Öncelikle Ahlak kelimesinin anlamına bakmakta fayda var. Türk Dil Kurumuna göre Ahlak “Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kurallar” olarak tanımlanıyor.
Dikkat ederseniz “Davranış biçimleri” ve “Kurallar” denilerek öncelikle bir çoğuldan bahsediliyor. Yani tek bir davranış veya tek bir kural ahlakı tanımlamaya yetmiyor. İşte ahlak ile ilgili problem ve görecelilik durumu da tam olarak buradan kaynaklanıyor.
Ahlakın kapsamına giren bir çok davranış ve kural var. Yalan söylememek, küfür etmemek, arkadaşları aldatmamak – yarıyolda bırakmamak, çalmamak, cinsellik açısından topluma uymak, hatta büyüklere saygılı olmak gibi gelenek ve görenekler bile ahlakın kapsamına giriyor.
Burada ağırlıklı olarak “İyi” olarak tanımlanabilecek özellikleri saydım. Aslında “İyi” tam olarak Ahlak Felsefesinin de konusu. Sorun şu ki, İyilik durumu da kişiden kişiye veya olaydan olaya farklı yorumlanabilen bir kavram.
Kant’ın Ödev Ahlakı’na göre yalan söylememek iyi ise, asla yalan söylememek gerekir. Yani öldürmek için arkadaşımızın yerini soran bir katile bile yalan söylememeliyiz. Yani arkadaşımızı ele vermek ve ölümüne sebep olmak ahlaka uygun oluyor bu durumda.
Descartes’e göre tek bir olumsuz örnek bile bir konuda verilen hükmün kesinliğini ortadan kaldırır. Bu durumda Ödev Ahlakını çöpe atabiliriz. Peki yerine ne koyacağız ?
Aslında Ödev Ahlakını çöpe atmamızı sağlayan şey Ahlakla ilgili davranışların ve kuralların çokluğunun kendi içinde çelişkilere yol açması. Yani hırsız olan arkadaşımızı ele vermememiz mi ahlaki, yoksa hırsızlıktan mağdur olmuş bir insanın zararını telafi etmeye yardımcı olmamız mı ?
Dinimizi yaymamız, bunu yapmak için yalan ve üç kağıt yapmamızın gayri ahlaki durumunu telafi eder mi ?
İşte içinde bir çelişki barındıran bu son soruda aslında ahlakın çelişmesi halinde ne yapabileceğimizin de ipucu var. Bir getiri – götürü hesaplaması !
Bu fikrin de felsefi açıdan babası aslında Pascal. Pascal’ın Bahis Argümanı, bir konuda kararsız kalındığında, o konuda en karlı ihtimale göre hareket etmek gerektiğini savunur.
Yani arkadaşımızı arayan katile yalan söyleyip, farklı bir yere yönlendirmemiz mi, yoksa arkadaşımızın yerini söylememiz mi, daha büyük kayba sebep olur ? Bunu düşünerek karar vermeliyiz.
Veya dinimizi yalan ve üç kağıt ile yaymamız, acaba herşeye gücü yeten ve istese herkesi bir anda istediği dine sokabilecek bir Tanrı’nın hoşuna gider mi ? Tanrı bizden iyi insan olmamızı mı, yoksa din adına iyi yalan söyleyen bir insan olmamızı mı istiyor ?
Elbette herkesin değerlendirmesi yine farklı olabilir. Bu durumda bir de yapacağımız şeyin toplumda nasıl karşılanacağını değerlendirmemizde fayda var. Çünkü ahlakın tanımında bile toplum kelimesi geçiyor. Ahlak toplumsal bir olgu ise, toplumun bazı konulara nasıl baktığı da önemli.
Bu tarz bir değerlendirmedeki sorun ise, ahlakı kuralların toplumdan topluma da değişebilmesi. Hatta bazı toplumların kuralları dünyanın çoğunluğuna uymayabiliyor.
Toplumların hangisinin hangi kuralları iyi, hangi kuralları kötü, neye göre iyi veya kötü gibi konulara girdiğimizde yine bir belirsizlik ile karşı karşıya kalıyoruz.
Sanıyorum Ahlak ile ilgili belirleyeceğimiz hiçbir kural tam olarak Descartes’ın kesinlik sınavını geçemeyecek. Birileri yaptıklarının ahlaka uygun olduğunu söylerken, birileri onları ahlaksızlık ile suçlayacak.
Olaylara ve insanlara biraz bu bilinçle bakmamız, bazı şeyleri hazmetmemizi kolaylaştırır. Ahlak Görecelidir.