Standartlaştırmanın Önemi

John Locke duyu verilerini ikiye ayırmış. Bir madde ile ilgili alınan renk, koku, tat, ses gibi verileri İkincil Nitelikler olarak özneye bağlamış. Yani bunların kişiden kişiye değişebileceğini söylemiş. Maddenin katılık, yer kaplama, şekil, hareket gibi özelliklerini ise Birincil Nitelikler olarak tanımlamış. Bunların ortak özelliği herkesçe aynı olarak tanımlanabilmeleri. Çünkü ölçülebiliyorlar.

İnsanlar bazı şeyleri aynı şekilde anlayabilmek için ortak ölçü değerleri üzerinde uzlaşmışlardır. Ben bunlara Standartlaştırma Kaynakları adını verdiğimi daha önce yazmıştım. Uzunluk ölçüleri sayesinde bir şeyin boyutlarını ve kapladığı yeri, geometri sayesinde şeklini, hız ölçüleri sayesinde hareketini ölçmek mümkün. Ve bu ölçüler sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir cismi aynen yapabiliriz.

Konuyla ilgilenmeyenler fazla bilmez, ama pantone denilen bir ölçü sayesinde günümüzde rengi de aynı şekilde vermek mümkün. Mutlaka diğer ikincil özelliklerde de bazı ölçümler kullanılıyordur. Yani Locke’un ayrımı Birincil Nitelikler yönünde biraz daha genişlemeye başlamış durumda.

İnsanlar için standartlaştırma çok önemli, çünkü bir şeyin standart bir ölçüsünün olması, o şey konusunda “doğru” ve “yanlış” kavamlarının kesin bir şekilde kullanılmasını sağlar. Mesela birisinden A4 boyutunda bir defter istediğimizde, gelen defter A4 ölçülerine uygun ise “doğru”, değil ise “yanlış” demektir. Kimse de aksini iddia edemez.

Standartlaştırılan ölçülerin en çok kullanıldığı alanlardan biri de eğitim alanıdır. Test şeklinde hazırlanan bir sınav, eğer dikkatlice yapıldıysa, her soru için sadece bir doğru cevaba sahip olur. Öğrenci o cevabı bulduysa, “doğru”, bulamadıysa “yanlış” yapmış olur ve bu da kesindir.

Bu tip bir testin kullanıldığı bir sınavda 95 alan bir öğrenci, kendini daha da mükemmel bir hale getirmek için 100 almayı hedefleyebilir. Ve bu hedefini gerçekleştirmesi tamamen kendi elinde olur. Ama sınav değerlendirmesi net olmayan ölçülerle yapılıyorsa, öğrencinin 100 alması, öğretmenin insafına ve insiyatifine bağlı olur.

Günlük yaşamda çokça kullandığımız “dört dörtlük” lafı aslında çoğunlukla başkalarının insafı ve insiyatifine bağlı değerlendirmelerin yapıldığı işler için kullanılır. Bu işlerde test gibi net değerlendirmelerin yapıldığı ölçütler yoktur. Mesela bir yaptığımız bir yemeği bir çok kişi beğenmiş, bazı kişiler beğenmemiş olabilir. Bu konuda yemeği “dört dörtlük” yapma, yani herkese çok beğendirme gibi bir iddia içinde olmamız, mümkün değildir. Çünkü bir yemeği 100 kişi bile beğense, 1 kişi beğenmediğini söyleyebilir. Ve bizim o kişinin “yanlış” yaptığını söyleyebilmemiz için elimizde 100 kişinin ifadeleri dışında hiçbir ölçüt yoktur. O kişinin yediği yemeği değerlendirebilmesi için de standart bir ölçüt yoktur. Zira tat kişiden kişiye değişen duyu verilerine girer ve kişi değerlendirmesini kendine göre yapmaktadır. Böylece bizim yemeği “dört dörtlük” yapma iddiamız, elimizde olmayan nedenle bozulmuş olur.

Günlük yaşamda kendimizi daha iyi hale getirmeye çalıştığımız bir çok işte, değerlendirme konusunda başkalarının insaf ve takdirine bağlıyız. O işlerde hiçbir zaman “dört dörtlük” bir sonuca ulaşamayız. Ancak bunun farkında değiliz. Ve insanlar bazen çıkarların çatıştığı durumlarda başkalarına karşı insafsız olabiliyorlar. Çok iyi temizlediğimiz bir yeri, yeterince temiz bulmayabilirler. Önceden belli bir sınır konmadıysa, yaptığımızbüyük bir satışı yetersiz bulabilirler. Bütün gün iş için koşturduğumuz halde, bize tembel diyebilirler.

Bunların farkında olmamız, sinirlerimiz ve kendimizi yıpratmamamız açısından önemli. Ve belki de başa çıkmanın yolu, yeni standartlaştırma kaynakları yaratmak olabilir. “Doğru” ve “Yanlış” ancak o sayede kesinleştirilebilir.

Bu yazı Yazılar içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.