Sorgulama Mantığı

Günümüzde en büyük problem “Bilgilerin Doğruluğu” problemidir.  Gerek insanlar arasındaki, gerek devletler arasındaki birçok sorunun temelinde bu problem yatmaktadır.

Ortada birbirine zıt iki iddia olduğunda bunlardan biri doğru olabileceği gibi, ikisi de doğru veya ikisi de yanlış olabilir. Bir doğruluk probleminin açıklığa kavuşması, sorunun çözülmesinde ve adil bir karar verilmesinde önemlidir.

Peki ama nasıl çözülecek ? Mantık bu açıdan kullanılabilecek bir yöntemdir. Ancak bir olayın doğruluğunu, onu anlatırken kullanılan cümlelerin yapısıyla falan uğraşarak anlayamayız. Cümlelerde bir tutarsızlık olması, ancak anlatımda ve çıkarımda bir hata olduğunu gösterir.

Bir olayın doğruluğunun tespiti için kullanılabilecek yöntem Sorgulama Mantığı’dır. Bu mantık olay üzerine sorular sorarak doğruluğu tespite dayanır. Ancak aldığımız cevaplar her zaman doğruyu tespit için yeterli olmayabilir.

Şimdi bir örnek çalışması yaparak, sorgulama mantığına dair, bazı ipuçları vermeye çalışacağım.

Bir arkadaşınız yanınıza gelip, “bu sabah omlet yediğini” söylüyor. Örneğimizin bazı sabitleri var. Arkadaşımızın bu söylediğinin doğru olup, olmadığını bilmiyoruz. Bunu anlamaya çalışacağız. Ona soracağımız doğrudan “yedin mi” dışındaki sorulara doğru cevap vereceğini biliyoruz.

İlk olarak omletin yumurtadan yapıldığı aklımıza geliyor. Yani eğer bu sabah arkadaşımızın evinde yumurta yoksa, omlet yapamaz. Dolayısı ile yalan söylüyor olabilir. Soruyoruz. “Sabah evde yumurta var mıydı ?”  Cevap “Yoktu”

Arkadaşımızı yakaladık mı ? Hayır, çünkü arkadaşımız “bu sabah omlet yediğini” söyledi. “Evde” yediğini söylemedi. Yani evde yumurta yoksa bile arkadaşımız dışarıda omlet yemiş olabilir. Soruyoruz. “Omleti dışarıda bir yerde mi yedin ?” Cevap “Hayır, evde yedim.”

Bu sefer yakaladık mı ? Hayır, çünkü sadece arkadaşımızın evde omlet yediğini, ama yumurtası olmadığını biliyoruz. Arkadaşımız omleti dışarıdan sipariş vermiş ve evine getirtip yemiş olabilir. Soruyoruz. “Omleti dışarıdan mı getirttin ?”  Cevap “Hayır, sipariş vermedim.”

İyice sıkıştık değil mi ? Arkadaşımız yumurta olmayan evinde, dışarıdan sipariş vermeden, nasıl omlet yedi ?  Büyük ihtimal yalan söylüyor. Ama birden aklımıza komşular geliyor. Pekala arkadaşımızın bir komşusu sabah omlet yapıp getirmiş olabilir. Soruyoruz. “Omleti bir komşun mu getirdi ?” Cevap “Hayır.”

Artık iyice eminiz. Arkadaşımız bize yalan söylüyor. Alaylı bir şekilde soruyoruz. “Peki, evde yumurta yok, kimse sana omlet getirmemiş, dışarı çıkıp yememişsin. Sen bu omleti nasıl yedin ? Cevap “Yumurta yoktu ama dünden kalma omlet vardı. Isıtıp yedim !”

Görüldüğü gibi dedektifçilik oynamak zor. Bu yukarıdaki sorulardan herhangi birine arkadaşımız “Evet” de diyebilirdi. Peki diyelim ki, evde yumurta vardı. Bu arkadaşımızın o yumurtaları kırıp omlet yaptığını gösterir mi ? Veya bir komşusunun ona sabah omlet getirmiş olması, arkadaşınızın o omleti yediğini gösterir mi ? Hayır göstermez. Çünkü arkadaşınızın sorgulayabileceğiniz bir tanığı yok. En fazla kendisini “Evet” ten sonra, başka bazı sorular ile sorgularız. Mesela “Yumurta kırmayı biliyor musun ?” gibi…

Bu örnekten yine de bazı şeyler çıkarmak mümkün. Mesela Zaman önemli. Omletin sabah yenmesi, sabah yapıldığını göstermez. Mekan önemli. Sabah omlet yenmiş olması, evde yendiğini göstermez.
Malzeme önemli. Yumurtasız omlet olmaz. En önemlisi tanık önemli. Bu kadar basit bir konuda bile, tanık olmadan doğruluktan emin olamıyoruz. Ama sorgulama bize olay hakkında daha fazla bilgi veriyor.

Bu olayda biz arkadaşımızın sorduğumuz her soruya “Doğru” cevap vereceğini varsaydık. Başka olaylarda bu şekilde olmayabilir. Ve biz sorguladıkça arkadaşımız özellikle yalan söylüyorsa, bu yalanın ortaya çıkmaması için başka yalanlar söyleyebilir. Ve elimizdeki bu bilgilerden birinin başka bir zaman yalan olduğu ortaya çıkarsa, arkadaşımızın yalan söylemiş olduğu da ortaya çıkar.

Bu durumu ileride daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan – Devlet İlişkisi

Daha önceki yazılarımda “Devleti” insanlar için doğal bir gereklilik olarak tanımlamıştım. İnsan, toplumsal bir varlık olarak bir topluluk içinde yaşar ve bu topluluğun düzenini devlet sağlar. Topluluk ne kadar büyürse, devlet de o kadar büyür.

Toplumsal sözleşme kuramına göre insanlar, şiddet gibi bazı durumlardan korunmak amacıyla, özgürlüklerinin bir kısmını, bir çeşit sözleşme karşılığında devlete terk ederler.

Thomas Hobbes bu konuda ayrıntılı açıklama yapan ilk filozoftur. Ona göre, insanlar anarşik halde yaşarlarken, bireysel çıkarlarını koruyabilmek için bir araya gelmişler ve mesela birbirlerini öldürme haklarından vazgeçerek, ilk toplumu oluşturmuşlardır. Daha sonra toplumlardan da devletler oluşmuştur.

J. J. Rousseau ise konuyu özgürlükler açısından ele almış ve insanların ancak yasamada söz sahibi olmaları durumunda özgür olacaklarını vurgulamıştır.

Günümüz dünyasında insan ile devlet arasında bir özgür irade ile yapılan sözleşmeden en azından başlangıç için bahsedilemez. İnsanların özgürlükleri sadece doğuştan bağlı olduğu devlet tarafından değil, diğer devletler tarafından da sınırlanmaktadır.  Bir insan doğduğu yere göre çeşitli kurallar dahilinde bir ülkenin vatandaşı sayılmakta ve diğer devletlerin hükmü altındaki topraklara ancak o devletlerin izin vermesi halinde gidebilmekte veya yerleşebilmektedir. Çok özel durumlar hariç, dünya üzerindeki her insan, doğumdan itibaren bir devletin vatandaşı sayılmaktadır.

Yukarıdaki gibi bir sözleşmenin varlığından, ancak bir devletten başka bir devletin vatandaşlığına geçenler açısından söz edebiliriz. Çünkü ancak öyle bir durumda devletin ve vatandaşın bir ortak isteği hayata geçmiş olmaktadır. Diğer durumda insanlar, doğuştan bağlı oldukları devletin kurallarına, istemeseler bile uymak durumundadırlar. Bunda karşılıklı bir rıza yoktur.

Devletlerin yapısı ve kuralları izin verdiği ölçüde, vatandaşları yönetimde söz sahibi olabilir. Yani bir kral veya diktatörün yönetimindeki bir ülkede doğmuş olan bir insanın, yasamada söz sahipliğinden bahsedilemez. Kral veya diktatör hangi kuralları koyarsa, vatandaşlar onlara uymak durumundadır.

İnsanlar en temelde eşittir. Benim “Doğum Şansı” adını verdiğim olgu, bu eşitliği büyük oranda bozmaktadır. İnsanın doğduğu aile ve devlet de bu doğum şansının bir parçasıdır.

Krallıkla yönetilen bir devlette, kralın oğlu olarak doğmak ile, bir çiftçinin oğlu olarak doğmak arasında çok ciddi bir fark vardır. Ancak demokrasinin iyi işlediği bir ülkede, başbakanın oğlu olarak doğmak ile, çiftçinin oğlu olarak doğmak arasındaki şans farkı daha azdır. Her şeyden önce çifçinin oğlunun büyüdüğünde başbakan olabilme şansı mevcuttur.

O halde, insanların devlet ile olan ilişkilerinde, devletin demokratik bir yapıda olmasının, doğum şansının eşitlenmesi ve özgürlükler açısından önemli olduğunu, söyleyebiliriz.

Korumacılık içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Korumacılık (Protectionism) ve Koruyucu Devlet

Günümüz dünyasında ekonomi temelli başlıca iki siyasi ideoloji var bunlardan biri Sosyalizm, diğeri ise Kapitalizm’i içeren Liberalizm. Her iki teorinin de saf halde uygulandığı bir ülke yok. Ülkeler bu iki teoriden birini, kendi ülkesel koşullarına göre düzenleyerek uyguluyorlar. Bu nedenle bir ülkedeki sosyalist uygulama, başka bir ülkede daha farklı olabiliyor. Bu da ciddi bir kavram kargaşası yaratıyor. Keza her iki ideoloji de birkaç yüzyıllık ve zaman zaman üzerelerinde değişiklikler yapan filozoflar olmuş. Bu da kesin bir uygulama şekilleri olmasını engelliyor.

Temelde bakıldığı zaman Sosyalizm, devletin özellikle üretim araçlarının kontrolüne sahip olmasını ve özel sektörün ya çok az ya da hiç olmamasını savunuyor. Buna karşın Liberalizm, devletin mümkün olduğu kadar küçük olmasını ve bütün piyasanın özel sektör tarafından yürütülmesini savunuyor.

İşte bu aşamada günümüzde yaşanan özellikle teknolojik gelişmeler, yeni bir ideolojiye ihtiyaç duyulmasına sebep oluyor. Zira dünya bir yandan globalleşirken, diğer yandan insanlar arasında milliyetçilik hızla yükseliyor. Bu durum ülkelerin kendi çıkarlarını korumalarını gerektiriyor. Her ülke bir insan gibi kendi çıkarı neyi gerektiriyorsa, onu yapıyor.  Keza bireyler de doğaları gereği büyük oranda aynı şekilde, kendi çıkarını düşünerek hareket ediyor. İşte bu sebeple bir ideolojinin hem devleti, hem de bireyleri kapsaması ve bütün çıkarları birbiri ile uzlaştırması gerekiyor.

Sosyalizm’in kötü tarafı, bireylerin yaratıcılıklarını ortadan kaldıran, insanların doğal yapılarını görmezden gelen bir sistem olmasıdır. Bu da  Sosyalist sistemlerde toplumun genelinin kötü koşullarda yaşamasına ve devlet tarafından ezilmesine sebep olur. Sadece küçük bir yönetici sınıf kendi koşullarını iyileştirme şansına sahip olur.

Liberalizm’in kötü tarafı ise büyük oranda şanslı veya dürüst olmayan bireylerin kendilerini kurtardığı, diğer bireylerin ise zorluk çektiği bir sistem olmasıdır. Liberalizm’de toplumun küçük bir kesimi çok iyi şartlarda yaşarken, çok büyük bir kesimi kötü şartlarda yaşayabilir.

Bu iki sistemin tam olarak uygulanmamasının bir sebebi de, devletlerin bu iyi yaşayan kesimi mümkün olduğu kadar arttıracak, toplumun genel ekonomik seviyesini mümkün olduğunca yükseltecek düzenlemeler yapmaya çalışmalarıdır.

İşte ben devletin rolünün tam olarak bu olması gerektiğini savunuyorum. Devlet bir yandan bireylerinin arasındaki şans faktörünü dengelemeye çalışırken, diğer yandan bütün vatandaşlarının hayat standartlarını yükseltmeye çalışmalıdır. Bunu da vatandaşlarına bazı güvenceler vererek korumak yoluyla yapmalıdır. Ben bu ideolojiye “Korumacılık (Protectionism)” ve bunu uygulayacak devlete de “Koruyucu Devlet” diyorum.

Protectionism, yeni bir düşünce değil. Ancak mevcut uygulama alanı daha çok ekonomi üzerine. Ben ise bunu biraz daha geniş kapsamlı hale getiriyorum. Kısacası benim savunduğum Korumacılık, devletin bireyleri koruması gerektiğini savunan bir ideolojidir. Koruyucu Devletin en temel görevi, vatandaşlarını doğumlarından itibaren başlayarak, hayatlarının sonuna kadar bir çok alanda korumaktır.

Ancak koruma çok geniş bir kavramdır. Devlete koruma görevi verildiğinde, kötü niyetli yöneticiler bunu kendi inançları doğrultusunda kullanabilirler. Bu yüzden Koruyucu Devlet bireyleri kendilerinden korumaz. Yani bireylerin özgürlüklerini mümkün olduğunca kısıtlamaz. Birey yaptıkları konusunda kendi kendisinden sorumludur. Tüm vatandaşlar istediğini yer – içer, istediği inanca inanır. Koruyucu Devlet bu konuda icabında vatandaşlarını devlet kurumlarından da korur.

Peki neden devletlerin vatandaşlarını koruması gerekiyor ? Bu konuya gelecek yazımda gireceğim.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Neden Panteizm ?

Önce Panteizm nedir, ona bir bakalım. Günümüz evrensel standartlaştırma kaynaklarının en önemlilerinden Vikipedi’ye göre Panteizm, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı’nın, Evren ya da doğa ile aynı olduğu görüşüdür. Yani Tanrı etrafımızda gördüğümüz her şeydir.

Uzun bir süre kendimi Deist olarak tanımlıyordum. Deizm, Tanrı’nın Evren’i yarattıktan sonra hiçbir şeye karışmadığı görüşüdür. Ancak yaşadığım bazı olaylar bende, Tanrı’nın Evren’i tamamen başıboş bırakmadığı düşüncesini oluşturdu. Bu konuya sonra değineceğim.

Bir Tanrı’ya inanmak başka, bu Tanrı’nın çeşitli şekillerde insanlara müdahale ettiğine inanmak başka, bu müdahalelerin hangisinin doğru olduğunu savunmak başka konulardır. İnsanlarda Tanrı inancını sarsan en önemli husus bilimsel gelişmelerdir. Bilimsel olarak Evrim Teorisi’nin ortaya konulması, insanın Tanrı tarafından yaratılmış olmasına bir alternatif olmuştur. Elbette Tanrı insanları evrimleştirerek yaratmış da olabilir. Ancak dinlerde bu husustan bahsedilmez.

Evrim Teorisi ilk aşamada insanın beden, yani maddi yapısı ile ilgilidir. Descartes bu maddi yapının canlılarda mekanik bir işleyişi olduğunu savunur. Ancak Descartes, insanlarda diğer canlılardan ayrı olarak bir de maddi olmayan Ruh bulunduğunu da öne sürer. Ve bunları Töz olarak tanımlar. Bu Tözlerin en başına da bunları yaratmış olan Tanrıyı koyar.

Gerçekten kendimizi incelediğimizde duygularımızın ve aklımızın bedenden ayrı bir şey olduğunu tespit edebiliriz. Vücudumuzda hiçbir arıza olmadığını düşündüğümüz halde, bazı duygusal sebeplerden kendimizi hasta hissedebiliriz. Bunu ruhsal hastalık olarak tanımlar ve bedensel hastalıklardan farklı bir şekilde psikologlar yardımı ile tedavi etmeye çalışırız. Bir ruhumuz olduğuna inanmamız, ölüp bedenimizi kaybettiğimizde, bir şekilde yaşamaya devam edeceğimize inanmamızı, bu da yine Tanrı’nın, bir şekilde bize yardımcı olacağı inancına sarılmamızı sağlayabilir. Yani Ruh ve Tanrı birbirini destekleyen kavramlardır.

Ancak Descartes’ten sonra gelen bazı filozoflar, insanın da tamamen mekanik bir yapısı olduğunu savundular. İnsan aklının da Evrim ile geliştiği söylendi. Hatta yapılan bazı araştırmalar karakter yapımızın bile vücudumuzdaki bazı maddelerin oranları ile ilgili olduğunu ortaya koydu. Ruh, karakteristik özelliklerimizi belirleyen ana unsur olma özelliğini kaybetti. Psikiyatrlar insanların bazı Ruhsal sorunlarını, bedene etki eden ilaçlar ile tedavi etmeye başladılar.

Bu gelişmeler özellikle Bilim insanlarında Tanrı inancını iyice sarstı ve bazıları Tanrı’nın olmadığını öne sürerek Ateizm’i savunmaya başladılar. Kısacası ruhumuzun olduğuna dair inancın sarsılması, Tanrı’nın olduğuna dair inancı da sarstı.

Peki gerçekten ruhumuz yok mu ? Ruh dediğimiz her şey genetik miras olarak aldığımız bedenimiz ve bu bedenin özelliklerini kullanarak elde ettiğimiz deneyimler mi ? İşte bu noktada benim kesin bir “Evet” cevabı vermemi engelleyen bazı durumlar var.

Bir ölü ile bir canlı arasında ne fark var ? Eğer ölünün organ bütünlüğünde bir bozulma yoksa, bir canlı ile mekanik olarak aynı yapıya sahiptir. Diyelim ki bir canlı vücudundaki bir arıza yüzünden öldü. Günümüz tıbbı ölüm nedeni olan bir çok bedensel arızayı tedavi edebiliyor. Peki bu arıza tedavi edildikten sonra ölü neden dirilmiyor veya diriltilemiyor ?

İnsanı tamamen bir makine olarak kabul edelim. Hatta çamaşır makinesine benzetelim. İki çamaşır makinesi düşünelim. Tamamen sağlamlar. Bir tanesi çalışıyor. Diğeri ise çalışmıyor. Farkı yaratan ne ? Çalışmayanın fişinin elektiriğe takılı olmaması ! Makinenin çalışması için bir enerji gerekiyor. Peki ölüyü diriltmek için de aynı şey olamaz mı ? Bu enerjinin basit bir elektrik enerjisi olmadığı ortada. Aksi halde ortada çoktan elektrik ile diriltilmiş bir sürü insan olurdu. Bu arada kalbi çalıştırmak için uygulanan elektroşoktan bahsetmiyorum. Yoksa bütün ölüler tekrar hayata dönene kadar şoklanırdı. Demek ki canlılarda yaşamaları için farklı bir enerji var. Ve biz bu enerjiye Ruh diyebiliriz. Şimdi bazı doktorlar beni çeşitli bilimsel açıklamalar ile çürütebilir. Olabilir ben tıp doktoru değilim ve o alandaki her şeyi bilmiyorum. Ama doktorların da tam olarak açıklayamadığı bazı hususlar var. Bunlardan biri de Reenkarnasyon, yani Ruh Göçü denen olay.

Geçtiğimiz günlerde kaza geçiren bir Avustralyalı genç komaya girmiş. Komadan çıktığında ise anadili gibi Çince konuşuyormuş. Kendi anadili olan İngilizceyi ise unutmuş. Ne doktorlar ne de ailesi kendisi ile iletişim kuramamış. Neden sonra İngilizceyi hatırlamış. Bu arada genç Çine taşınmış ve bir Çinli kız ile evlenmiş. Söz konusu genç kazadan birkaç yıl önce az bir Çince dersi almış. Doktorlar olayı hemen o derslere bağlamışlar ve kazanın bilinç altındaki bilgileri ortaya çıkardığını söylemişler.

Ben de 8 ay Çince dersi aldım. Şu an sadece birkaç kelime ve cümle konuşabiliyorum. Çince hocamız olan Çinli bile anadili olan Çince’yi düzgün konuşana kadar yıllarca uğraştığını söylüyordu. Çünkü Çince gerçekten çok zor bir dil. Kendi kendine öğrenmek ise neredeyse imkansız. Yani bilinçaltı açıklaması, anadili gibi Çince konuşmayı açıklayamaz. Kaldı ki, benzeri başka olaylar da yaşandı.

Arada bir yaşanan başka bir olay da, bazı küçük çocukların, önceki hayatlarından bahsetmeleri. Bunların bazılarının eski ailelerini bulup, onları ölen bir akrabaları olduklarına inandırdıkları da biliniyor. Eğer Ruh yoksa, bunlar nasıl oluyor ?

Reenkarnasyon doğu dinlerinde olan bir şey. Aslına bakılırsa Antik Çağ Yunan ve Roma inancında da var. Bu inanca göre ölüler, öbür dünyada Lethe nehrinin suyunu içerek yaşadıkları her şeyi unutturlar ve sonra dünyaya dönerler. Ancak Reenkarnasyon tek tanrılı dinlerde yoktur. Ölülerin ruhları geri gelmez. Yargılanacakları Mahşer Günü’nü beklerler.

Bir diğer husus ise yine özellikle doğuda bazı kişilerin meditasyon yolu ile ruhlarını bedenlerinden ayırabildiklerini iddia etmeleridir. Buna Astral Seyahat adı verilir. Doğrudur veya uydurmadır. Ancak böyle bir olgunun bulunması, gerçeği arama çabasında bir inceleme yapmayı gerektirir. Ve Ruh ile ilgili iddialara bir yenisini ekler.

Keza aynı durum Hayaletler için de geçerlidir. Hayalet gördüğünü iddia eden bir çok insan yaşamaktadır. Bu hayaletler tamamen halisünasyon olabilir. Cin, peri gibi doğaüstü varlıklar olabilir, ki bu iddia da Tanrı ispatında Ruh ile aynı değerdedir. Uzaylılar da olabilir, ki bu da dinleri yalanlayan ancak bilinmezi arttıran bir iddiadır.

Sonuç olarak Ruhun olmadığını savunanların açıklamaları ve ispatlamaları gereken bazı şeyler vardır. Ve bir ruhumuzun olması bana göre Tanrı’nın varlığı konusunda da ciddi bir delildir. Peki ama nasıl bir Tanrı ?

Tek tanrılı dinlerin savunucularından Tanrı’nın varlığını ispatlamalarını istediğimizde, çoğu çevremizdeki mükemmel işleyen düzeni gösterir ve bu düzenin bir yaratıcısı olması gerektiğini savunur. Bu gerçekten güçlü bir argüman ve ben de katılıyorum. Ancak bir Tanrı’nın olması o Tanrı’nın insanlara müdahale edip etmediğini, veya ettiyse nasıl ettiğini göstermez. Ruhun varlığı konusundaki ispatlar ise bize doğudan geliyor. Ve tek tanrılı dinler bu konuda ispat açısından bir şey içermiyorlar.

Bütün bilinen ve bilinmeyenleri ortaya koyduğumuzda, ben gördüğüme inanmayı tercih ediyorum. Tanrı’nın doğanın bizzat kendisi olduğunu düşünüyorum. Bu hem etrafımızdaki her şeyi açıklayan, hem de Evrim Teorisi ile de uyuşan bir görüş. Reenkarnasyon ve Ruh ile ilgili sorunlar ise bu görüşte bilinmez olarak yer alıyorlar ama ters düşmüyorlar. Doğa, insanın kendisine gerekli saygı ve önemi vermemesi durumunda, tüm gezegeni yok edebilecek konumdadır. Bu da hemen burnumuzun dibinde olan ve zaman zaman kendisini gösteren tanrısal bir güçtür.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Seçim Sistemi ve Eurovision

Jeremy Bentham’ın Faydacılık adı verilen ilkesine göre, bir insanın belli bir olay karşısında yapabileceği birkaç seçenek varsa, en fazla mutluluk vereni tercih etmelidir. Ancak bu mutluluk kişisel bir mutluluk değil, toplam bir mutluluktur. Yani yapılandan etkilenecek bütün kişilerin mutluluklarından, bazı olası mutsuzlukları düştükten sonra kalan mutluluk.

Bentham hangi tercihte daha fazla mutluluk olacağını tespit edebilmek için bir derecelendirme yapmıştı. Buna da Mutluluksal Kalkülüs diyordu. Bu derecelendirmenin ayrıntısını incelemedim. Ama kendime göre yorumlayım. Mesela kişi, bir hamburger yemenin kendisine 6 puanlık bir mutluluk sağladığını, bir kitap okumanın 7 puanlık bir mutluluk sağladığını düşünüyorsa, parası ile kitap almayı tercih etmeliydi.

Kişinin kendi mutluluğunu ölçmesi mümkün olabilir. Ama başkalarının mutluluğunu ölçmek kolay bir şey değildir. İnsan bazı zamanlarda birçok insanı etkileyen kararlar almak zorunda kalabilir. Mesela bir müdür olarak 10 elemanınızdan 5 tanesini işten çıkartmanız gerekebilir. Hangi 5 elemanı çıkarmanızın daha az acıya, dolayısı ile daha fazla mutluluğa yol açacağını hesaplayamayabilirsiniz. Kaldı ki düşünmeniz gereken, işlerin aksamaması gibi hususlar da vardır.

Yazının buraya kadarı başlık ile alakasız görünüyor ama çok alakalı. Bir ülke düşünün. Seçmenleri aşağı yukarı ikiye ayrılmış olsun. Ülkede 20 – 30 siyasi parti olmasına karşın, ikiye ayrılmış seçmenler 2 partide yoğunlaşmış olsun. Ve bir partiye oy veren seçmen, kesinlikle diğer partiden nefret etsin. Bu ülkede siyasal sistemin sağlıklı olması mümkün olabilir mi ? Kazanan parti seçmeni çok mutlu olurken, kaybeden parti seçmeni sevmediği parti kazandığı için çok mutsuz olur.

Demokrasi halkın seçimidir. Halk oyunu kullanır ve en çok oyu alan parti kazanır. Kazanan parti ülkeyi yönetir. Ancak buradaki hassas durum şudur ki, en çok oyu alan parti kendisine oy vermeyenleri de yönetir. Ve yukarıdaki gibi bir durumda bu ciddi sıkıntılara yol açabilir. Peki ne yapılabilir ? İşte bu noktada Bentham’a geri dönüyoruz.

Eğer yukarıdaki durumu Bentham gibi ölçeklendirirsek. Seçmen kendi tuttuğu partinin kazanması durumunda 10 puanlık mutlu olurken, diğer partinin kazanmasından 1 puanlık mutluluk duymaktadır. İkiye ayrılmış halk seçim sonucuna göre ya 10 puanlık mutluluk ya 1 puanlık yaşamaktadır. Oysa kişilerin oy verebileceği 6 veya 7 puanlık mutluluk verebilecek partiler de seçim yarışındadır. Ama herkesin bir tane aynı değerde oyu vardır.

Gelelim Eurovision’a… Bu bir şarkı – müzik yarışması ve müzik insana mutluluk veren bir şeydir. Bu yarışmada tam Bentham’a uygun bir puanlama sistemi var. Ülkeler beğenilerine göre diğer ülkelerin yarışmacılarını 12 ,10, 8, 7, 6 … gibi farklı dereceler ile puanlıyorlar. Tek bir oy değil. 10 tane farklı derecede oy kullanarak, beğendikleri yani kendilerini mutlu eden şarkıları ölçeklendirerek değerlendiriyorlar. Dolayısı ile kazanan yarışmacı, az yada çok diğer ülkelerden de puan alan, yani genel olarak beğenilen şarkıyı söyleyen oluyor. Ve kazanana itiraz edilemiyor.

Gelecekte seçimlerin elektronik ortamda yapılması kaçınılmaz olacak. Bazı ülkelerde elektronik oylama kullanılmaya başlandı bile. Manuel sistemde yani sandığa gidip, bir partiye mühür basıp, sonra oyların elle sayıldığı sistemde, derecelendirme yapmak çok ciddi karışıklıklara neden olabilir. Ancak elektronik bir sistemde neden her seçmen 2.500 sene önceki gibi bir oy kullanmak zorunda olsun ?

Düşüncem şu : Elektronik ortamda yapılan seçimde, bir seçmen 15 – 20 parti içinden 10, 7, 5 puan şeklinde üç partiye oy verebilir. Böylece icabında 10 puanı çok olan bir parti yerine 7 ve 5 puanları daha fazla tutan bir parti de seçimi kazanabilir. Bunun bana göre çok ciddi faydaları olur.

1 – Bölünmüşlük ihtimali ortadan kalkar. Çünkü seçmen fanatik bir şekilde bir partiye bağımlı kalamaz.
2 – Meclis yapısında aynı seçmenin oy verdiği partiler birbirleri ile iyi anlaşmak zorunda kalır.
3 – Kazanacak olan partinin en fazla seçmen desteğine sahip olma ihtimali artar.
4 – Seçim sonuçları ile ilgili toplam mutluluk artar.
5 – Yeni ve küçük partilerin meclise girme ihtimali artar.

Bu tarz bir oylama sistemi, siyaseti ister istemez yumuşamak zorunda bırakacaktır. Parti liderleri birbirleri ile daha iyi geçinmek durumunda kalacaklardır. Hiçbir partinin kendisine adeta tapuladığı bir seçmen kitlesi olmayacaktır. Tek başına iktidar nerdeyse imkansız olacaktır. Ve partiler en fazla kişiye hitap edecek ,orta söylemlerde bulunmak zorunda kalacaklardır. Yeni partiler bile denenmek için 5 puanlık oyları alabilecek ve meclise girebileceklerdir.

Böylece Bentham’ın düşüncesi siyasal alanda hayata geçerek, ciddi bir fayda sağlayacaktır. Çünkü siyaset bütün insanların yaşamlarını ilgilendiren önemli bir unsurdur.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Standartlaştırma Kaynakları 2

İnsanlar öncelikle dünya üzerinde yaşarlar. Bu bakımdan evrensel standartların kapsamındadırlar. Daha sonra belli bir ülkeye bağlıdırlar. Yani bölgesel standartların kapsamındadırlar. Ve toplumsal yaşam içinde çeşitli gruplara üyedirler. Bu grupların da standartlarını kabul etmek durumundadırlar. Bütün bu standartlar bazen birbirlerini tamamladıkları gibi, bazen de çelişkilere yol açarlar. İşte insanların doğrularını farklılaştıran koşullardan biri budur.

Mesela dünyada kadınların sünnet edilmesi genellikle kınanan bir davranıştır. Ancak Afrika’nın bazı yerlerinde kadınların sünnet olması gelenek ve görenekler açısından zorlayıcıdır. İşte bu noktada evrensel standartlar ile grupsal standartlar çelişir. Evrensel standartlarda yaşamaya çalışan bir insan, kızını sünnet ettirmeme kararı alırsa, bağlı olduğu gruba göre yanlış yapmış olur. Ama dünyadaki diğer insanlar onun doğru yaptığını söylerler.

Peki bu standlar hangi kaynaklara göre belirlenmiştir ?  Kadınların sünnet edilmesine, Birleşmiş Milletler teşkilatı ve Dünya Sağlık Örgütü karşı çıkmakta ve mücadele etmeye çalışmaktadır. Bunlar uluslararası kurumlardır. Bir çok devlet tarafından aldıkları kararlar kabul edilmektedir. Yani birer Evrensel standartlaştırma kaynağıdırlar. Öte yandan Afrika’daki uygulamalar daha çok geleneksel dinlere ve İslam dinini o şekilde yorumlayan bazı din büyüklerine dayanmaktadır. Bu noktada kadın sünneti için standartlaştırma kaynakları dini belgeler ve sözü geçen din büyükleridir.

Kişi bu konuda çeşitli kaynaklardan aldığı bilgileri ve yapacağı hareketin sonuçlarını iyice ölçüp biçecek ve ona göre bir karar verecektir. Veya bazı kaynaklardan hiç haberi bile olmadan tek bir kaynağa dayanarak hareket edecektir. Standartlaştırma kaynaklarının çelişmesi, kişi ne yaparsa yapsın, bazı kişilerin doğru, bazı kişilerin yanlış yaptığını söylemesine yol açar.

Evrensel standartlaştırma kaynaklarının diğerlerinden daha çok insanı kapsaması, daha fazla insanın aynı şeyleri doğru sayması anlamına gelir. Bir şeyi ne kadar çok insan doğru kabul ederse, o şey üzerinde o kadar az tartışma olur. Bu da dünya üzerinde huzuru sağlama yönünde önemli bir husustur. Yani dünya üzerinde huzurun tesisi, Evrensel standartlaştırma kaynaklarının çelişkili durumlarda, daha çok insan tarafından diğer kaynaklara üstün kabul edilmesi ile olur.

Ortaçağ’da günümüzdeki gibi bütün dünya üzerinde etkili Evrensel standartlaştırma kaynakları yoktu. Avrupa’daki en etkili standartlaştırma kaynağı Papalıktı. Papalık Hristiyanlığın standartlarını belirliyordu. Bu sayede de Hristiyan olduğunu söyleyen bütün devletler ve Hristiyanlığı kabul etmiş insanlar üzerinde bir etkiye sahipti. Nitekim aynı dönemde Halifelik makamı da Müslümanlar üzerinde benzer bir etkiye sahipti. Dinlerin devletler üzerinde etkili olması, dini kuralları grupsal olmaktan çıkararak, devletlerin sınırlarına yaymış ve bölgesel hale getirmişti. Bölgesel hale gelen dini kurallar ise, o dine inanmayan, yani o dini gruba ait olmayan kişileri de etkiliyordu. Günümüzde hala dinin etkili olduğu ülkelerde aynı durum mevcuttur.

Ortaçağ’da Avrupa’da yaşayıp Hristiyan olmayan kişiler çok ciddi sorunlar yaşamışlardır. Hristiyanlığın doğruları Hristiyan olmayanları kesinlikle ilgilendirmediği halde, insanlar Hristiyan olmaya ve bu doğrulara uymaya zorlanmışlardır. Nitekim günümüzde de İran’a giden bir gayrimüslim kadın, kendi inancında olmamasına rağmen kafasını bir Müslüman gibi örtmek zorundadır. Bu Müslümanları ilgilendiren grupsal bir kural olmasına rağmen, İran devleti tarafından standartlaştırılmış ve bölgesel hale getirilmiştir.

Ortaçağ’da Papalık ve ona bağlı olan kilise teşkilatları hemen her konuda etkileri altındaki devletlerin vatandaşlarına karışabiliyorlardı. Bir insanın kendi doğru bildiğini söylemesi, kilise görevlilerince dine aykırı görülmesi halinde, o insanın öldürülmesine yol açabiliyordu. Tabi bu ortamda bilimsel verilerin de açıklanması güçleşiyordu. Kilisenin söylediklerine aykırı düşen keşif ve buluşlar, kolay kolay açıklanamıyordu. O dönem zar zor açıklanan bilimsel buluşların çoğu sonradan doğru kabul edilerek bilimsel kaynaklara girmiştir. Mesela Dünya’nın Güneş çevresinde dönüyor olması böyle bir keşiftir.

Bilimsel kaynaklar günümüzde Evrensel standartlaştırma kaynağı haline gelmiştir. Çünkü keşif ve buluşlar dünyanın tamamını ilgilendirmekte ve etkilemektedir. Ancak bilimsel kaynaklarda yazılanlar zamanla farklılık gösterebilir. Zaman, bazı buluş ve keşiflerin doğruluğunu onayladığı gibi, bazılarını da yeni verilerle yanlışlamaktadır.

En eski ve temel bilimsel standartlardan biri matematiksel standartlardır. Matematikte kullanılan rakam ve işlemler bütün dünyada aynı şekilde kabul edilir. 2 X 2 bütün dünyada aynı şekilde anlaşılır (Bazı ülkelerde rakamların gösterimi farklıdır. Ama kullanımı aynıdır.) ve matematiğin bilindiği her yerde de cevap 4 tür. Geçmişte bundan yola çıkan bazı filozoflar, kesin doğruya ulaşmanın yolunun onu matematikleştirmekten geçtiğini savunmuşladır. Oysa gözden kaçan bir husus vardır. Matematiksel standartların temel kaynağı gözümüzle gördüğümüz gerçeklerdir. 2 sandalyenin yanına 2 sandalye daha koyduğumuzda 2 kere 2 yi veya 2 artı 2 yi gözümüzle görmüş oluruz. Ve bu sandalyeleri saydığımızda 4 ten başka sonuç elde edemeyiz. Saymayı bilen hiç kimse elde edemez. Bu kesin bir doğrudur. Aynı kesinlik ancak herkesin görüp aynı sonucu çıkardığı olaylara uygulanabilir.

Ama kişiler gördükleri olaylardan farklı sonuçlar çıkarabilirler. Bu farklı sonuçlar, bazı standartlaştırma kaynaklarının aynı konuda farklılıklar içermesine de neden olabilir. Bu hususu gelecek yazıda açacağım.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Standartlaştırma Kaynakları 1

‘Doğru” üzerine yazarken ara ara belirttiğim çok önemli bir şey var : Standartlaştırma Kaynakları. Bu kaynaklar geçmişte çok az ve kısıtlı alanlarda olduğu için görecelilik o dönemlerde çok yüksekti. Oysa günümüzde bu kaynaklar çok yaygın. Ancak yine de ”Doğru”nun bütün çeşitlerini etkileyemiyor. Bu yazımda “Standartlaştırma Kaynakları” konusunu biraz daha açmak istiyorum.

“Standart” sözcüğü Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre “Örnek veya temel olarak alınabilen, ölçün, ölçünlü, tek biçim…” olarak açıklanıyor. Bu durumda “Standartlaştırma” sözcüğü de “Örnek ve temel haline getirme” olarak açıklanabilir. Ve bunu yapan çeşitli unsurlara da “Standartlaştırma Kaynakları” diyebiliriz.

Çeşitli unsurlar dememin sebebi, standartlaştırma kaynaklarının farklı türlerde olması. Bir insan da olabileceği gibi, bir kitap ve bir saat de standartlaştırma kaynağıdır. Hatta “Standart” sözcüğünün anlamına baktığım Türk Dil Kurumunun internet sitesi de…

Şu halde şöyle bir tarif yapabilirim. Standartlaştırma Kaynakları : Çeşitli alanlarda, ilgililerin ulaşabildikleri, tek biçim haline getirilen bilgilerin dayandığı insan, kurum ya da ölçüm aletlerinin genel adıdır.

Standartlaştırma kaynakları Evrensel, Bölgesel veya Grupsal olabilir.

Evrensel standartlaştırma kaynakları dünyanın her yerinde kabul edilen kaynaklardır. Elbette bazı bölgesel istisnalar olabilir. Mesela “Saat” böyle bir kaynaktır. Dünyanın her yerinde günün 24’e bölünmüş halidir. Ve ülkeler belli bir düzen içerisinde bölgesel olarak kendi ülkelerindeki saati belirlemiştir. “Saat” ve çeşitli dillerdeki karşılıklarını söylediğimizde dünyadaki herkes aynı şeyi anlar. Keza saati gösteren aletler dünyanın her yerinde aynı prensiplerle çalışır. Ve bu bir Evrensel doğru haline gelmiştir.

“Saat ve çeşitli dillerdeki karşılıkları” dedim. “Saat” sözcüğü Türkçe bir sözcüktür. Türkiye sınırlarında ve Türkçe bilenler tarafından doğru olarak anlaşılır. Ancak bir İngiliz için bir anlam ifade etmez. Onların anlayabilmesi için İngilizce karşılığını kullanmak gerekir. Türkçe kelimelerin tüm Türkçe bilenler tarafından aynı şekilde anlaşılması ve kullanılmasını sağlamak için Türk Dil Kurumu vardır. Bu kurum da Bölgesel gibi görünmesine karşılık, dünya üzerindeki bir dilin standartlarını belirlediği için Evrensel bir standartlaştırma kaynağıdır.
Peki Bölgesel standartlaştırma kaynakları nelerdir ? Buna en güzel örnek ülkelerin yasama organlarıdır. Türkiye’de yasaları Türkiye Büyük Millet Meclisi yapar. Bu yasalar Türkiye sınırları içinde geçerlidir. Mesela Türkiye sınırları içinde gece 22:00’den sonra içki satışı yasaktır. Buna Türkiye sınırları içindeki herkes uymak zorundadır. Uymayanlar “Yanlış” yapmış olurlar.

Protagoras’ın yaşadığı dönemde şehir devletleri vardı. Her şehrin kendine has bir yönetimi vardı. Bu bazı devletlerde bir kurul, bazılarında doğrudan halk, bazılarında ise bir diktatördü. Bir diktatörün kuralları koyduğu bir devlette yasalar konusunda standartlaştırma kaynağı bizzat diktatördür. Diktatörün emri altındaki her yerde onun koyduğu yasalar geçerlidir

Bir de Grupsal standartlaştırma kaynakları vardır. Toplumsal yaşam içerisinde insanlar çeşitli gruplara üyedir. Bu gruplar aile gibi birkaç kişiden oluştuğu gibi, din gibi milyarlarca kişiden de oluşabilir. Bütün bu grupların bazı standartlaştırma kaynakları vardır. Bir dinin standatlaştırma kaynakları, o dinin kutsal kitaplarıdır. Dinin mensupları bu kutsal kitaplarda yazanları “Doğru” olarak kabul eder, emir ve yasaklara uymaya çalışırlar.

Çeşitli alanlarda o alanın uzmanı olduğu bilinenler, kişisel olarak sözü dinlenen kanaat önderleri ve yöneticiler de birer standartlaştırma kaynağıdır. İş yerlerinde kuralları yöneticiler belirler. Günümüzde doktorlar hala binlerce yıl önce yaşamış Hipokrat’ın temelini attığı şekilde yemin eder.

Standartlaştırma kaynakları yukarıda açıkladığım gibi çeşitli büyüklükte etki alanlarına sahiptir. Standartlaştırma kaynakları ancak kabul edildikleri yer ve kişiler tarafından geçerli sayılırlar. Mesela uzunluk ölçüleri için geçerli standartlar Amerika ve Fransa’da farklıdır. Ancak ülkeler farklı standartları kabul etseler de günümüzde bilgi çok hızlı yayıldığı ve ulaşması çok kolay olduğu için bu fazla bir sorun oluşturmaz. Çeşitli ölçekler vasıtasıyla uzunluk ölçüleri kolayca birbirine çevrilebilir.

Bölgelerin ve Grupların kendi standartlaştırma kaynakları olması ve insanların toplumsal yaşam içinde birden fazla gruba dahil olması standartlaştırma ile ilgili bazı sorunların oluşmasına yol açar. Bunları daha sonra inceleyeceğim.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

“Doğru” Çeşitleri

Doğru kavramının insan ile ilişkisini açıkladıktan sonra Doğru – Bilgi ilişkisine de bir bakmamız gerekiyor.

Doğru kelimesini en çok kullandığımız alanlardan biri “Bilgi” alanıdır. Bilgilerinin doğru olup olmaması insanlar açısından çok önemlidir. Çünkü insanlar karar alırken en çok bilgilerinden faydalanırlar. Yanlış bilgiler, yanlış kararlara sebep olur. Yanlış kararlar ise hayatımızı kötü yönde etkiler.
Bilgiyi, sadece standartlaştırma kaynaklarından değil, diğer insanlardan ve kaynaklardan da alırız. Standartlaştırma kaynaklarından alınmayan bilgiler bir standarda sahip değildir. Yani çoğunluk tarafından doğru kabul edilmezler. Standarda sahip olmayan bilgiler çeşitli açılardan doğru veya yanlış olabilir.

Bir süre önce “Doğru”yu şu şekilde dörde ayırmıştım.

1 – Evrensel doğru

2 – Kişiye göre doğru

3 – Kesin doğru

4 – Onaylanması gereken doğru
Hemen beşinci olarak bir ilave yapıyorum.

5 – Gruba göre doğru.

Şimdi bunları önce kısaca tekrar sayacağım. Sonra teker teker ayrıntılarına gireceğim. Zira bu saydıklarım da bazı ayrımlar içeriyor.

1 – Evrensel doğru : Bilgi ile çok yüksek ilişkisi vardır. Dünya çapındadır. Standartlaştırma kaynaklarında bulunan bilgilerin çoğu Evrensel doğru sınıfına girer. Evrensel doğru üzerinde dünyadaki insanların çoğu uzlaşır. Ancak bu uzlaşma itirazlarlar olmayacağı veya o doğrunun kesin bir doğru olduğunu göstermez.

Örneğin : Amerika’yı Kristof Kolomb’un keşfetmiş olması.

2 – Kişiye göre doğru : Bu tamamen bireysel bir doğrudur. Kişinin bildikleri ve inandıkları ile ilgilidir. Doğru’nun insan ile olan ilişkisinde “Düşünülenin Doğru Olması” hususu ile örtüşür.

3 – Gruba göre doğru : İnsanlar gruplar halinde yaşarlar ve yine çeşitli gruplar oluştururlar. Bir ülke sınırlarında yaşayanlar veya bir dine inananlar gibi büyük gruplardan, bir dernekteki küçük bir gruba kadar her grubun kendine has bazı özellikleri vardır. Bu özelliklerin içine “Doğru” kabul edilen bazı bilgiler de girer. Bir grubun doğru kabul ettiği bir bilgiyi, diğer gruplar kabul etmeyebilir. İnsanlar ait oldukları grupların doğrularını, doğru kabul etme eğilimindedir.

Örneğin : Bazı peygamberlerin bazı dinlere inananlarca kabul edilmemesi.

4 – Kesin doğru : Standartlaştırma kaynaklarında bulunan ve kimsenin mantıklı bir şekilde itiraz edemediği doğrular, kesin doğrulardır. Keza bizzat gözümüzün önünde olan veya bir olayın tüm taraflarının ve gözlemcilerinin kabul ettiği doğrular da kesindir.

Örneğin : Bir futbol maçında A Takımının, B Takımını yenmiş olması.

5 – Onaylanması gereken doğru : En az bir Kesin doğru içeren, ama ayrıntıları taraflar veya gözlemciler tarafından farklı anlatılan veya şüphelenilen doğrudur. Kişilerin yalan söylemelerinden veya yanlış bildikleri kendi doğrularını söylemelerinden kaynaklanır. Sorulup, araştırılıp onaylanması gerekir.

Örneğin : Bu yazıyı benim blogumda okuyor olmanız, böyle bir yazının olduğuna dair kesin bir doğrudur. Ancak bu yazıyı benim yazıp yazmadığım sizin açınızdan kesin olmayabilir. Benim bu yazıyı başka birinden veya bir kitaptan alıp yazmış olabileceğimi düşünebilirsiniz. Eğer şüpheleniyorsanız, bunu araştırıp, onaylamanız gerekir.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

“Doğru” Kavramına Giriş

Görecelilikten bahsederken üzerinde durmamız gereken en önemli kavram “Doğru” kavramıdır. Öncelikle yazının bundan sonrasına Türkçedeki “Doğru” kelimesi üzerinden devam edeceğimi vurgulamam gerekir. Kavramlar çeşitli dillerde farklı adlar ile ifade edilirler. Bazı dillerde farklı kavramlar aynı ad ile ifade edilebilir. Bu da özellikle çevirilerde ve yorumlamalarda sorunlara ve yanlış anlamalara yol açar. Aslında bu durum daha ileride bahsedeceğim göreceliliklerden biridir.

Türkçede “Doğru” kelimesinin çok çeşitli anlamları vardır. Benim bu yazıda vurgulayacaklarım “Yanlış olmayan” ve “Gerçek” anlamlarıdır.

Doğru ve Yanlış insanlara has kavramlardır. İnsanın çeşitli konularda verdiği hükümlerdir. İnsanın olmadığı yerde bu kavramlar da yoktur. O halde bir şeyin doğru olması en az bir insanın onu doğru kabul etmesiyle mümkündür. Bu husus önemli ve ileride daha fazla açıklayacağım.

Kimse bilinmeyen bir konunun doğruluğunu tartışamaz. Bu cümle yanlış anlaşılabileceğinden biraz açayım. Dünya üzerinde elbette bilinmediği düşünülen çok konu var. Ve bilinmedikleri için en büyük tartışmalar bunlar üzerinde oluyor. Ancak o konular benim tanımıma göre biliniyor. Çünkü haklarında bir şeyler söylenebiliyor. Benim “bilinmeyen” ile vurguladığım konunun kendisi.

Örnek vermek gerekirse : Uzaylılar. Olup, olmadıkları tartışılıyor. Ve uzaylı dendiğinde herkesin aklına iyi – kötü bir fikir geliyor. Bu yüzden Uzaylılar bana göre bilinen bir konu. Hatta çok bilinen bir konu. Ancak dünyanın bir yerinde henüz kimsenin görmediği bir antik kalıntı olsa, bunu kimse bilmediği için kimse de hakkında fikir yürütemez. Antik kalıntı bir insan tarafından bulunana veya aranana kadar bilinmiyordur. Ancak birileri o kalıntıyı tesadüfen bulduğunda veya bir şüphe üzerine aramaya başladığında, o kalıntı hakkında bir şeyler söylenebilir. O kalıntılar hakkında söylenen şeylerin de doğru veya yanlışlığı tartışılabilir. Böylece doğru ve yanlış kavramlarının olması için, insanın olmasının gerekliliğini bir kere daha vurgulamış oluyorum.

Doğru kavramının insan ile ilişkisi 2 türlüdür.

Düşünsel doğruluk ve Söylemsel doğuluk. Bunlar da yine ikiye ayrılırlar.

Düşünsel Doğruluk
1 – Düşünülenin doğru olması.

2 – Doğru şekilde düşünmek.

Söylemsel Doğruluk

1 – Söylenenin doğru olması.

2 – Doğrularını söylemek.

İlk bakışta bu ayrımlar aynı şeyi anlatıyormuş gibi düşünülebilir. Ancak özellikle terslerinin tanımlarından ayrımlar net bir şekilde görülebilir. Yani Doğru kavramı gibi ,Yanlış kavramı da aynı şekilde ayrılır. Bu ilişkiler daha sonra doğru kavramının türlerini açıklamada bana yardımcı olacaklar.

Şimdi bunları biraz daha açıklayayım.

“Düşünsel” ile insanın düşündükleri, “Söylemsel” ile insanın söylediklerini vurguluyorum.

1 – Düşünülenin doğru olması : Buradaki durum insanın kendisi ile alakalıdır. İnsan genel olarak bütün düşündüklerini “doğru” olarak bilir. Ancak düşündüklerinden herhangi birinin iç veya dış etkenlerle yanlış olduğuna inandığında, o düşünüleni “yanlış” olarak kabul eder. Yani aksini kabul edene kadar, kişinin bütün düşündükleri kendisi için doğrudur.

2 – Doğru şekilde düşünmek : İnsan bazı çıkarımlar yapmak için verilere ihtiyaç duyar. Bu veriler insana çeşitli kaynaklardan gelir ve insan bunları değerlendirir. İşte bu verilerin güvenilirliğinin, tamlığının tespiti; eksik verilerin aranması ; eldeki veriler arasında sağlıklı bağlantılar kurulması gibi hususlar doğru şekilde düşünmektir. Yetersiz ve yanlış verilerle alınan kararlar; veya veriler arasında yanlış kurulan bağlantılar, yanlış düşüncelere yol açar. Yanlış düşünceler de yanlış inançları doğurur. Elbette insan ilk maddede vurguladığım gibi kendi düşüncelerini doğru kabul eder. Bahsettiğim yanlışlık konusuna türler ayrımımda gireceğim.

3 – Söylenenin doğru olması : Bu madde “Düşünülenin doğru olması”nın tersine kişinin kendisi dışındaki insanlar ile alakalıdır. İnsanlığın doğru kabul ettiği şeyler vardır. İyi anlaşılması için çok uç bir örnek veriyorum. Mesela 1600’lü yıllarda “Güneş’in dünyanın etrafında döndüğü” doğru kabul ediliyordu. Galileo bunun aksini düşündüğü halde, çıkarıldığı mahkemede diğer insanlar için doğru olan şeyleri söyleyerek, kendi hayatını kurtardı. İşte başkalarının doğru kabul ettiği şeyleri söylemeyi, “Söylenenin doğru olması” olarak tanımlıyorum. Bunun tersi ise “Söylenenin yanlış olması”dır. İnsanlar çeşitli sebeplerle bir kişinin söylediklerini yanlış sayabilirler. Bunu da ileride açacağım.

4 – Doğrularını söylemek : Bu ise kişinin kendi düşündüğü ve inandığı şeyleri aynen söylemesidir. Galileo’nun en başta “Dünya’nın güneş etrafında döndüğünü” söylemesi, gibi… Bunun tersini kısaca “Yalan Söylemek” olarak tanımlayabiliriz. Kişinin söyledikleri karşısındakileri kandırma amaçlıdır. Galileo mahkeme önünde doğruyu söylediği halde, kendi doğrularını söylemediği için aynı zamanda yalan söylemiştir.

Yazılar içinde yayınlandı | 2 Yorum

Protagoras ve Görecelilik

Protagoras, tüm doğruların göreceli olduğunu söylüyordu. Sokrates ve Platon ise ona şiddetle karşı çıktılar. Özellikle Platon, bütün şeylerin bir idea’sı olduğunu iddia ederek, her şeyi standartlaştırmaya çalıştı. Doğal olarak amaçlarından bir tanesi standartlara “idealara” uygun her şeyin doğru, uygun olmayanların yanlış olduğunu göstermekti.

Doğruları standartlaştırma çabası günümüze kadar devam etti. Özellikle dinler Platon’un bu standartlaştırma çabasına destek verdiler. Çünkü onlar da her türlü standardı Tanrı’dan gelen emirlerle belirliyorlardı. İnsanların standart diye bir şeyi kabul etmemesi, dinleri zor duruma sokardı.

Tabi bu arada olan Protagoras ve onun gibi düşünen Sofistlere oldu. Günümüzde bile Sofistler kötü anılıyorlar. Oysa onlar büyük ölçüde haklıydı. Gelişen Psikoloji ve Sosyoloji, insanların ve toplumların çok farklı düşünce ve davranışları olduğunu, üstelik bunların insanın doğasından kaynaklandığını gösterdiler.

Peki, tüm doğrular göreceli mi ? Önce “Görecelilik” kavramına bakalım. Nereden bakalım ? Standartlaştırma yapan bir sözlükten. Türk Dil Kurumuna göre Görecelilik : “Göreceli olma durumu” şeklinde açıklanıyor. Göreceli kavramı ise : “Varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı bulunan, mutlak olmayan, göreli, bağıntılı, izafi, nispi, rölatif” şeklinde açıklanıyor.

Yani bir şeyin göreceli olması, “kişiye göre değişmesi” ve “kesin olmaması” dır. “Doğru”nun göreceli olması da, doğrunun kişiye göre değişmesidir.

Şimdi ben burada bir şey yaptım. Bir kavramı tanımlarken hata yapmamak ve kendi bakışımı fazla karıştırmamak için bir standartlaştırma kaynağına baktım.

İnsanlar birarada yaşayabilmek ve anlaşabilmek için bazı ortak şeylere ihtiyaç duyarlar. Bunlardan en önemlisi “Dil” dir. Dil sayesinde insanlar konuşarak birbirleri ile anlaşır. Dilin standartları vardır. Aksi halde insanlar birbirlerini anlayamazlar. Bir kelimeyi ben farklı anlamda kullanırsam, karşı taraf farklı anlamda anlarsa, derdimi anlatamam.

Standartı olan her şeyin o standarda uyan ve uymayanlarla ilgili doğru ve yanlışları vardır. Mesela “Şemsiye” kelimesi yağmurdan korunmak için kullandığımız bir nesneyi ifade eder. Bu nesneye “Şemşiye” dersek, belki anlaşılırız, ama kelimeyi yanlış kullanmış oluruz. Doğrusu “Şemsiye” dir. Bu doğru göreceli değildir.

O halde Protagoras’ı çürüttük. Ancak nasıl çürüttük ? Sadece tüm doğruların göreceli olmadığını gördük. Zaten Protagoras’a en çok yapılan itirazlardan biri “Tüm doğrular göreceli ise, senin bu söylediğin de görecelidir.” şeklindedir. Ve Protagoras’ın söylediği sözle bir paradoks yarattığını vurgular.

Doğrudur. Her, Tüm, Herkes, Hiçbiri, Hiç kimse,… gibi bir bütünü kapsayan cümleler kurarken, çok dikkatli olmak gerekir. Yoksa yukarıdaki gibi paradokslar oluşabildiği gibi, ciddi yanlışlıklar da yapılabilir. Protagoras da bir yanlış yapmış ve bazı kesin doğrular olduğunu ve olması gerektiğini atlamıştır.

Peki göreceli olan doğrular hangileri ? Bunu gelecek yazımda yazacağım.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın