Önce Panteizm nedir, ona bir bakalım. Günümüz evrensel standartlaştırma kaynaklarının en önemlilerinden Vikipedi’ye göre Panteizm, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı’nın, Evren ya da doğa ile aynı olduğu görüşüdür. Yani Tanrı etrafımızda gördüğümüz her şeydir.
Uzun bir süre kendimi Deist olarak tanımlıyordum. Deizm, Tanrı’nın Evren’i yarattıktan sonra hiçbir şeye karışmadığı görüşüdür. Ancak yaşadığım bazı olaylar bende, Tanrı’nın Evren’i tamamen başıboş bırakmadığı düşüncesini oluşturdu. Bu konuya sonra değineceğim.
Bir Tanrı’ya inanmak başka, bu Tanrı’nın çeşitli şekillerde insanlara müdahale ettiğine inanmak başka, bu müdahalelerin hangisinin doğru olduğunu savunmak başka konulardır. İnsanlarda Tanrı inancını sarsan en önemli husus bilimsel gelişmelerdir. Bilimsel olarak Evrim Teorisi’nin ortaya konulması, insanın Tanrı tarafından yaratılmış olmasına bir alternatif olmuştur. Elbette Tanrı insanları evrimleştirerek yaratmış da olabilir. Ancak dinlerde bu husustan bahsedilmez.
Evrim Teorisi ilk aşamada insanın beden, yani maddi yapısı ile ilgilidir. Descartes bu maddi yapının canlılarda mekanik bir işleyişi olduğunu savunur. Ancak Descartes, insanlarda diğer canlılardan ayrı olarak bir de maddi olmayan Ruh bulunduğunu da öne sürer. Ve bunları Töz olarak tanımlar. Bu Tözlerin en başına da bunları yaratmış olan Tanrıyı koyar.
Gerçekten kendimizi incelediğimizde duygularımızın ve aklımızın bedenden ayrı bir şey olduğunu tespit edebiliriz. Vücudumuzda hiçbir arıza olmadığını düşündüğümüz halde, bazı duygusal sebeplerden kendimizi hasta hissedebiliriz. Bunu ruhsal hastalık olarak tanımlar ve bedensel hastalıklardan farklı bir şekilde psikologlar yardımı ile tedavi etmeye çalışırız. Bir ruhumuz olduğuna inanmamız, ölüp bedenimizi kaybettiğimizde, bir şekilde yaşamaya devam edeceğimize inanmamızı, bu da yine Tanrı’nın, bir şekilde bize yardımcı olacağı inancına sarılmamızı sağlayabilir. Yani Ruh ve Tanrı birbirini destekleyen kavramlardır.
Ancak Descartes’ten sonra gelen bazı filozoflar, insanın da tamamen mekanik bir yapısı olduğunu savundular. İnsan aklının da Evrim ile geliştiği söylendi. Hatta yapılan bazı araştırmalar karakter yapımızın bile vücudumuzdaki bazı maddelerin oranları ile ilgili olduğunu ortaya koydu. Ruh, karakteristik özelliklerimizi belirleyen ana unsur olma özelliğini kaybetti. Psikiyatrlar insanların bazı Ruhsal sorunlarını, bedene etki eden ilaçlar ile tedavi etmeye başladılar.
Bu gelişmeler özellikle Bilim insanlarında Tanrı inancını iyice sarstı ve bazıları Tanrı’nın olmadığını öne sürerek Ateizm’i savunmaya başladılar. Kısacası ruhumuzun olduğuna dair inancın sarsılması, Tanrı’nın olduğuna dair inancı da sarstı.
Peki gerçekten ruhumuz yok mu ? Ruh dediğimiz her şey genetik miras olarak aldığımız bedenimiz ve bu bedenin özelliklerini kullanarak elde ettiğimiz deneyimler mi ? İşte bu noktada benim kesin bir “Evet” cevabı vermemi engelleyen bazı durumlar var.
Bir ölü ile bir canlı arasında ne fark var ? Eğer ölünün organ bütünlüğünde bir bozulma yoksa, bir canlı ile mekanik olarak aynı yapıya sahiptir. Diyelim ki bir canlı vücudundaki bir arıza yüzünden öldü. Günümüz tıbbı ölüm nedeni olan bir çok bedensel arızayı tedavi edebiliyor. Peki bu arıza tedavi edildikten sonra ölü neden dirilmiyor veya diriltilemiyor ?
İnsanı tamamen bir makine olarak kabul edelim. Hatta çamaşır makinesine benzetelim. İki çamaşır makinesi düşünelim. Tamamen sağlamlar. Bir tanesi çalışıyor. Diğeri ise çalışmıyor. Farkı yaratan ne ? Çalışmayanın fişinin elektiriğe takılı olmaması ! Makinenin çalışması için bir enerji gerekiyor. Peki ölüyü diriltmek için de aynı şey olamaz mı ? Bu enerjinin basit bir elektrik enerjisi olmadığı ortada. Aksi halde ortada çoktan elektrik ile diriltilmiş bir sürü insan olurdu. Bu arada kalbi çalıştırmak için uygulanan elektroşoktan bahsetmiyorum. Yoksa bütün ölüler tekrar hayata dönene kadar şoklanırdı. Demek ki canlılarda yaşamaları için farklı bir enerji var. Ve biz bu enerjiye Ruh diyebiliriz. Şimdi bazı doktorlar beni çeşitli bilimsel açıklamalar ile çürütebilir. Olabilir ben tıp doktoru değilim ve o alandaki her şeyi bilmiyorum. Ama doktorların da tam olarak açıklayamadığı bazı hususlar var. Bunlardan biri de Reenkarnasyon, yani Ruh Göçü denen olay.
Geçtiğimiz günlerde kaza geçiren bir Avustralyalı genç komaya girmiş. Komadan çıktığında ise anadili gibi Çince konuşuyormuş. Kendi anadili olan İngilizceyi ise unutmuş. Ne doktorlar ne de ailesi kendisi ile iletişim kuramamış. Neden sonra İngilizceyi hatırlamış. Bu arada genç Çine taşınmış ve bir Çinli kız ile evlenmiş. Söz konusu genç kazadan birkaç yıl önce az bir Çince dersi almış. Doktorlar olayı hemen o derslere bağlamışlar ve kazanın bilinç altındaki bilgileri ortaya çıkardığını söylemişler.
Ben de 8 ay Çince dersi aldım. Şu an sadece birkaç kelime ve cümle konuşabiliyorum. Çince hocamız olan Çinli bile anadili olan Çince’yi düzgün konuşana kadar yıllarca uğraştığını söylüyordu. Çünkü Çince gerçekten çok zor bir dil. Kendi kendine öğrenmek ise neredeyse imkansız. Yani bilinçaltı açıklaması, anadili gibi Çince konuşmayı açıklayamaz. Kaldı ki, benzeri başka olaylar da yaşandı.
Arada bir yaşanan başka bir olay da, bazı küçük çocukların, önceki hayatlarından bahsetmeleri. Bunların bazılarının eski ailelerini bulup, onları ölen bir akrabaları olduklarına inandırdıkları da biliniyor. Eğer Ruh yoksa, bunlar nasıl oluyor ?
Reenkarnasyon doğu dinlerinde olan bir şey. Aslına bakılırsa Antik Çağ Yunan ve Roma inancında da var. Bu inanca göre ölüler, öbür dünyada Lethe nehrinin suyunu içerek yaşadıkları her şeyi unutturlar ve sonra dünyaya dönerler. Ancak Reenkarnasyon tek tanrılı dinlerde yoktur. Ölülerin ruhları geri gelmez. Yargılanacakları Mahşer Günü’nü beklerler.
Bir diğer husus ise yine özellikle doğuda bazı kişilerin meditasyon yolu ile ruhlarını bedenlerinden ayırabildiklerini iddia etmeleridir. Buna Astral Seyahat adı verilir. Doğrudur veya uydurmadır. Ancak böyle bir olgunun bulunması, gerçeği arama çabasında bir inceleme yapmayı gerektirir. Ve Ruh ile ilgili iddialara bir yenisini ekler.
Keza aynı durum Hayaletler için de geçerlidir. Hayalet gördüğünü iddia eden bir çok insan yaşamaktadır. Bu hayaletler tamamen halisünasyon olabilir. Cin, peri gibi doğaüstü varlıklar olabilir, ki bu iddia da Tanrı ispatında Ruh ile aynı değerdedir. Uzaylılar da olabilir, ki bu da dinleri yalanlayan ancak bilinmezi arttıran bir iddiadır.
Sonuç olarak Ruhun olmadığını savunanların açıklamaları ve ispatlamaları gereken bazı şeyler vardır. Ve bir ruhumuzun olması bana göre Tanrı’nın varlığı konusunda da ciddi bir delildir. Peki ama nasıl bir Tanrı ?
Tek tanrılı dinlerin savunucularından Tanrı’nın varlığını ispatlamalarını istediğimizde, çoğu çevremizdeki mükemmel işleyen düzeni gösterir ve bu düzenin bir yaratıcısı olması gerektiğini savunur. Bu gerçekten güçlü bir argüman ve ben de katılıyorum. Ancak bir Tanrı’nın olması o Tanrı’nın insanlara müdahale edip etmediğini, veya ettiyse nasıl ettiğini göstermez. Ruhun varlığı konusundaki ispatlar ise bize doğudan geliyor. Ve tek tanrılı dinler bu konuda ispat açısından bir şey içermiyorlar.
Bütün bilinen ve bilinmeyenleri ortaya koyduğumuzda, ben gördüğüme inanmayı tercih ediyorum. Tanrı’nın doğanın bizzat kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu hem etrafımızdaki her şeyi açıklayan, hem de Evrim Teorisi ile de uyuşan bir görüş. Reenkarnasyon ve Ruh ile ilgili sorunlar ise bu görüşte bilinmez olarak yer alıyorlar ama ters düşmüyorlar. Doğa, insanın kendisine gerekli saygı ve önemi vermemesi durumunda, tüm gezegeni yok edebilecek konumdadır. Bu da hemen burnumuzun dibinde olan ve zaman zaman kendisini gösteren tanrısal bir güçtür.