Temsili Demokrasinin Sorunları ve Çözüm Önerileri

Akademia Verum’un felsefe yarışmasında 2. olan yazım.
—————-

Devlet bireylerin tek başlarına halledemedikleri sorunlarını çözmek için biraraya gelerek
kurdukları bir tüzel kişiliktir. Günümüzde istisnalar dışında bütün insanlar doğumlarından itibaren birer devletin vatandaşı durumundadır.

Devletin aldığı kararlar vatandaşlarının yaşamlarını birçok açıdan doğrudan ve dolaylı olarak etkiler. Bu yüzden vatandaşların devletin aldığı kararlara katılması, kendi çıkarlarını korumak açısından önemlidir. Demokrasi bunu sağlamaya çalışan bir unsurdur.

Demokrasinin en basit hali, “Doğrudan Demokrasi” denilen, oy verme hakkına sahip bütün vatandaşların, biraraya gelerek kararları çoğunluk oyuyla almaları durumudur. Ancak bu nüfusu kalabalık olan devletlerde mümkün değildi. Çünkü bırakın milyonlarca insanı, birkaç bin kişiyi bile biraraya getirerek oylama yaptırmak, ciddi bir zaman kaybına yol açmasının yanında, mekansal açıdan da mümkün değildir.

İşte bu sorunlar “Temsili Demokrasi”yi ortaya çıkardı. Bu sayede seçme hakkı olan
vatandaşlar, kendilerine seçtikleri temsilciler “veya tam kullanımı ile vekiller” vasıtası ile
yönetime katılma şansı buldular.

Ancak bir devletin yönetiminin, sadece hepsi birbirine eşit yetkideki büyük bir grup vekil
tarafından yapılması da mümkün değildir. Çünkü bir işin yapılması ve devamlılığı olması,
takip edecek bir sorumlusu olmasına bağlıdır. Böylece işleri yönetecek bir yönetici ve onun
emrinde çeşitli konulardan sorumlu daha küçük bir gruba ihtiyaç vardır. Hükümet denilen bu grubu başbakan ve bakanlar oluşturur.

Daha sonra sistem, hükümetlerin mutlak bir hakimiyete sahip olup, bunu kötüye
kullanmamaları için bir de kuvvetler ayrılığına ihtiyaç duydu. Yani yasama, yürütme ve
yargının birbirinden bağımsız ama birbirlerini denetleyecek şekilde ayrılmasına…

Mevcut uygulamalarda vatandaşlar, hem yasamada hem de yürütmede görev yapacak
temsilcilerini, çeşitli siyasal düşüncelere, yani yönetimsel fikirlere sahip partilerin
gösterdikleri adaylar arasından, düşüncelerine ve beğenilerine en çok hitap edenleri seçerek belirliyorlar. Elbette yasama ve yürütmenin belirlenmesinde farklı usuller kullanılabiliyor. Ancak demokraside sonucu halkın oyları belirliyor.

İşin içine partilerin karışması ve uygulanan seçim usülleri çeşitli sorunları ortaya çıkıyor.

Bunları kısaca belirtmek gerekirse…
1 – Bölgesel olarak seçilen temsilciler, çeşitli bölgelerde dağınık halde bulunan bazı vatandaş gruplarının mecliste temsil edilememesine yol açıyor. Mesela dini azınlıklar eğer partiler tarafından aday gösterilmezlerse, seçilemiyorlar.

2 – Partilerin rekabeti çok ciddi bir sorun haline geliyor. Çünkü yürütme görevini kazanan bir parti, bazen yasalar çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Ancak meclisteki rakip partilerin üyeleri kendilerine hiçbir şartta destek vermeyebiliyorlar. Bu durum yürütmeyi kazanan partinin, meclis çoğunluğunu da kazanmasını gerektiriyor. Böylece temsil oranlarını bozan barajlar konuyor. Barajın altında kalan partilere oy verenler temsil edilemiyor. Temsil edilemeyenler bazen büyük oranlara çıkabiliyor.

3 – Keza tam tersi, hükümeti ve meclisi kontrol altına alan parti veya partiler, diğer partilere hiçbir söz hakkı vermeyebiliyor. O partilere oy veren vatandaşların hiçbir isteği
gerçekleşmeyebiliyor.

4 – Partiler de birer yöneticiye ihtiyaç duyuyorlar. Ancak bir noktada parti yöneticisi, partisi ile ilgili bütün kararları verebilir bir pozisyona geliyor. Vatandaşların seçtiği temsilciler, parti yöneticisi ne derse onu yapıyorlar ki, bu bazen vatandaşların istedikleri şey olmuyor.

5 – Parti yöneticileri tarafından aday gösterilen temsilcilerin yeterlilikleri iyi denetlenmiyor. Oy veren vatandaşlar da temsilci adaylarını incelemek yerine, parti yöneticisine veya bizzat partiye olan beğenilerine göre oy kullanıyor.

Peki bu sorunlar nasıl çözülebilir ?

Öncelikle günümüzde teknolojinin gelişimi bu alanda çok büyük bir devrim yapabilir. Mesela Estonya’da oy verme internetten yapılabiliyor. Oyu vermek için aynı zamanda, bir mekanda toplanmama şansı, doğrudan demokrasiyi en azından yasama alanında uygulama şansı doğurur.

Hükümet ihtiyacı olan kanunları çok rahat bütün vatandaşlara sorabilir ve vatandaşlar belli bir süre içerisinde bunları bilgisayar ve cep telefonları ile fazla bir vakit harcamadan internetten oylayabilir. Bu durumda vatandaşların kendilerine temsilciler seçmelerine gerek kalmaz.

Bu aslında en adil çözüm de olacaktır. Tabi oylanacak kanunların içeriği de önemli.
Çoğunluğun azınlıkların haklarını ellerinden almalarını içeren kanunlar olmamalı. Bu farklı bir konu….

Eğer temsili demokraside ısrar edilecekse, temsil sisteminde adaleti sağlamanın en önemli
koşulu, bana göre siyasi parti sistemini değiştirmektir.

Öncelikle seçilme yeterliliği ile ilgili bazı düzenlemeler yapılmalı. Seçilecek olan
temsilcilerin en azından Siyasal Bilgiler mezunu olmaları, eğer üniversitelerin farklı
bölümlerinden mezun olmuşlarsa, siyaset üzerine formasyon almaları şart olmalı. Yine siyaset ile uğraşan insanların 2 senede bir psikolojik testlerden geçmeleri de istenmeli. Bir otobüs şoförü bile belli aralıklarla kontrol ediliyorken, devlet yönetmeye talip olanların ruh sağlıklarının yerinde olması bütün diğer mesleklerden önemlidir.

Siyasi partilerin başkanları partilerinde 1 seçim dönemi başkanlık yapabilmeli. Daha sonra
danışman olarak görev yapmalı. Bu sayede partilerde başkan tahakkümü ortadan kalkar.

Bunun dışında yasama organı seçimleri için seçmenler gruplanmalı. Her grubun bir temsilci seçme hakkı olmalı. Seçime girme yeterliliğine sahip kişiler bir partinin adayı veya bağımsız aday olabilmeli. Seçim iki turlu olmalı ve ilk veya ikinci turda yüzde 50’yi geçen adaylar seçilmeli.

Bu ilk başta iki turlu dar bölge sistemi gibi görünebilir. Ancak bir farkı olacak.
Günümüzde her seçmen bir vatandaşlık numarasına sahip olabiliyor. Ve bu o seçmenin her hareketinin takip edilebilmesini sağlıyor. Hal böyle iken, seçim öncesi seçmenleri gruplamak ve seçimlerde sadece 1er oy kullanmalarını sağlamak zor olmamalı.

İşte fark yukarıda da bahsettiğim gruplama aşamasında ortaya çıkacak. Yaklaşık 60.000.000 seçmenin olduğu bir ülkede 600 Milletvekili seçiliyorsa, bu 100.000 seçmene 1 Milletvekili düşüyor anlamına gelir. Seçim öncesi vatandaşlar parti benzeri gruplar kurabilecek. Bu grupların üye sayıları 100.000’i geçerse 1 vekil hakkına sahip olacaklar ve seçimde o vekilin kim olacağını belirlemek için oy kullanacaklar.

Mesela bir ülkede yaşayan dini azınlıklardan biri 100.000 kişiyi geçerse, grup kurarak 1 vekil sahibi olabilecek. O azınlık grubunun üyeleri seçimde kendi vekillerinin kim olduğunu tespit etmek için seçilme yeterliliğine sahip adaylar arasında oy kullanacak.
Aynı şekilde liberal düşünceliler, doktorlar, x üniversitesi mezunları, lgbti üyeleri, Balkan
göçmenleri, kedi sevenler gibi 100.000 kişiyi bulan her grup, kendi temsilcisini seçebilecek.

Bir kişi sadece bir gruba üye olabilecek ve o grup için oy kullanacak. Hiçbir gruba üye
olmayanlar, ikamet ettikleri yere göre gruplanacak ve kalan vekilleri seçecekler.
Bir grubun üye sayısı mesela 300.000 olursa, 3 vekil hakkına sahip olacak ve grup içindeki
seçmenler üçe bölünerek oy kullandırılacak. Partilerden seçilen vekiller parti değiştirebilecek, ama gruplardan seçilen vekillerin böyle bir şansı olmayacak. Grup gereğinde (Gruptan ayrılma, istifa, ölüm, seçilme yeterliliğini kaybetme…) zamanı gelmeden kendi içinde seçim yaparak vekilini değiştirebilecektir.

Bu sistem sayesinde…

1 – Mecliste temsiliyet daha adil olacaktır. Gruplardan gelen temsilciler kendi temsil ettikleri grubun haklarını koruyacak, sorunlarını ve isteklerini dile getirebileceklerdir.

2 – Partiler arasında sert bir rekabet olmayacaktır. Çünkü seçilen vekiller parti liderinden çok seçmenlerinin beklentilerine göre davranmaya çalışacaklardır.

3 – Bir partinin içinde memnun olmayan bir kesim varsa, ayrılıp bir grup kurabilecek ve
rahatça vekil çıkarabilecektir.

4 – Seçilecek kişiler daha vasıflı olacaktır. Bu farklı partilerden vekillerin birbirleri ile daha
medeni ilişkiler kurmalarını, keza daha doğru kanunlar çıkarmalarını sağlayacaktır.

5 – Hükümet, gerçekten ihtiyacı olan kanunları, tüm milletvekillerini ikna ederek
çıkarttırmaya çalışacaktır. Azınlıklar daha etkili olabilecektir.

Böyle bir sistemde hükümetin ayrıca seçilecek bir Başkan tarafından meclis dışından
kurulması daha doğru olacaktır. Hükümet kesinlikle hiçbir kanun yapma hakkına sahip
olmamalı, çıkmasını istediği kanunlar konusunda meclisi ikna etmelidir.

Diğer yandan meclis de, ancak Başkanın onayladığı kanun tekliflerini oylamaya
sunabilmelidir. Bu sayede yasama ve yürütme birbirlerini denetleyebilecektir.

Uncategorized, Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kendimizi Tamamen Tanıyabilir miyiz ?

Felsefenin önemli söylemlerinden bir tanesi, kendimizi tanımamız gerektiği üzerinedir. Kendimizi tanımak çok genel bir söylemdir. Güçlü yönlerimizi bilmek, zayıflıklarımızı bilmek, yeteneklerimizi bilmek, başkaları tarafından nasıl göründüğümüzü bilmek, ne istediğimizi bilmek…

 

Kendimizi tanımanın bir şekli de hangi durumda ne yapacağımızı bilmektir. Ancak bir sorun vardır. Bazen öyle durumlar vardır ki, başımıza gelmeden ne yapacağımızı tam olarak bilemeyiz.

 

Mesela rüşvet yer miyiz ?

 

Kendimizi kötü göstereceğini bile bile başkasının sorduğu bu soruya “evet” diyemeyiz. Ancak kimse bilmeyecek şekilde bu soruyu kendimize de sorduğumuzda, eğer şimdiye kadar hiç rüşvet teklifi almadıysak, cevabımız yine büyük olasılıkla “hayır” olacaktır. Oysa bir de “paranın yüzü sıcaktır” diye bir söylem vardır. Ve sıcak bir yüz bizi ikna edebilir.

Bir lokantada çalıştığımızı düşünelim. Lokantanın özel bir yemeği var ve müşterilerin çoğu bu yemek için geliyor. Biz de bir çalışan olarak bu yemeğin tarifini biliyoruz. Rakip lokantalardan biri bize para teklif etse, bu tarifi verir miyiz ?

Bu noktada bize etki edecek birkaç etken var.

– Lokantada ne kadar zamandır çalışıyoruz ? Yıllardır çalışıyor olmamız, oraya olan bağlılığımızı arttırır.

– Paraya ihtiyacımız var mı ? Eğer aldığımız maaşla geçimimizi rahatça sürdürüyorsak, daha fazla para için vicdanımızı yaralamak, keza işimizi tehlikeye atmak istemeyiz.

 

– Ne kadar para teklif ediliyor ? Paraya ihtiyacımız olsa bile, işimizi tehlikeye atmaya değmeyecek bir miktar bizi yoldan çıkaramaz.

 

– Lokanta sahibi ile ilişkilerimiz nasıl ? Eğer lokanta sahibinin iyi bir insan olduğunu düşünüyorsak ve kendisi ile iyi ilişkilerimiz varsa, zarar görmesini istemeyiz.

Peki ya bizi durduracak bu gibi şeyler olmadığı zaman ?

Lokantada kısa bir süredir çalışıyor ve işimizden memnun değilsek. Lokanta sahibini sevmiyor ve hakkımızı yediğini düşünüyorsak. Paraya çok ihtiyacımız varsa ve bize birkaç senede ancak kazanabileceğimiz bir miktar teklif ediliyorsa ?

 

Açıkçası çok az kişinin böyle bir durumda tarifi satmayacağını düşünüyorum. O noktada da etki eden yine birkaç etmen var.

– Toplumun yaptığımız eyleme bakışı ve duyulması halinde bize karşı takınılacak tavır.

 

– Yasalar nedeniyle cezalandırılma korkusu.

 

– Dini inançlarımız dolayısı ile yaptığımızın cezasını çekme korkusu.

 

İnsan olarak kendimizi vicdani yönden rahatlatmakta özel bir yeteneğimiz var. Yaptığımız şeyin kötü olduğunu düşünüyorsak, illa ki geçerli bir sebep buluruz. Bu sebep, yaptığımız şeyi en azından kendimiz açısından kötü olmaktan çıkarır. Böylece gece rahat uyuruz. İşte bu da farkında olmamız gereken bir özelliğimizdir.

Sadece kötü bir şey yapıp yapmamamız değil, bazen ani şoklarda da nasıl davranacağımızı bilemeyebiliriz.

Bir akrabamızın ölmesi, aniden işten çıkarılmamız, bir yakınımızın çok kötü bir şey yaptığını öğrenmemiz, evlenmemiz, çocuğumuzun olması…

Ani bir şekilde hayatımızda değişiklikler yaratacak durumlarda, duygularımız mantığımızın önüne geçer. Mantıklı zamanımızda “öyle olursa, böyle yaparım” diye planladığımız bir durumu yaşadığımızda, o planı uygulamak duygularımıza ters gelebilir veya koşullarda hiç hesaplamadığımız, planımızı uygulamamıza engel olacak farklılıklar olabilir.

 

Mesela kendimizi bir çocuğumuz olmasına hazır hissedebiliriz. Bunun için kafamızda planlarımız olabilir. Ama engelli bir çocuğumuzun olması, beklemediğimiz şekilde bütün planlarımızı bozar. Bu durumda da nasıl davranacağımızı yine önceden bilemeyiz.

 

Sevgilimizi çok sevmemiz, daha önce mantıksal olarak tolere edemeyeceğimizi düşündüğümüz bir davranışını, tolere etmemize yol açabilir.

Velhasıl kendimizi ne kadar tanımaya çalışırsak çalışalım, bazı durumlar karşısında nasıl davranacağımızı ancak o duruma düştüğümüzde öğrenebiliriz. Bu yüzden kendimizi yüzde yüz tanıdığımızı söyleyemeyeceğimiz gibi, başkalarını da çeşitli durumlar karşısındaki davranışları sebebiyle eleştirmeden önce, biraz daha geniş bakmamızda fayda var.

Yazılar içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Komutan ve Savaşçı

Komutan bir ordunun başında bulunan kişidir. İyi bir savaşçı ise ordunun güvenilen askeridir. Komutan ve savaşçının değişik görev ve sorumlulukları vardır. Bazen  iyi bir savaşçının aynı zamanda iyi bir komutan olabileceği düşünülür. İş hayatında bunun karşılığı iyi bir çalışanın iyi bir yönetici olmasıdır. Şimdi bunu biraz sorgulayalım.

İyi bir çalışan, her şeyden önce üstlendiği görevi en iyi şekilde yerine getirebilen kişidir. Bir eğitimciyse eğitiminden herkesin memnun kaldığı, bir muhasebeciyse hesaplarında hata olmayan, bir savaşçıysa verilen görevi canı pahasına yapan…

Bir işi ne kadar iyi bilirseniz bilin, o işi dikkatli bir şekilde yapmazsanız, zamanın işinizde meydana getirdiği değişiklikleri öğrenmezseniz, başarılı olamazsınız. Yani iyi bir çalışanın hem işine odaklanma, hem de kendini geliştirmeye vakit ayırma ihtiyacı vardır.

Bir savaşçının bir yandan cephenin en önünde savaşırken, diğer yandan başka şeylerle ilgilenmesi hayatına mal olabilir.

Yöneticilik de başlı başına bir iştir. Bir yöneticinin hem çalışanlarını görevlendirmesi, hem motive etmesi, hem yönlendirmesi, hem denetlemesi gerekirken bir yandan da yine kendini geliştirmesi gereklidir.

Bu açıdan baktığımızda yöneticinin altında bulunan kişilerin yaptıkları işi bilmesi, onun için bir avantajdır. Yani evet iyi bir savaşçı, iyi bir komutan olabilir. Tabi bir komutanın yapması gereken işleri yapabilmesi halinde…

Buradaki hassas noktalar ise şunlardır.

1 – Hem savaşıp, hem komutanlık yapılamaz. Komutan büyük resme odaklanan kişidir. Savaşçı ise kendisine bu resim içinde verilen küçük bir parçayı yerine getirmekten sorumludur. Yukarıda dediğim gibi savaşçı görevine odaklanmalı, komutan ise savaşın yönetimine…  İkisi aynı anda yapılmaya kalktığında ikisinden biri yapılamaz. Ya görev başarısızlığa uğrar, ya da görevi başarırken savaş kaybedilir.

İş hayatına uyarlarsak : Yönetici çalıştığı şirkette mecbur kalmadıkça yönetim dışında işlerle uğraşmamalıdır. Tabi eğer küçük bir işletmenin sahibi değilse…

2 – İyi bir savaşçı, eğer komutanlık görevine iyi olmasından dolayı layık görülmüşse, emri altındakilerin kendinden daha kötü olduklarını unutmamalıdır. Kendisinin rahatça yapabileceği görevleri, diğer savaşçıların da yapabileceğini, daha kötüsü yapması gerektiğini düşünürse, yanılır.

İş hayatına uyarlarsak : Çok çalışan bir yönetici, çalışanlarının kendisi kadar çalışmalarını beklerse, hem beklediğini elde edemez, hem de sık sık çalışan değiştirmek zorunda kalır. Aradığı çalışanı bulduğunda ise kendi pozisyonunu sıkıntıya sokar.

 

 

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İki Tavsiye

İnsan bir kitap ile hayat felsefesini anlatabilir. Ama bir kitap dolusu felsefi tavsiye veremez. Çünkü felsefi tavsiyeler en temel tavsiyelerdir. Ve ne kadar çok temele yönelik tavsiye verilirse, uygulamada bu tavsiyeler birbiri ile o kadar çok çelişir. Nitekim onlarca tavsiye vermeye çalışan kişisel gelişim kitaplarının çoğu çelişkilerle doludur.

Mesela hem toplumun bizi yönlendirmemesi, hem de güler yüzlü olmamız tavsiye edilemez. Çünkü güler yüzlü olmamız, toplumsal bir karşılık beklememizden kaynaklanır. Yani daha iyi toplumsal ilişkiler kurmak için güler yüzlü olmamız gerekir. Bunun için çabaladığımız anda da toplum bizi güler yüzlü olmaya yönlendirmiş olur.

Benim bir felsefeci olarak iki temel tavsiyem var.

1 – Her şeyi sorgulayabilmeliyiz.
2 – Hiçbir konuda aşırıya kaçmamalıyız.

Şimdi ilk bakışta bu iki tavsiye arasında da bir çelişki gözükebilir. Her şeyi sorgulamak bir aşırılık değil midir ?

Doğrudur eğer hayatımızda karşımıza çıkan her şeyi sorguluyorsak, paranoyak bir yaşam sürmüş oluruz ki, bu da sağlıklı bir yaşam olmaz. Ancak benim tavsiyem Her şeyin sorgulanması değil, her şeyin sorgulanabilmesi. Buradaki e-bilmek eki, bir izni değil, bir imkanı bildiriyor.

Yani karşılaştığımız şeyler eğer bizi ciddi bir şekilde etkileyecekse, o zaman o şey ne olursa olsun sorgulamamız lazım. Yoksa önemsiz veya bizi hiçbir şekilde ilgilendirmeyen şeyleri sorgulamakla uğraşmamamız, bizim için daha hayırlı olur.

Gelelim ikinci tavsiyeye…

Şimdi ilk tavsiyeye uyarak, ikinci tavsiyeyi sorgulayalım. Acaba herhangi bir konuda aşırıya kaçmamız bizim için faydalı olabilir mi ?

Hemen akla çok para kazanmamız gelebilir. Acaba çok para kazanmaya çalışmamız zararlı olabilir mi ? Bence olabilir. Hayatımızı sürekli daha fazla para kazanabilmek için uğraşmaya adarsak, kazandığımız parayı ne zaman harcayacağız ?

Aşırı spor yapmamızın ne gibi bir zararı olabilir ? En basitinden sakatlanabiliriz. Nitekim spor tarihinde bir çok başarılı sporcunun, yaptıkları sporla ilgili sakatlıklara ve hastalıklara maruz kaldıklarını görebiliriz.

Aşırı tatil yapmak zararlı olabilir mi ? Açıkçası bilemiyorum. Bu nasıl bir tatil yapıldığına göre değişebilir. Eğer bizi paslandıracak şekilde yan gelip yatarak, veya maceradan maceraya koşarak çok uzun bir tatil yapıyorsak, bunlar da zararlı olabilir.

Açıkçası ben aşırıya kaçmamızın yararlı olabileceği herhangi bir şey bulamadım. Ama benim bulamamam sorgulamayı bırakmanızı ve dediğimi kesin kabul etmenizi gerektirmez. Belki bir veya birkaç istisna durum olabilir ve onları siz bulursunuz.

En başa dönersek…  Gördüğünüz gibi kısa bir yazı ile iki tavsiyemi verebildim. Bu iki tavsiye üzerine bir kitap yazmaya çalışsaydım, konu ile ilgili aşırı bir cümle fazlalığı yapmış olur ve kendi tavsiyemi çiğnemiş olurdum.

Bu da ekstra bir tavsiye olsun. Bize tavsiye verenlerin, önce verdikleri tavsiyeye kendilerinin uyup uymadığına bakmamız lazım.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İki Tür “Sonuç” Vardır.

“Sonuç” dendiği zaman TDK’ya göre şu anlaşıyor : Bir gelişim veya girişimden elde edilen şey.

Bu açıdan bakıldığında aslında iki tür “Sonuç” vardır. Bunu bir örnekle izah edeyim.

Bir futbol maçı oynansın. Maç sonunda takımlardan birinin yöneticisi şu açıklamayı yapsın : İyi oynadık, iyi mücadele ettik ama kaybettik.

Buradaki “İyi oynadık, iyi mücadele ettik” ifadesi maç süresi olan 90 dakika genelinden çıkarılan bir sonuçtur. “Ama kaybettik” ifadesi ise maç sonunda varılan noktadaki sonuçtur.

TDK’ya baktığımızda her iki sonuç da, bir gelişimden elde edilmiştir. Ancak iki sonucun ifadesi farklıdır. İyi oynamış olmak “olumlu” bir durum iken, kaybetmiş olmak “olumsuz” bir durumdur.

Hayatımızda bir çok şeyde aslında bu sonuçlar arasındaki zıtlık mevcuttur.

Sonuçların ayrımına dönersek,

1. Sonuç, iki nokta arasındaki bir sürecin değerlendirmesinden oluşan sonuçtur. Buna “Süreçsel Sonuç” diyorum.

2. Sonuç, belli bir noktadaki durumu gösteren sonuçtur. Buna da “Noktasal Sonuç” diyorum.

Noktasal Sonuç, belli bir noktada, o noktaya kadar yapılanların son halini gösterir.  Noktasal Sonuçta her zaman her şey bitmiş olmayabilir. Futbol maçı örneğimizde, maç devam ederken 60. dakikada da sonuca bakılabilir. 60. dakikadaki sonuç, o noktadaki sonuçtur.  Nihai sonuç için 30 dakika daha vardır.

Mesela şu ana kadar hayatımızı değerlendirmeye kalkarsak, bulunduğumuz an, bir Noktasal Sonuçtur. Devamı olacaktır. Şu ana kadar yaptıklarımız ise Süreçsel Sonucun içindedir.

Diyelim ki, 60 yaşındayız. Ama bu 60 yılın 55 yılını gayet iyi ve zengin bir şekilde yaşadık. Son 5 yılda işlerimizin bozulmuş olması ve sıkıntıya düşmemiz, bizim sonuçta başarısız olduğumuzu mu gösterir ?

Eğer Noktasal Sonuca bakarsak evet gösterir. Ama Süreçsel Sonuçta ortada kötü bir 5 seneye karşılık, gayet iyi yaşanmış bir 55 sene vardır.  Bunun başarısızlık olduğu söylenemez.

Bazen futbol maçının sonucundaki gibi Noktasal Sonuçlar, bazen hayatımızın değerlendirmesinde olduğu gibi Süreçsel Sonuçlar önem kazanır. Hangi sonucun önemli olduğu konusunda yanlışlık yapmamalıyız. Hayatımız boyunca ağır bir şekilde çalışıp, ömrümüzün son yıllarında zengin olmamızın ve sonuçta zengin ölmemizin pek de bir anlamı yoktur.

Yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İdeolojimiz Bize Uygun mu ?

Siyasi ideolojiler sadece siyasete yön vermez. Bireylerin hayatlarına da etki ederler. Bir siyasi ideolojiyi savunan kişi bu ideoloji uygulandığında kendisini de etkileyeceğinin farkında olmalıdır.

Peki acaba savunduğumuz ideolojiler gerçekten bize uygun mu ? Yani biz savunduğumuz ideolojinin bize etkilerinden memnun kalacak mıyız ? Veya savunduğumuz ideolojide bireylere düşen görevleri ne kadar yapıyoruz ?

Mesela Liberalizm özgürlüğü savunur. Liberalizm’in iktidara gelmesi için mücadele eden biri eleştirilmeyi normal karşılamalıdır. Çünkü başkaları ifade özgürlüklerini kullanmaktadır. Eleştirilmeye tahammüllü olmayan biri Liberal de olamaz.

Liberteryenler minimum devleti savunur. Liberteryen bir iktidar sosyal yardımlarda falan bulunmaz. Peki büyük oranda sosyal yardımlarla geçinen bir insan Liberteryen olabilir mi ?

Bir fabrikatörün, devletin bütün üretim araçlarını devletleştirmesi gerektiğini savunan bir Komünist olması, kendi açısından ne kadar tutarlıdır ? Şimdi “olur mu öyle şey” diyebilirsiniz. Oldu !  Bunu yapan Komünist manifestonun yazarlarından, Marx’ın dostu ve sponsoru Engels’tir. Fabrikası ölene kadar onu geçindirdiği halde, onun fikri böyledir.

Kendisi bir birey olarak düşüncelerini yaymak, Marx’a yardım etmek ve geçinmek için fabrikasının gelirlerinden yararlanmıştır. Bir filozof olduğu ve devletleştirmeyi savunduğu halde, bireysel olarak geçinmenin başka bir yolunu bulamamıştır. Acaba fabrikasını devlete verip, kendisine maaş bağlanmasını teklif etmiş midir ?

Benim ideolojim Korumacılık. Ben devletin vatandaşlarını her açıdan koruması gerektiğini savunuyorum. Bu korumanın, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki ihtiyaçların en temelden yukarı doğru sırasına göre bir önceliğe göre olması gerekir. Yani önce insanların yaşayabilmesi sağlanmalı.

Önce temiz bir çevre, bol oksijen, içme suyu kaynakları ve yiyecekler…

 

Yani ben tutarlı olmak istiyorsam. Bir ormanın bir maden için feda edilmesine karşı olmalıyım. Önce çevre korunacak, sonra madenden insanın diğer ihtiyaçları karşılanacak. Tarlaya bina yapılmayacak.

 

Keza benim için sağlık, bir insanın ifade hürriyetinden önce gelir. Kimse ifadeleri ile benim sinirimi bozamaz. Gider dinlemek isteyene anlatır. Ben dinlemek zorunda değilim.

Velhasıl bir ideolojiyi savunuyorsak, önce o ideolojinin bireylere düşen görevlerinin farkında olmamız ve uygulamamız lazımdır. Aksi tutarsızlık ve hayal kırıklığıdır.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Bir Düşünce Deneyi

Bir düşünce deneyi yapalım.

Bir odada oturan 5 insan düşünün. Odaya bir satıcı girsin ve şifalı bir ilaç sattığını söylesin. 5 kişiden beklenen, satıcının sattığı ürünü alıp almamaya karar vermeleri.

1. Kişinin konu hakkında hiçbir bilgisi olmasın. Satıcının söylediklerine inansın. Kararı ürünü almak olur.

2. Kişi üründe kullanılan malzemeleri tanısın ve aslında pek de şifalı olmadıklarını bilsin. Kararı ürünü almamak olur.

3. Kişi hem üründe kullanılan malzemeleri tanısın, hem de bu malzemelerin birleştiklerinde etkilerinin arttığını bilsin. Kararı ürünü almak olur.

4. Kişi, 3. Kişinin bilgilerine ek olarak bu ürünü daha önce kullandığını söyleyen bir kişiyi tanısın. O kişi ona üründen fayda değil, zarar gördüğünü söylemiş olsun. Kararı ürünü almamak olur.

5. Kişi, 4.Kişinin bilgilerine ek olarak, üründen zarar gördüğünü söyleyen kişinin, aslında satıcının rakibi olduğunu bilsin. Kararı ürünü almak olur.

Ürün gerçekten yararlı mı, zararlı mı, onu alanlar görecek.

Ama bir karar alırken iki seçenek olduğu durumlarda, bir insanın verdiği karara bakarak, onun bilgi derinliğinden bahsedilemez. Hiçbir şey bilmeyenle çok şey bilen, aynı kararı verebilir.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Günlük Hayatta Matematik

Matematik sayılarla yapılan işlemlere verilen isimdir. Sayılar bir çokluğu belirtmek için kullanılan soyut tanımlardır ve yazılı olarak rakamlarla ifade edilir. Matematiğin çeşitli kuralları vardır. Bu kurallar içinde yapılan işlemler eğer bir hata yapılmazsa doğru sonuç verir.

Mesela 2 + 2 = 4 deriz. Matematik kuralları içinde bu kesin bir doğrudur. Ancak bu doğruluk günlük hayatımızda geçerli midir ?

Şimdi söyleyeceğimi mümkün olan en açık dille ifade etmeye çalışacağım. Soyut tanımlara sahip sayılarla yapılan işlemler eğer bir gönderme yapmıyorlarsa soyutturlar.

Bir sayının soyutluğu onun doğada tek başına gösterilebilecek bir şey olmamasından kaynaklanır. Mesela etrafımıza baktığımızda “1”, “2”, “356” gibi sayılar göremeyiz. Bu ancak matematik çalışmaları yaparken kullandığımız şeylerde olur.

 

Günlük hayatımızda karşımıza çıkan sağda solda yazan rakamlar genelde bir şey ifade etmek için kullanılır. Mesela asansör düğmesinde gördüğümüz “4” rakamı 4. katı ifade eder. Aynı 4. kat Roma rakamıyla “IV” şeklinde de yazılabilir. Bir Türk bu rakamı gördüğünde “Dört” derken, bir İngiliz “Four” der. Söyleniş veya yazılış değişirken, değişmeyen şey rakamın gönderiminin “4. Kat” olmasıdır.

Bu demek değildir ki, bütün “4” yazıları 4.kata gönderim yapıyor. Bir sokak kapısındaki “4”, 4. binaya, bir doğumgünü pastasındaki “4”  4 yaşa, bir gömleğin etiketindeki “IV” 4 bedene gönderim yapar. Ama tek başına bir “4” ün hiçbir gönderimi yoktur.

 

Şimdi matematik kitabında veya sınıfta tahtada gördüğümüz 2 + 2 = 4 ifadesinde 2 lerin herhangi bir gönderimi yoksa mesela 2 kedi + 2 kedi şeklinde değilse, bu yapılan işlem de, dolayısıyla sonuç da soyut olur. 4 herhangi bir şeyi ifade etmez.

 

Oysa matematik bize günlük hayatımızda kullanmak için lazımdır. Biz günlük hayatımızda yaptığımız işlemlerle somut bir sonuç elde etmeye çalışırız. Bunun örneklerini vermeden önce bir tespitte bulunacağım.

Matematik işlemlerinin kesin doğruluğu ancak soyut işlemlerde mümkündür. Yani 2 + 2 = 4 ifadesi bir matematik ders kitabı veya bir matematik hocası için kesin doğrudur. Ama bu 2 ler bir gönderimde bulunuyorlarsa sonuç hatalı olabilir.

 

Mesela 2 büyük 2 küçük elmayı toplarsak 4 elma olur. Ama küçük iki elmayı yiyen bir çocuk, büyük iki elmayı yiyenden daha az elma yemiş olur.

 

2 damla suyun üzerine 2 damla daha su damlatırsak damlatma şeklimize göre elimizde 1 veya 2 damla su olur. Sadece damlalar daha büyük olur.

 

2 km düz yol yürdükten sonra 2 km yokuş çıkan biri toplamda 4 km yol yürümüş olur. Ama son 2 km’de hem daha çok yorulur, hem daha çok kalori yakar.

 

Yani günlük hayatımızda matematik işlemleri yaparken mümkün olduğunca benzer gruplarla yapmalıyız ki, hatalı sonuç almayalım. Yoksa 2 çalışkan elemanımızın yanına 2 tembel eleman eklediğimizde 4 elemanımız olur ama neden 2 kat iş yapılmıyor diye düşünürüz.

 

Bir diğer dikkat edilmesi gereken şey ise, günlük hayatta rakamların her zaman doğru gönderme yapmayabileceğidir. Sırtında 55 yazan bir futbolcu ne sahadaki 55. oyuncudur ne de takımındaki…

 

Veya bazı gökdelenlerde 14. kat, altında 13 kat daha var anlamına gelmez. Çünkü 13 uğursuz sayıldığından atlanmış olabilir. Bina numaranız da zamanla sokağın başından kaçıncı bina olduğunuzu ifade etmeyebilir.

Kağıt üzerinde iyi gibi görünen işlerin, uygulamada başarısız olmasının sebeplerinden biri de matematiğin bu özelliğidir. Yani günlük hayatta matematik rakamların yaptığı göndermelerle işlem yapar. Ve bu sebeple matematik felsefede kesin doğrulara ulaşmak için kullanılamaz.

 

Yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Korumacılık’ta Uluslararası Firmalar

Korumacılık Teorisi, devletin vatandaşlarını bir çok açıdan korumasını savunur. İşsizliğin önlenmesi öncelik olarak üst sıralardadır.

Sosyalizm’den farklı olarak Korumacılık’ta devlet doğrudan işletme işine girmez. Ancak piyasanın işleyebilmesi için gerekli kuralları belirler ve uyulmasını sağlar.

Piyasanın sağlıklı işleyebilmesi ise, ithalatın ve yabancı menşeli firmaların etkisinin azaltılmasına bağlıdır. Yani kendine yeten milli bir ekonomi oluşturulması.

Uluslararası firmalar yaptıkları yatırımları tamamen sahip ve hissedarlarının menfaatlerini korumak için yaparlar. Bu menfaatler yatırım yapılan ülkelerin menfaatleri ile her zaman uyuşmayabilir.

Mesela bir ülkenin piyasasında önemli bir yere sahip bir yerel firma, uluslararası bir rakibi tarafından alınabilir. Üretim devam ettiği, istihdam sağlandığı ve vergi verildiği sürece bu ülke menfaatine uygundur.

Ama bu uluslararası firma bir süre sonra çeşitli nedenlerle operasyonlarını küçültme kararı alır ve satın aldığı yerli firmayı kapatmaya kalkarsa, bunu serbest piyasa şartlarında rahatça yapar.

Peki bu ülke menfaatine uyar mı ?

Bir anda ülkenin önemli bir firması kapanıyor. Yüzlerce belki binlerce kişi işsiz kalıyor. Devletin vergi gelirleri kesiliyor. Ülke o ürünü belki yine o uluslararası firmadan ithalat yoluyla temin etmek zorunda kalıyor.

İşte Korumacılık buna izin veremez. Bu anlayıştaki bir devlet. Yerli firmaların yabancılara olan satışlarına en azından şerh koymak zorundadır.

Yabancı firma ülkeden çekilmek mi istiyor ? Çekilebilir. Ama bütün fabrikayı üretimi devam ettirecek şekilde bir başka yerli veya yabancı firmaya devrederek.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Eserlerde Kötülüğü Teşvik

Bir romanda, bir filmde veya bir tiyatro oyununda iyi ve kötü karakterler vardır. İyi karakterler senaryo gereği iyilik yaparken, kötü karakterler de kötülük yapar. Peki bir kötü karakterin yaptıkları, kötülüğe teşvik eder mi ? Edebilir !

Eserdeki kötü bir karakterin yaptığı kötülüklerin örnek alınarak kötülük yapılması, yazarın sorumluluğunda mıdır ? Olabilir !

Bazıları yukarıdaki kabullerimden hareketle hiçbir eser yazılamayacağını savunabilir. Aslında öyle değil. Bir eserde önemli olan, karakterin kötülüğünün iyi bir şeymiş gibi gösterilmemesidir.

 

İnsanlar yazdıkları ile başkalarını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilirler. Doğrudan aklından geçenleri yazıp, birilerini birilerine karşı kışkırtmak da mümkündür. Belli bir kurgu içinde karakterleri kullanarak bunu yapmak da…

Mesela “Metropolisliler kötüdür. Hepsi cimri birer başbelasıdır. Bütün Metropolisliler sürülmelidir.” diye yazmak nasıl Metropolislilere karşı bir nefret suçu işlemekse, filmdeki bir karaktere bunları söyletmek ve yapılan kurguda onun haklı olduğunu göstermek de aynı oranda nefret suçudur.

Buradaki “kurguda haklı olduğunu göstermek” cümlesine özellikle dikkat çekmek isterim. Her eserin bir kurgusu vardır. Bu kurguda da bazı olaylar olur. İşte bu olayların nasıl geliştiği, nasıl sonuçlandığı gibi hususlar önemlidir.

Yukarıdaki cümleleri söyleyen karakter, elbetteki kötü bir karakter olmalıdır. Ama yazar bu karakteri iyi bir karakter gibi göstermişse, o zaman bir durup düşünmek lazım.

Yazar bu karakteri İyi bir karakter olarak göstermiş ve olayların sonunda yukarıdaki cümleyi söylediği için karakter pişman olmuşsa yine sorun yok. Ama dediğim gibi karakter yaşanan olayların sonunda haklı çıktıysa, eser bir anda Metropolislileri kötüleme amacı taşır hale gelir.

Peki bu durumda, bütün eserler iyilerin zaferi ile mi bitmelidir ? Elbette hayır. Öyle olsa mesela Star Wars’ın bazı bölümlerini de eleştirmemiz gerekir. Eserin sonunda kötülerin yaptıkları kötülüklerle kazanması iyi bir şey olmuş gibi gösterilmemelidir. Daha çok kaybeden iyilerin mağduriyetine odaklanılmalıdır. Böylece eser kötülüğü teşvik etmez.

Bazı eserlerde de kötü karakterin yaptığı kötülükler gerçek hayatta olamayacak şeylerdir. Mesela mutantları yakalayıp beyinlerini açarak yeteneklerini kendine alan bir kötü karakter, gerçek hayatta benzer bir kötülüğü teşvik etmez.

Bir kötülüğün yapılmasını yazarken kötünün gözünden detaylı şekilde anlatmak, edebi açıdan bir yetenek göstergesi olsa da, kötülüğün verdiği hazzı yansıtmayı başarmak, teşvik edici olabilir. Oysa aynı sahneyi kurban veya kurbanların gözünden acındırıcı bir şekilde anlatmak da bir yetenektir ve tam tersi bir işlev görür.

Bu noktada kötülükle ilgili sahnelerin kurgu içinde gerekli olup olmaması da önemlidir. Bazı eserlerde hiç gerekmediği halde bazı aşırı şiddet sahneleri kullanılabiliyor.

Sonuç olarak kötülük hayatımızın bir gerçeğidir. Ama bunun eserin kurgusu içinde teşvik edici bir şekilde anlatılmaması önemlidir. Bu açıdan, bir eserde anlatılan toplumda infial uyandıran bir kötülükten dolayı yazarı suçlamadan önce, yukarıdaki detaylara bakmakta fayda vardır.

Not : “Metropolisli” kelimesi akla herhangi gerçek bir Ülke veya Şehir halkını getirmemek için kullanılmıştır.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın