bu yüzde 40, okudukları yazarların anlatmak istedikleri şeyleri, doğru anlamıyor. Mesela yazar, bir şeyin bazı zor şartlar gerçekleşirse yapılabileceğini anlatırken; okuyan, o şeyin kolayca gerçekleşebileceğini anlayabiliyor.

Okuduğunu doğru anlayabilen bir insan olmamız da yetmez. Anladığımız şeyi irdeleyebilmeliyiz. Bir yazıda anlatılmak istenen şey, çeşitli sebeplerle doğru olmayabilir. Yazarın bilgisi eksik olabilir. Yazarken hata yapılmış olabilir. Kasıtlı olarak yanlış bilgi verilmiş olabilir. Veya yazılanlar taraflı bir bakış açısı ile yazılmıştır. İşte bu yüzden okuduğumuz yazıdaki mevcut bilgilerimize ters düşen bilgileri mutlaka teyit etmeli; yazı içindeki mantık açısından tutarsızlıkları tespit edebilmeliyiz. Buna “Eleştirel Okuma” da denir.


Eleştirel okuma yapabilmek için, okuduğumuz metinleri yavaş ve gerekirse bazı yerlerini tekrar tekrar okumalıyız. Önemli hususların üzerinde düşünmeliyiz. Çok okumak değil, nitelikli okumak önemlidir. O yüzden “Ben her gün 1 kitap okurum.” gibi söylemlerde bulunanlar, gerçekte doğru dürüst okumayan insanlardır. Okunan yayının türüne göre bir kitabın okuma süresi değişmelidir. 500 sayfalık bir roman bir günde okunabilirken, bir felsefe kitabının 10 sayfasını okumak için birkaç gün gerekebilir.


Son olarak, okuduğumuz şeylerin çoğunun bilginin yanında yoruma dayandığını bilmeliyiz. Aynı olay, iki kişi tarafından çok farklı anlatılabilir. Özellikle anlatanlar olayın karşıt taraflarıysa… Bu yüzden bir konuda doğru bilgiye ulaşmak için, mümkün olduğunca farklı, hatta karşıt kaynakları okumak gerekir. Anlatıların ortak noktaları, elimizdeki doğru bilgileri oluşturur. Mesela bir trafik kazasında çarpışan iki otomobilin sürücüsü, birbirlerini suçlayabilir. Elimizdeki en doğru bilgi, arabaların çarpışmış olmasıdır.

Bütün bu hususları göz önüne aldığımızda, sanki çok okumanın, gezmeye göre fazla bir avantajı olmadığı anlaşılabilir. Ancak gezerken, görüp duyduklarımızın ne kadarı doğru ? Okuduğunu anlayamayan bir insan, duyduğunu doğru anlayabilir mi ? İnsanlar hiç yalan söylemez mi ?

Etken Medya içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yapay Zeka Bilinçlenebilir mi ?

Yapay Zeka son zamanlarda üzerinde çokça durulan bir konu. Turing Testini geçen programlar da var. Peki Yapay Zeka bir insan gibi bilinçlenebilir mi ? Bunun için insandaki bilincin kaynağına bakmak lazım.

Bana göre insan bilincinin kaynağı, duyu organları. İnsanı bilgisayara benzetirsek, duyu organları bizim veri giriş portlarımız. İnsan bütün verilerini beş duyusu sayesinde alır. Bunlar gözlerimiz, kulaklarımız, burnumuz, dilimiz ve tenimizdir. Şimdi bunlara kısaca bir göz atalım.

Gözlerimiz, görsel verileri almamızı sağlar. Mesela bu yazıyı okuyabilmek için gözlerinizi kullanıyorsunuz. Gözleriniz sayesinde bu yazdıklarımı beyninize yolluyor ve değerlendiriyorsunuz. Bu değerlendirme sonucunda yazdıklarımı faydalı veya faydasız buluyor, ona göre hafızanıza kaydediyor veya unutuyorsunuz. Veya farklı veriler ile kıyaslayıp, itiraz ediyorsunuz.

Ancak gözleriniz sayesinde aldığınız veriler aynı zamanda farklı bir değerlendirmeye daha giriyor. O da en basit tabirlerle Güzel ve Çirkin. Bazı şeylere bakmak bile istemezken, bazı şeylere ise bakmaktan kendimizi alamayız. Bakmak istemediğimiz şeyler bizde tiksinti, üzüntü, korku gibi duygular uyandırırken, bakmaktan kendimizi alamadığımız şeyler, zevk, sevgi, mutluluk gibi duygular uyandırır.

Kulaklarımız işitsel veriler almamızı sağlar. Karşımızdakinin söylediği şeyleri kulaklarımız vasıtası ile duyar ve beynimize yollarız. Aynı gözlerimizden aldığımız veriler gibi, kulaklarımızdan gelen verileri de değerlendiririz. Bu sayede mesela arkamızdan gelen bir otomobilin sesini duyar ve kenara çekilerek ezilmekten kurtuluruz.

Kulaklarımızdan aldığımız verileri de farklı bir değerlendirmeye alırız. Güzel olduğunu düşündüğümüz bir müziği dinlemek isterken, bir matkap sesini rahatsız edici bulur ve duymamaya çalışırız.

Burnumuz da bize etrafımızdaki kokuların bilgisini verir. Mesela yanık kokusu aldığımızda, bir şeyin yandığını düşünür ve tehlike yaratıp yaratmadığına bakarız. Ve yine bir parfüm kokusu ile ter kokusunun bizde uyandırdığı duygular farklıdır.

Dilimiz yediğimiz şeylerin tadını almamızı sağlarken, bize bozulmuş ve zarar verebilecek yiyeceklerin bilgisini verir. Ama bazı şeyleri yemeyi daha çok sevmemizi, bazı şeyleri yememeyi tercih etmemizi sağlayan da büyük oranda dilimizdir.

Dokunduğumuz bir şeyin yumuşak mı, sert mi, soğuk mu, sıcak mı olduğu bilgisini tenimiz sağlar. Aynı tenimiz birinin canımızı acıtması veya bizi sevmesi ile oluşan duygularımızın da kaynağıdır.

Yani duyu organlarımız esas itibarı ile bize çeşitli bilgiler verirken, aynı zamanda tehlikelerden koruma ve iyi ve kötü duygular oluşturma işlevine de sahiptir.

İşte bu duygular oluşturma işlevi, yapay zekada oluşmaz. Çünkü yapay zekanın vurulduğu zaman acıyan veya sevildiğini hissedebileceği bir teni yoktur. Bu olmadığı için de aldığı verileri sadece bilgi olarak değerlendirir. Veya diğer insanlardan aldığı duygusal tepkilere göre değerlendirir. Kendine göre değerlendiremez. Bunu kendine göre değerlendiremediği için de sadece bir program olarak asla özgün bir bilince sahip olamaz.

Eğer bir gün insan gibi hisseden organlara sahip bir android yapılırsa, ancak onun bilinçlenmesi söz konusu olabilir. Burada hisseden konusu önemli. Bir mikrofon, bir bilgisayara işitsel veriler verebilir. Ama mikrofon, yapay zekanın aldığı müzik sesinden zevk almasını, matkap sesinden ise nefret etmesini sağlamaz.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Zaman Üzerine 2

Zaman Üzerine isimli ilk yazımda zamanın tamamen insan tarafından belirlenmiş standartlara göre ölçüldüğünü anlatmıştım. Şimdi biraz zamanın bana göre ne olduğundan bahsedeceğim.

Aristoteles zamanın hareketle birlikte var olduğunu savunmuştur. Yani zaman hareketin varlığına bağlıdır. Bunu biraz açalım. “Hareket” kelimesi burada her şeyin hareketi ve değişimidir. Çürüyen bir muzda da hareket vardır, gezegenlerin dönüşünde de…

Aristoteles zamanı hareketi ölçmeye yarayan bir şey olarak görüyordu. Bu görüş benim Zaman Üzerine isimli ilk yazımla da uyumlu. Ancak o yazıda ben, mesela dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünün 24’e bölünerek saatlerin belirlendiğini savundum. Yani hareketten yola çıkılarak zaman standartlarının belirlenmesinden bahsettim. İlişki var, ama sebep – sonuç ters.

Bu durum şöyle bir fark yaratıyor.

Zamanın hareketi ölçmek için kullanılması, tanımını yapmayı da kolaylaştırıyor. Zaman : Hareketi ölçmememize yarayan şeydir.

Ama hareketin zaman ölçülerini belirlemesi, zamanın tanımını eksik bırakıyor. Zamanın ölçüleri harekete göre belirlenmiştir, ama zaman nedir ?

Bu noktada filozofların bir kısmı zamanın İnsan Zihnine bağlı olduğunu savunmuşlardır. Augustinus’a göre zaman, şimdinin algılanmasıyla gerçeklik kazanan bir şeydir. Geçmiş ve gelecek denen zaman boyutlarının ontik bir gerçeklikleri yoktur. Ve zamanı ölçen ruhtur.

Ben bu tanıma katılmakla birlikte biraz farklılaştırmak ve Aristoteles ile birleştirmek istiyorum. Bana göre zaman : Hareketi algılama yeteneğimizle bağlantılı göreceli bir durumdur.

Burada göreceli olan şey zamanın ölçüsü değildir. Onu zaten standartlaştırmış durumdayız. Bir dakika herkes için bir dakikadır ve bir saatin 60 ta 1 idir. Ama “1 dakika” kişinin algısına ve içinde bulunduğu hareketli duruma göre çok değişik uzunluklarda hissedilebilir.

Bu aşamada, günümüzdeki bazı bilimkurgu filmlerindeki fikirlerden faydalanacağım.

Bilimkurgu filmlerde insanların canlı olarak dondurulması olayı vardır. Bu genelde iki şekilde olur. 1 – Felç ederek dondurma. 2 – Uyku durumuna sokarak dondurma.

Felç ederek dondurmada, dondurulan kişi hiçbir uzvunu oynatamaz. Ama çevresinde olan biten şeylerin farkındadır. Bu beyninin çalıştığını ve algılama yeteneğinin olduğunu gösterir. Bu kişi için zaman olağan seyrinde akmaya devam eder. Çünkü etrafındakiler hareketlerine devam etmektedir. Peki bu kişiyi hiçbir hareketin olmadığı bir odaya koysak, zaman algısı nasıl etkilenir ? Bence kişi zamanı hissetmeye devam eder. Çünkü etrafında hareket olmasa da, kendi vücudunun ve kafasının içinde bir hareket devam etmekte ve kişi bunu algılamaktadır.

Uyku durumuna sokma ise yine iki türlü düşünülebilir. Rüya görerek uyuma, tamamen beyni kapatarak uyuma. Rüya görerek uyuma işi biraz karışık, çünkü bilim insanlarına göre uykuda rüya görerek geçirdiğimiz süre çok fazla değil. “Cezalandırıcı” isimli filmde suçları sebebiyle dondurulmuş bazı insanlar, birkaç yüzyıl sonra uyandırılır. Uzun uzay yolculuklarında mürettebat dondurulur ve gidilen yerde uyandırılır. Bu tip dondurmalarda, dondurulan kişi için zaman tamamen durur. Çünkü kişi kendi vücudunu da algılayamamaktadır.

Tek kişi üzerinden düşündüğümüzde, uyku durumundaki bir insan için algısı durduğu anda onun için zaman durur. Ama diğer insanlar için zaman devam etmektedir. Bütün insanların uyku durumuna sokulduğunu düşünelim. Zaman durur mu ? Hayır. İnsanlar uyku durumunda ama doğa hareketine devam ediyor. “Uyuyan Güzel” hikayesinde bütün şato ve çevresi uyku durumundadır ve zamanı hissetmemektedir. Ama doğa şatoyu değiştirmektedir. Etrafı sarmaşıklar sarmakta, örümcekler ağ örmekte, bazı şeyler yıpranmaktadır. Yani hareket devam etmektedir. Uyuyanlar uyandığında, etraflarındaki değişiklikleri farkederek, belli bir süre uyuduklarının bilincine varır.

Peki insanların algıları ile beraber bütün her şeyin (gezegenlerin dönüşü, bitkilerin büyümesi, rüzgarlar, dalgalar, hayvanlar, saatler…) hareketi bir anda dursa, bir süre sonra tekrar her şey kaldığı yerden ve hiçbir şey değişmeden başlasa ? Bu duraklamanın farkına bile varmayız ve zaman da her şey ile beraber durmuş olur. İşte zamanın hareket ve algı ile ilgisini gösteren güzel bir örnek.

Kurgu dendiğinde bir de Süper kahramanlar vardır. Mesela Süpermen ve Flash. Bunlar çok hızlı bir şekilde hareket edebilmektedir. Ancak iş bunların hareketi ile bitmiyor. Hareket ederken aynı zamanda algılayabilmektedirler. Yani Süpermen birkaç saniye içinde bir odanın içinde bir şeyleri arayabilmektedir. Bir şeyleri arayabilmek, vücut hareketinden farklı bir olaydır.

“2 + 2 kaç eder” diye, bir 1. sınıf öğrencisine sorduğumuzda, 5 – 10 saniye düşünerek sorunun cevabını verir. Yetişkin bir insanın bu soruya cevap vermesinin 1 saniye olduğunu varsayalım. Yani yetişkin bir insan, çok basit bir işlemi 1 saniye içinde algılayarak cevaplayabilmektedir. Peki bir bilgisayar bu işlemi kaç saniyede yapar ?
Doğru soru bu değil. Doğru soru bir bilgisayarın 1 saniyede bunun gibi kaç işlem yapabildiğidir. Cevabı ise Trilyonlarca !

Yani bir bilgisayarın bir işlemi algılama ve cevaplama hızı basitçe en az saniyenin trilyonda biri kadardır. İşte Süpermen’in de buna benzer bir algı hızı vardır. Vücut hızı onu odanın içinde dolaştırırken, algı hızı etraftaki belgeleri gözden geçirmesini sağlamaktadır. Şimdi normal bir insan ile Süpermen için 1 saniye aynı değerde midir ?

Olay sadece vücut hızı olsa, otomobil ile 1 saat yol giden bir insan, aynı rotada 1 saat yürüyen bir insandan çok daha fazla şey algılamalıdır. Ama sonuçta ikisi de insandır. Her ne kadar insandan insana değişebilse de, algı hızlarımız arasında Süpermen ile normal insan arasındaki fark gibi bir fark yoktur. Bu nedenle 1 saat otomobille giden bir insan, 1 saat yürüyen insandan farklı şeyler, ama aşağı yukarı aynı miktarda algılar. Yürüyen insanın yerde gördüğü izmariti, otomobildeki insan görmez. Otomobildeki insanın aynı sürede daha uzağa ulaştığı için gördüklerini de yürüyen insan görmez.

Toparlarsam, şunu iddia edebilirim : Vücut hızı bizim göremeyeceğimiz kadar hızlı olan ve algı hızı buna uyumlu bir canlı, bizden tamamen farklı bir zaman anlayışına sahip olacaktır. Belki bütün ömrünü bizim 1 saniyemiz içinde yaşayabilecektir.




Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İç Tutarlılık – Dış Tutarlılık

“Tutarlılık” Mantıkla ilgili bir terimdir. Bir önermenin doğru olup – olmadığını anlamak için önce tutarlı olup – olmadığına bakılır.  Tutarlı bir önermenin en az bir doğru yorumu olması gerekir. Tutarlılık değerlendirmesinde önerme içinde veya önermeler arasında çelişik ifade olmaması önemlidir.

Günlük hayatta bize bilgiler her zaman bir veya birkaç önerme halinde gelmez.  Çoğu zaman uzun bir yazı, bir video veya bir haber halinde görüşler anlatılır. İşte bunların da doğruluğunu belirlemek için İç Tutarlılık ve Dış Tutarlılık kontrolleri yapılmalıdır.

İç Tutarlılık yazının içindeki çelişkiler ile alakalıdır. Mesela daha önceki bir paragrafta Kamil isimli kişinin amcası olduğunu söyleyen bir yazar, farklı bir yerde Kamil’in annesinin kardeşi olduğunu söylüyorsa, yazısında bir iç tutarsızlık vardır.  Çünkü annenin kardeşi amca değil, dayıdır. Kamil hem amca, hem dayı olamaz. Bu bir çelişkidir. Ve yazı İç Tutarlılığa sahip değildir.

Dış Tutarlılık ise bir yazıda verilen bilgiler ile resmi ve doğruluğundan emin olunan bilgiler arasındaki çelişkiler ile alakalıdır.  Mesela Covid 19 un mevsimsel normal bir grip kadar öldürücü olduğunu söyleyen bir yazı varsa, şu an itibari ile alınan tedbirlere rağmen dünyada 279.000 insanın ölmüş olması ve bir çok ülkede yoğun bakımların dolması ile çelişkilidir. Ya yazı yalan söylemektedir, ya da dünyanın bütün ülkeleri.

Sonuç olarak bir yazının, bir videonun, bir haberin doğruluk sorgulamasında İç ve Dış Tutarlılık önemlidir. İç Tutarlılıkta problem olan bir yazıyı fazla dikkate almak gerekmez. Dış Tutarlılıkta problem olan bir yazıda ise güvenilecek kaynağı iyi seçmek gerekir.

Yazılar içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Korumacılık ve Kuvvetler Ayrılığı

Korumacılık Teorimi ilk planlarken devletin yönetim sisteminin fazla önemli olmadığını düşünmüştüm. Sonuçta krallıkla yönetilen bir ülkede bile, kral vatandaşlarına karşı korumacı davranabilir. Ancak sonradan Sosyalizm uygulamalarının başarısızlığının en önemli sebeplerinden birinin, yönetim sistemleri olduğunu farkettim.

Sosyalizm uygulanan bir çok ülkede devlet bir parti ve onun lideri tarafından yönetiliyordu. Partinin ülkenin her köşesine yayılması ve her konuda söz sahibi olması, bazı sorunları beraberinde getiriyor. Bunların başında da liyakat ve torpil geliyor.

Diyelim ki, bir mahallede bir kuyumcu açılmak isteniyor. Koruyucu Devlet, yerel yönetim sayesinde, o mahallede rekabeti bozmayacak ama aşırı arza da yol açmayacak şekilde kaç kuyumcu olması gerektiğini tespit edebilir. Mahalle üç kuyumcuyu idare edebilecek bir yerse, dördüncü kuyumcuya izin verilmez. Ama…

Dördüncü kuyumcuyu açmak isteyen kişi, iktidardaki partinin üyesi ise ve iktidarın mahalle teşkilatı bir şekilde karar verici merciler üzerinde etkili ise, ya dördüncü kuyumcu açılır, yada mevcut üç kuyumcudan biri bir bahane ile kapatılır ve partiliye yer açılır. Ve mağdur olanlar hiçbir yere şikayet edemez. Korumacılık yandaşı kalkındırmak için kullanılmış olur.

Bu durum maalesef hayatın bir gerçeğidir. İşler çoğunlukla kağıt üzerinde planlandığı gibi yürümez. Ama bu benim Korumacılık Teorimin amacına da tamamen aykırı bir durumdur. Korumacılık Teorime göre, Koruyucu Devlet bütün vatandaşlarına eşit şekilde davranmalı ve korumalıdır. O halde…

Korumacılık Teorimin sağlıklı işleyebilmesi için devlette uygun bir yönetim sisteminin olması gerekir. Bu yönetim sisteminde Kuvvetler Ayrılığı olmalıdır. Yani Yasama, Yürütme ve Yargı ayrı olmalıdır. Hatta Basın ve Eğitim de ayrı kuvvetler olarak yer alabilir, ama bu farklı bir yazının konusudur.

Kuvvetler ayrılığı benim bir teorim değildir. Çok eskiden beri bilinen ve uygulanmaya çalışılan bir teoridir. Kanun yapma yetkisi yasama organında, kanunlara uygun yönetme yetkisi yürütmede, kanunlara uygun davranıldığını denetleme yetkisi de yargıda olmalıdır.

 

Bu durum Koruyucu Devletin sadece halkın belli bir kesimini korumak için çalışmasını engeller.

Devleti yönetenler sürekli yargının denetiminde olduklarında, yapılan uygulamalarda adam kayırma daha az görülür. Çünkü şikayet halinde, mevki sahiplerinin yaptıkları usulsüz işlerden dolayı yargılanma şansları vardır.

 

Ancak Kuvvetler Ayrılığı teorisinin de uygulamada bazı sıkıntıları vardır. Bu sıkıntıları çözmek bahanesi ile Kuvvetler Ayrılığının fiilen ortadan kaldırıldığı durumlar da vardır. Öyleyse öncelikle bu sıkıntıların çözümü üzerinde düşünmek gerekmektedir. Aksi halde Kuvvetler Ayrılığının sağlıklı uygulanamadığı bir ortamda Korumacık da sağlıklı uygulanamayacak ve başarısız Sosyalist uygulamalara dönecektir.

Korumacılık içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çin’in Virüs Karşısındaki Başarısı

Salgın Çin’de başlamasına rağmen ilk orada kontrol altına alındı. Bunun birçok nedeni var. Düşündüklerimi sayayım.

– Çin’de olan ilk salgın değil bu. Daha önce 2002 – 2003’te SARS salgını oldu. SARS da bir Corona Virüsü. Hatta bunu bilmeyenler tarafından Corona ismi  geçtiği için türlü komplo teorileri ortaya atıldı. Ama o salgın Çin için bir deneyimdi. Bu salgın ilk başladığında yerel yetkililer ciddiye almadı. Hatta açıklayan doktoru gözaltına aldılar.  Bunu yapmasalar belki salgın Çin dışına çıkmazdı. Ama durumun ciddiyeti anlaşılır anlaşılmaz, deneyimlerini kullanmaya başladılar.

– Çin halkı disiplinli bir halk. Kendilerine söylenen şeyleri yapıyorlar. Bu özellik kötü bir yönetimde kötü, iyi bir yönetimde iyi sonuç verir. Bunu şuna benzetebiliriz. İyi bir kumandanın sadık ordusu savaşta kendisine verilen görevleri yapar. Böylece planlar başarılı olur ve en az zayiatla savaş kazanılır. Ama kötü bir komutan, ordusunu ölüme yolladığında sadık bir ordu itiraz etmez ve savaş ağır kayıpla kaybedilir.

– Çin yönetimi son yıllarda ekonomi ve ticarette yaptıkları ile çok akılcı bir yönetim olduğunu zaten göstermişti. Salgında da bu akılcılığı kullandılar ve disiplinli halk ile birleşince sonuç alındı. Oysa aralarında ABD ve İngiltere’nin de olduğu birçok ülke yönetimi salgını ciddiye almadı. Ve şimdi çaresizce çırpınıyorlar.

-Çin hem teknolojiye sahip, hem de paraya, hem de üretim gücüne. Dolayısı ile kaynak sıkıntısı çekmedi. 10 gün içinde hastane bile inşa etti. Yapılması gereken şeylerin maliyetini düşünmedi ve hemen yaptı. Bazı ülkeler ise para kaybetmemek için yapılması gerekenleri yapamıyor. Bunun o ülkelere daha pahalıya mal olacağını düşünüyorum. Ayrıca elindeki kaynakları doğru değerlendiremeyenler de var.

-Çin’in aldığı kararları dini otoritelere sorgulatma durumu yok. Oysa insanların bir arada bulunmaması gereken bir zamanda, dinlerin emrettiği toplu ibadetler birçok ülkeyi zorladı. Güney Kore’de en büyük yayılma bir kiliseden çıktı.

Bu noktada bir şerh de koymam gerekiyor.

Çin otoriter bir yönetime sahip. Otoriter yönetimler halkın ve diğer ülkelerin her şeyi olduğu gibi bilmesini istemez. Aslında günümüzde en şeffaf görünen yönetimler bile bir şeyleri saklıyorlar. Yani demek istediğim bu virüs Çin’e, açıkladıkları verilerden fazla zarar vermiş olabilir. Ama sonuçta orada durum düzelirken, bütün dünyada kötüye gidiyor.

Çin’in bir başarısı da, deneyimlerini kısa sürede etrafa duyurması. Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü bile çok kötü bir sınav verdi. Sırf maske kıtlığından dolayı “Hasta olanlar maske taksın, sağlamlar takmasın” diye saçma bir söylemde bulundular. Oysa bu virüse yakalananlar hasta olduklarını farketmeden günlerce etrafa yayabiliyorlar. Çin’de ise herkes hemen maske taktı.

Çin’in diğer ülkelere yardım etmesi. Buna karşın ABD’nin kendi başının çaresine bakmak için başka ülkelerin malzeme ve doktorlarına göz koyması, bu kriz geçtikten sonra daha iyi değerlendirilecektir.

 

Yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ünvan, Yetki ve Sorumluluk

Ünvan, yetki ve sorumluluk, bir şahsın kullanımında birbiri ile uyumlu olması gereken üç kavramdır. Kişi yaptığı işte aldığı sorumluluğa uygun yetkilere ve bu yetki ve sorumlulukları başkalarının bilmesini sağlayacak bir ünvana sahip olmalıdır.

Yetki ve sorumluluğun özellikle uyumlu olması gerekir. Bir insan başkasının emrine göre hareket etmek zorunda kalıp, ortaya çıkan sonuçtan sorumlu olursa, bu ciddi bir problemdir.

Ünvan ise kişinin yetkilerini tam olarak göstermelidir. Yetkilerden büyük bir ünvan, üçüncü kişilerin sizi yetkisiz olduğunuz halde sorumlu görmelerini sağlar. Yetkilerden küçük bir ünvan ise, üçüncü kişilerin sorumluluğunuzdaki konularda daha yetkili birini aramasına ve sizi ciddiye almamalarına neden olur.

Bazı işyerlerinde ve kurumlarda bunlar uyumlu değildir. Mesela “Müdür” ünvanı taşıyan bir insanın mutlaka altında yönettiği birkaç kişi olmalıdır. Ama ünvanı “Müdür” olduğu halde, tek başına çalışan ve her şeyden sorumlu ama başkalarından talimat alan insanlar da vardır. Bu bir uyumsuzluk örneğidir.

Bu aslında bir işveren oyunudur. Çalışanları sözde motive etme ve sorumlu tutma adına bu ünvan verilir. Bu ünvanı vermekle birlikte eğer bir maaş artışı yapmıyorsa, işveren karlı çıkar. Zira aslında “Müdür” olmanın gerektirdiği yetkilere sahip olmayan çalışan, başkalarının emri ile hareket ettiği halde, yapılanlardan sorumlu tutulur. Başkalarının başarısız taktiklerinin sorumluluğu kolayca ona yıkılır.

Bazen de bir ünvanın yetkileri yavaş yavaş alınır ve içi boşalır. Ünvandan dolayı yetkili gibi görünen kişi, aslında hiçbir konuda kendi başına karar veremez. Yine asıl yetki sahibinin yanlışları ona yıkılır. Başarı ise yetki sahibi tarafından sahiplenilir.

O yüzden bir iş teklifi geldiğinde mutlaka yetki, sorumluluk ve ünvan konuları detaylıca sorgulanmalıdır. Tabi beklenti sağlam bir işe sahip olmak ve vicdanın rahat olmasıysa…

 

 

Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kitabım (İndirebilirsiniz)

Bu blogda ve facebook sayfamda yazdığım yazıları toparlayıp bir kitap haline getirdim.
Linkten indirip okuyabilirsiniz. Umarım biraz düşündürürüm.

Felsefi Düşünceler – Aydın Rozental

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Temsili Demokrasinin Sorunları ve Çözüm Önerileri

Akademia Verum’un felsefe yarışmasında 2. olan yazım.
—————-

Devlet bireylerin tek başlarına halledemedikleri sorunlarını çözmek için biraraya gelerek
kurdukları bir tüzel kişiliktir. Günümüzde istisnalar dışında bütün insanlar doğumlarından itibaren birer devletin vatandaşı durumundadır.

Devletin aldığı kararlar vatandaşlarının yaşamlarını birçok açıdan doğrudan ve dolaylı olarak etkiler. Bu yüzden vatandaşların devletin aldığı kararlara katılması, kendi çıkarlarını korumak açısından önemlidir. Demokrasi bunu sağlamaya çalışan bir unsurdur.

Demokrasinin en basit hali, “Doğrudan Demokrasi” denilen, oy verme hakkına sahip bütün vatandaşların, biraraya gelerek kararları çoğunluk oyuyla almaları durumudur. Ancak bu nüfusu kalabalık olan devletlerde mümkün değildi. Çünkü bırakın milyonlarca insanı, birkaç bin kişiyi bile biraraya getirerek oylama yaptırmak, ciddi bir zaman kaybına yol açmasının yanında, mekansal açıdan da mümkün değildir.

İşte bu sorunlar “Temsili Demokrasi”yi ortaya çıkardı. Bu sayede seçme hakkı olan
vatandaşlar, kendilerine seçtikleri temsilciler “veya tam kullanımı ile vekiller” vasıtası ile
yönetime katılma şansı buldular.

Ancak bir devletin yönetiminin, sadece hepsi birbirine eşit yetkideki büyük bir grup vekil
tarafından yapılması da mümkün değildir. Çünkü bir işin yapılması ve devamlılığı olması,
takip edecek bir sorumlusu olmasına bağlıdır. Böylece işleri yönetecek bir yönetici ve onun
emrinde çeşitli konulardan sorumlu daha küçük bir gruba ihtiyaç vardır. Hükümet denilen bu grubu başbakan ve bakanlar oluşturur.

Daha sonra sistem, hükümetlerin mutlak bir hakimiyete sahip olup, bunu kötüye
kullanmamaları için bir de kuvvetler ayrılığına ihtiyaç duydu. Yani yasama, yürütme ve
yargının birbirinden bağımsız ama birbirlerini denetleyecek şekilde ayrılmasına…

Mevcut uygulamalarda vatandaşlar, hem yasamada hem de yürütmede görev yapacak
temsilcilerini, çeşitli siyasal düşüncelere, yani yönetimsel fikirlere sahip partilerin
gösterdikleri adaylar arasından, düşüncelerine ve beğenilerine en çok hitap edenleri seçerek belirliyorlar. Elbette yasama ve yürütmenin belirlenmesinde farklı usuller kullanılabiliyor. Ancak demokraside sonucu halkın oyları belirliyor.

İşin içine partilerin karışması ve uygulanan seçim usülleri çeşitli sorunları ortaya çıkıyor.

Bunları kısaca belirtmek gerekirse…
1 – Bölgesel olarak seçilen temsilciler, çeşitli bölgelerde dağınık halde bulunan bazı vatandaş gruplarının mecliste temsil edilememesine yol açıyor. Mesela dini azınlıklar eğer partiler tarafından aday gösterilmezlerse, seçilemiyorlar.

2 – Partilerin rekabeti çok ciddi bir sorun haline geliyor. Çünkü yürütme görevini kazanan bir parti, bazen yasalar çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Ancak meclisteki rakip partilerin üyeleri kendilerine hiçbir şartta destek vermeyebiliyorlar. Bu durum yürütmeyi kazanan partinin, meclis çoğunluğunu da kazanmasını gerektiriyor. Böylece temsil oranlarını bozan barajlar konuyor. Barajın altında kalan partilere oy verenler temsil edilemiyor. Temsil edilemeyenler bazen büyük oranlara çıkabiliyor.

3 – Keza tam tersi, hükümeti ve meclisi kontrol altına alan parti veya partiler, diğer partilere hiçbir söz hakkı vermeyebiliyor. O partilere oy veren vatandaşların hiçbir isteği
gerçekleşmeyebiliyor.

4 – Partiler de birer yöneticiye ihtiyaç duyuyorlar. Ancak bir noktada parti yöneticisi, partisi ile ilgili bütün kararları verebilir bir pozisyona geliyor. Vatandaşların seçtiği temsilciler, parti yöneticisi ne derse onu yapıyorlar ki, bu bazen vatandaşların istedikleri şey olmuyor.

5 – Parti yöneticileri tarafından aday gösterilen temsilcilerin yeterlilikleri iyi denetlenmiyor. Oy veren vatandaşlar da temsilci adaylarını incelemek yerine, parti yöneticisine veya bizzat partiye olan beğenilerine göre oy kullanıyor.

Peki bu sorunlar nasıl çözülebilir ?

Öncelikle günümüzde teknolojinin gelişimi bu alanda çok büyük bir devrim yapabilir. Mesela Estonya’da oy verme internetten yapılabiliyor. Oyu vermek için aynı zamanda, bir mekanda toplanmama şansı, doğrudan demokrasiyi en azından yasama alanında uygulama şansı doğurur.

Hükümet ihtiyacı olan kanunları çok rahat bütün vatandaşlara sorabilir ve vatandaşlar belli bir süre içerisinde bunları bilgisayar ve cep telefonları ile fazla bir vakit harcamadan internetten oylayabilir. Bu durumda vatandaşların kendilerine temsilciler seçmelerine gerek kalmaz.

Bu aslında en adil çözüm de olacaktır. Tabi oylanacak kanunların içeriği de önemli.
Çoğunluğun azınlıkların haklarını ellerinden almalarını içeren kanunlar olmamalı. Bu farklı bir konu….

Eğer temsili demokraside ısrar edilecekse, temsil sisteminde adaleti sağlamanın en önemli
koşulu, bana göre siyasi parti sistemini değiştirmektir.

Öncelikle seçilme yeterliliği ile ilgili bazı düzenlemeler yapılmalı. Seçilecek olan
temsilcilerin en azından Siyasal Bilgiler mezunu olmaları, eğer üniversitelerin farklı
bölümlerinden mezun olmuşlarsa, siyaset üzerine formasyon almaları şart olmalı. Yine siyaset ile uğraşan insanların 2 senede bir psikolojik testlerden geçmeleri de istenmeli. Bir otobüs şoförü bile belli aralıklarla kontrol ediliyorken, devlet yönetmeye talip olanların ruh sağlıklarının yerinde olması bütün diğer mesleklerden önemlidir.

Siyasi partilerin başkanları partilerinde 1 seçim dönemi başkanlık yapabilmeli. Daha sonra
danışman olarak görev yapmalı. Bu sayede partilerde başkan tahakkümü ortadan kalkar.

Bunun dışında yasama organı seçimleri için seçmenler gruplanmalı. Her grubun bir temsilci seçme hakkı olmalı. Seçime girme yeterliliğine sahip kişiler bir partinin adayı veya bağımsız aday olabilmeli. Seçim iki turlu olmalı ve ilk veya ikinci turda yüzde 50’yi geçen adaylar seçilmeli.

Bu ilk başta iki turlu dar bölge sistemi gibi görünebilir. Ancak bir farkı olacak.
Günümüzde her seçmen bir vatandaşlık numarasına sahip olabiliyor. Ve bu o seçmenin her hareketinin takip edilebilmesini sağlıyor. Hal böyle iken, seçim öncesi seçmenleri gruplamak ve seçimlerde sadece 1er oy kullanmalarını sağlamak zor olmamalı.

İşte fark yukarıda da bahsettiğim gruplama aşamasında ortaya çıkacak. Yaklaşık 60.000.000 seçmenin olduğu bir ülkede 600 Milletvekili seçiliyorsa, bu 100.000 seçmene 1 Milletvekili düşüyor anlamına gelir. Seçim öncesi vatandaşlar parti benzeri gruplar kurabilecek. Bu grupların üye sayıları 100.000’i geçerse 1 vekil hakkına sahip olacaklar ve seçimde o vekilin kim olacağını belirlemek için oy kullanacaklar.

Mesela bir ülkede yaşayan dini azınlıklardan biri 100.000 kişiyi geçerse, grup kurarak 1 vekil sahibi olabilecek. O azınlık grubunun üyeleri seçimde kendi vekillerinin kim olduğunu tespit etmek için seçilme yeterliliğine sahip adaylar arasında oy kullanacak.
Aynı şekilde liberal düşünceliler, doktorlar, x üniversitesi mezunları, lgbti üyeleri, Balkan
göçmenleri, kedi sevenler gibi 100.000 kişiyi bulan her grup, kendi temsilcisini seçebilecek.

Bir kişi sadece bir gruba üye olabilecek ve o grup için oy kullanacak. Hiçbir gruba üye
olmayanlar, ikamet ettikleri yere göre gruplanacak ve kalan vekilleri seçecekler.
Bir grubun üye sayısı mesela 300.000 olursa, 3 vekil hakkına sahip olacak ve grup içindeki
seçmenler üçe bölünerek oy kullandırılacak. Partilerden seçilen vekiller parti değiştirebilecek, ama gruplardan seçilen vekillerin böyle bir şansı olmayacak. Grup gereğinde (Gruptan ayrılma, istifa, ölüm, seçilme yeterliliğini kaybetme…) zamanı gelmeden kendi içinde seçim yaparak vekilini değiştirebilecektir.

Bu sistem sayesinde…

1 – Mecliste temsiliyet daha adil olacaktır. Gruplardan gelen temsilciler kendi temsil ettikleri grubun haklarını koruyacak, sorunlarını ve isteklerini dile getirebileceklerdir.

2 – Partiler arasında sert bir rekabet olmayacaktır. Çünkü seçilen vekiller parti liderinden çok seçmenlerinin beklentilerine göre davranmaya çalışacaklardır.

3 – Bir partinin içinde memnun olmayan bir kesim varsa, ayrılıp bir grup kurabilecek ve
rahatça vekil çıkarabilecektir.

4 – Seçilecek kişiler daha vasıflı olacaktır. Bu farklı partilerden vekillerin birbirleri ile daha
medeni ilişkiler kurmalarını, keza daha doğru kanunlar çıkarmalarını sağlayacaktır.

5 – Hükümet, gerçekten ihtiyacı olan kanunları, tüm milletvekillerini ikna ederek
çıkarttırmaya çalışacaktır. Azınlıklar daha etkili olabilecektir.

Böyle bir sistemde hükümetin ayrıca seçilecek bir Başkan tarafından meclis dışından
kurulması daha doğru olacaktır. Hükümet kesinlikle hiçbir kanun yapma hakkına sahip
olmamalı, çıkmasını istediği kanunlar konusunda meclisi ikna etmelidir.

Diğer yandan meclis de, ancak Başkanın onayladığı kanun tekliflerini oylamaya
sunabilmelidir. Bu sayede yasama ve yürütme birbirlerini denetleyebilecektir.

Uncategorized, Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın