Devlet 2

Geçen yazımda devletin doğal bir gereklilik olduğunu savunmaya başlamıştım. Şimdi farklı bir açıdan bakarak savunmama devam edeyim.

İnsanlar akıl sahibi oldukları için, yaşamı kendilerine kolaylaştırmanın farklı yollarını ararlar. Bir araya gelen bir aslan sürüsünün avlanması gibi tarihin eski çağlarından beri birlikte hareket etme eğilimindedirler. Geçen yazımda bahsettiğim Maslow’un insana has ilkeleri gereği, her biraraya gelen insan topluluğu bir liderlik yarışına sahne olur. Ve sonuçta bir lider seçilir.

Tamamen birbirinden kopuk halde yaşayan insanlar, biraraya gelmiş ve bir lider tarafından yönlendirilen gruplar tarafından ezilirler. Bu gruplara çete diyebiliriz. Bazı filozoflar devletin kurulmasını çetelere bağlar. Bence de bu doğrudur.

Bir çetenin devletin kurulmasına 2 türlü etkisi olabilir. Ya kendilerine karşı çıkamayan bireyleri veya diğer çeteleri kendilerine bağlayarak büyür, ya da bu çetelere karşı kendilerini savunmak isteyenler biraraya gelirler. Her iki halde de insanlar bireysel yaşamdan toplu yaşama geçmiş olur. Topluluk büyüdükçe de yönetimi için gereken insanlar artar ve devletin temelleri atılır.

Nitekim günümüzde dünya üzerinde devletsiz bağımsız bir toprak nerdeyse kalmamıştır. Çünkü bir devletin bile olması, geri kalan insanları ya o devlete katılmaya, ya da başka bir devlet kurmaya yönlendirir. Eğer devlet insanlar için doğal bir gereklilik olmasaydı, dünya üzerinde ilk devlet ortaya çıksa bile, kısa sürede yıkılır ve insanlar bağımsız yaşamlarına devam ederlerdi.

Son olarak, devlet, kendisine bağlı bireylerin birbirlerine zarar vermelerini de önleyen bir sistemdir. Her ne kadar devletler birbirleri ile savaştıklarında insanlar ölüyorsa da, bir devletin içinde vatandaşlarının birbirlerine zarar vermelerini engelleyen yasalar vardır. Bazı anarşist filozoflar şiddetle buna karşı çıkarlar ve insanların normal koşullarda birbirlerine zarar vermeyeceğini, devlet olmazsa bile, kimsenin komşusunu öldürmeyeceğini savunurlar.

Acaba öyle mi ? Günümüzde kalabalık nüfus, insanların içiçe yaşamasını gerektiriyor. Sırf bu durum bile insanlarda stresi arttırdığı gibi, çeşitli sebeplerle insanların tartışmalarına neden oluyor. Apartmanın yönetimi, arabanın park yeri, evde yapılan tadilat veya gürültü, dedikodu gibi şeyler yüzünden çok rahat komşularımızla kavga edebiliyoruz. Zaman zaman kanunlara ve bunları uygulayacak bir devlet olmasına rağmen komşular birbirlerine zarar verebiliyorlar. Bir de kanun olmadığını düşünün !

Toparlarsam, insanlar sahip oldukları akıl ve güdüler nedeniyle birarada yaşamak zorundadır. Birarada yaşamak bir organizasyon ve bazı kurallar gerektirir. Bunu da devlet sağlar. Dolayısı ile devlet, aynı başka bazı hayvan türleri gibi, insanın doğal yapısından kaynaklanan bir kurumdur.

Korumacılık içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Devlet 1

Sözlük tanımına göre Devlet, belli bir toprak üzerinde siyasal olarak örgütlenmiş millet veya milletler topluluğudur. Yani insanların bir araya gelerek kurdukları bir yönetici tüzel kişiliktir.

Özellikle anarşisler, devletin gereksiz bir şey olduğunu ve insanları sömürdüğünü savunurlar. Gerçekten öyle mi ? Bunu sorgulayıp, düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Öncelikle doğrudan fikrimi söyleyip, sonra ispata geçeceğim. Ben devletin insan için doğal bir gereklilik olduğunu savunuyorum. Devletin tanımını yukarıda yaptım. Peki “insan” nedir ?

Filozofların bir kısmı insanı “….. hayvandır.” şeklinde tanımlar. Yani insanın bir çeşit hayvan türü olduğunu ileri sürerler. Ben de bu teoriye katılıyorum.  İnsan’ın dünya’da yaşayan hayvanlardan yapı bakımından çok fazla bir farkı yok. Sadece genetik olarak daha gelişmiş durumda. İnsan beynini daha iyi kullanabiliyor. O halde beyin farkını çıkardığımızda insanın, hayvanlar ile aynı doğal kanunlara mağruz kaldığını söyleyebiliriz. Bu doğal kanunların konumuzla ilgili kısmını tespit için çeşitli örneklere bakalım.

Önce Karınca ve Arılar ile başlayalım. Bu hayvanlar toplu halde yaşamanın en güzel örneklerini oluştururlar. Hem kendilerine ait bir yerleşim yeri inşa ederler, hem de belli bir organizasyona sahiptirler. Bu organizasyonlarında doğal işbölümlerine sahiptirler. Başlarında bir kraliçe bulunur. Bu kraliçeye yardımcı olan bir sınıf vardır. Ve organize bir şekilde yaşamlarını sürdürürler. Kısacası bu hayvanlarda bir devlet olduğunu söyleyebiliriz.

Daha az sayıda hayvan topluluklarına bakalım. Mesela Kurt ve Aslan gibi hayvanlar küçük sürüler halinde yaşarlar. Bu sürülerin bir liderleri olur. Avlanma, yer değiştirme gibi kararlarda liderin etkinliği vardır. Genelde lider en güçlü olan hayvandır.

Bunların dışında elbette yalnız veya çift halinde  yaşayan hayvanlar da vardır. Bu noktada önemli olan bu verdiğim örneklerin hepsinin doğal olarak o şekilde yaşadığıdır. Hayvanat bahçelerini saymazsak, hayvanlar doğal ortamlarında türlerine göre bir yaşayış tarzına sahiptir.

Peki bundan konumuz ile ilgili ne gibi doğal kanunlar çıkarabiliriz ?

1 – Hayvanlar türlerine göre çeşitli yaşayışlara sahiptir.
2 – Topluluk halinde yaşama bunlardan biridir.
3 – Topluluk halinde yaşayan hayvanların bir yöneticisi veya daha büyük sayılarda bir yönetim grubu bulunması da doğaldır.
4 – Yöneticilik arılarda olduğu gibi doğuştan ya da aslanlarda olduğu gibi sonradan (güç yoluyla) elde edilebilir.

İnsan da toplumsal yaşamı olan bir hayvandır. Yalnız veya küçük bir aile ile yaşamayı tercih eden istisnalar olabilir. Bu istisnalar genelde sürü halinde yaşayan hayvanlarda da görülür. Buna insanın hayata bakışındaki ve algılayışındaki görecelilik diyebiliriz.

Ancak insanların büyük çoğunluğu için, ihtiyaçlar ve yaşamak için gerekli olan şeylerin çokluğu, yalnız yaşamaya izin vermez. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, insanı hayvandan ayıran 2 basamağa sahiptir. Bunlar “Saygınlık gereksinimi” ve “Kendini gerçekleştirme” dir. Bu ihtiyaçlar insanın aklından kaynaklanır. Yani bunlar da insana has doğal ihtiyaçlardır ve karşılanmaları gerekir. Bu karşılanma ancak bir toplum içinde yaşamakla olur.

Bir toplum olduğu zaman da yine yukarıdaki örneklerden hareketle, düzeni sağlayacak bir yöneticinin olması gerekmektedir. Bu toplum büyüdükçe yani insan sayısı arttıkça, yöneticinin orantılı olarak daha çok yardımcısı olması gerekecektir. Bu da bir devlet organizasyonunu oluşturacaktır. Düşünün Türkiye’de 70 milyon insan ile bir kişi ilgilenebilir mi ? Kutsal kitaplara göre Tanrının bile melekleri vardır.
Hal böyle olunca devlet insanlar için bir doğal zorunluluk olur.

Bu konuya ikinci yazımda devam edeceğim…

Korumacılık içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sokrates’in Yanılgısı

Muhtemelen çok kişi Sokrates üzerine yazı yazmış ve benim söyleyeceklerime benzer şeyler söylemiştir. Olsun ben de söyleyeyim fikrim belli olsun. Sokrates bence hayatı boyunca savunduğu felsefesini çok yanlış bir zemine oturttu.

Felsefe tarihi Sokrates öncesi ve Sokrates sonrası diye ikiye ayrılır. Bu ayrımın sebebi Sokrates’in tümelci yaklaşımıdır. Sokrates öncesinde, hatta Sokrates döneminde yaşayan Sofistler göreceliliği savunuyorlardı. Yani herkesin olaylara kendi açılarından baktığını ve kendilerine göre tanımladıklarını. Oysa Sokrates doğrunun tek olduğunu ve kişilerin tanımlamalarında yanıldıklarını söylüyordu.
Bunun için de Sokrates bizzat sokaklarda gezerek insanlara sorular soruyor ve onların bildikleri şeyleri aslında bilmediklerini ortaya çıkartıyordu.

Mesela bir kişiye ‘Masa Nedir” diye soruyordu. Eğer kişi masayı “Üzerinde yemek yenen, ahşap ve dört ayaklı şey” diye tanımlıyorsa, ona 6 ayaklı masa olup olamayacağını veya üzerinde yemek yenebilen tanıma uygun her şeye masa denip denemeyeceğini, soruyordu. Tabi doğal olarak da tanımı veren kişi, vermiş olduğu tanımın doğru olmadığını görüyordu. Sokrates aynı şeyi çok daha karışık tanımı olan Ahlak, Cesaret gibi kavramlar için de yapıyordu. O tanımlarında eksikliğini buluyordu.

Olayın hassas noktası şu: Sokrates’in hiçbir zaman doğru tanımı vermediği, söyleniyor. Hatta bu konuda “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğim.” diyerek kendisini doğru tanım vermekten de kurtarıyor.
Sokrates’in bu yaptığı aslında insanları sorgulamaya yönlendirmek açısından güzel bir şey. Ancak  göreceliliği çürüten bir şey değil. Tam tersi göreceliliği ispatlayan bir şey. Çünkü kavramların insanlara göre farklı farklı algılandığını bizzat kendisi görüyor. Ve işin doğrusunu kendisi de söyleyemiyor.

İkinci konu ise değerlendirme. Bir kavramın tanımı herkes için aynı olabilir. Bugün bir sözlüğü açtığımızda mesela “Adalet” kavramının tanımını görebiliriz. Bu tanım eksik de olsa, çoğu kişi tarafından kabul edilir. Ama meydana gelen bir olayın değerlendirmesi, halkın yarısı için adil, diğer yarısı için adil olmayabilir. Bu kişisel değerlendirmelerin, kavram bilgisinden ayrı birşey olduğunu gösteriyor. Adalet kavramı herkesçe aynı kelimeler ile değerlendirilirken, meydana gelen olay farklı olarak değerlendiriliyor.
İşte görecelik burada da kendini gösteriyor.

Elbette bazı şeylerin göreceliliğinden bahsedemeyiz. Bu konudaki düşüncelerimi başka bir yazımda açıklayacağım. Ancak insanlar Sokrates’in düşündüğü gibi sadece bilgileri ile karar vermiyor. Bu konuyu da önceki yazılarımdan birinde yazdım. Sosyal Psikologlar hala insanların neye göre davrandıkları üzerinde çalışıyorlar. Bu konuda da kesin bir doğru yok.

Peki Sokrates’in bu tümelci yaklaşımı nasıl oldu da, insanlık tarihine bu kadar etki etti ? Bu noktada Sokrates’in en büyük şansı öğrencisi Platon oldu. Platon, hocasının izinden gitti. Ancak o doğruyu “İdea” dediği bazı mistik öğelerde aradı. Bu öğeler ise öteki dünyadaydı. Bu konu Hristiyanlığın ortaya çıkması ile önem kazandı. Çünkü Hristiyanlar da “Doğru” kavramını Tanrı’ya bağlıyor ve Tanrı’dan gelen her şeyi mutlak doğru kabul ediyorlardı.  Mutlak doğrunun savunulduğu yerde, Görecelilikten bahsedilemezdi.

Böylece Platon’un İdeaları, Hristiyanlığın Tanrı öğretisi ile uyuştu. Ve Hristiyanlar, sonra da Müslümanlar, Sokrates’in bu tümelci yaklaşımını günümüze kadar taşıdı. Tarihin anlattığı bu.

Peki 2.500 yıldır insanlar aynı bakış açısını yakalayabildi mi? Herkes için ortak “Doğruları” bulabildi mi ?  Hayır ! Ama Göreceliliği savunan Sofistler ağır eleştirilere uğradılar. Para karşılığı ders vermeleri bile suçmuş gibi gösterildi. Üstelik bu durum, günümüzde para karşılığı ders veren insanlarca bile vurgulanıyor.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mantık Üzerine

Mantık felsefenin önemli bir parçası. Bana göre mantık, bilgilerde ve söylemlerdeki saçmalıkları bulmaya, böylece doğruya ulaşmaya yarar.  Buradaki “Doğru” yalan ve saptırmaların etkisinde olmayan anlamındadır.

Günümüzde eksikliğini en çok çektiğimiz şeylerden biri mantık. Çünkü yalan ve saptırmalar tüm dünyada tarihin hiçbir döneminde bu kadar artmamıştı. Ama elimizde yukarıda bahsettiğim bilgi ve söylemlerin içeriğini kontrol edebileceğimiz bir mantık yok. Bunun nedeni geçmişte filozofların işin formel yönü üzerinde durup, onu bilim olarak kabul etmeleri.

Mantığın formel yönden incelenmesi Klasik Mantık da dediğimiz Aristoteles’in eseri Organon ile başlamıştır. Organon “Alet” anlamına gelmektedir. Aletler bir şey yapmaya yarar. Bir alet amaç değil, araçtır. Keza uzun bir süre Aristoteles üzerinden ilerleyen mantık daha sonra iyice formelleştirilerek Modern Mantığa evrildi.

Kant, Mantığı formel yönden kullanmanın yeterli olmadığını farketti. Ancak ortaya koymaya çalıştığı, mantığı içerik açısından da inceleyen Transendental Mantığı o kadar karmaşık anlattı ki, bugün bile filozoflar ne demek istediğini tartışıp duruyorlar. Oysa ne bu tartışmalar, ne de geliştirilen modern mantık, günümüz insanının ihiyacını karşılamıyor.

Formel mantık olsa olsa doğruya ulaşmanın son safhasındaki ispatlayıcı görevini görür. Yani Aristoteles’in bahsettiği gibi alet işlevini. Oysa o safhaya ulaşabilmek için yapılması gerekenler var. Bunlar da sorgulamalardır. Bir bilginin içeriğinin doğruluğunu sorgulayabilmek için de mantığa ihtiyaç var.

Bir resim gördüğümüzü varsayalım. Resimde arkadaşımız Antalya’da denize girdiğini söylesin. Bunun doğru olup olmamasının büyük ihtimalle hayati bir önemi olmaz. Ama biz yine de o resmi sorgulayabilmeliyiz.

Geçen hafta arkadaşımızı traşlı görmüşsek ve resimde en az 3 haftalık sakallıysa. Önce bunu tespit etmeli, sonra formel mantık ile ispatlamalıyız.

Ahmet geçen hafta traşlıdır.
Ahmet resimde 3 haftalık sakallıdır.
Bir haftada 3 haftalık sakal uzamaz.
O halde resim bu haftanın değildir.

Bu önermeler çok daha güzel kurulabilir. Aralara farklı önermeler konulabilir. Ama dediğim gibi bu son aşamadır. Eğer diğer filozoflar gibi bu önermeler ile uğraşmaya kalkarsak, traş olayını sorgulayamaz ve bu aşamaya hiç gelemeyiz.

Peki diyelim ki, Ahmet fotoğrafta geçen hafta gördüğümüz gibi traşlı. Sorgulamamız bitti mi ? Tabi ki bitmedi.

Aralık ayında olsaydık ve fotoğrafta Ahmet’in arkasında bir sürü insanın denize girip güneşlendiğini görseydik ? Aralık ayında insanlar Antalya’da denize girip, güneşlenebiliyor mu ?

Dikkat edilirse bu sorular hep içerikle ilgili. İşte basit bir resmi bile bunun gibi bir sürü yönden sorgulayabilmemiz lazım. Ancak bu sorgulamalardan sonra formel mantık kullanabiliriz.

Her içeriğin sorgulanması gereken farklı unsurları vardır. İnşallah ileride bu sorgulamaları bir sisteme oturtacağım.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bilgi ve Karar

Zaman zaman bazı insanları verdikleri kararlardan dolayı bilgisizlik ile suçlarız. Acaba bu doğru bir suçlama mıdır ? Kötü bir karar vermek için bilgisiz mi olmak gerekir ? Bu yazımda bir örnek yardımıyla bunu sorgulayacağım.

Her şeyden önce “Kötü karar” söylemimizde bir sıkıntı var. Kime göre kötü karar. Kararı verene göre mi ? Kararın etki ettiği kişilere göre mi ? Yoksa gözlemleyen 3. kişilere göre mi ?

Bir diğer sıkıntı da insanların her zaman rasyonel davranacaklarını düşünmek.  Siz, bir başkası ile tamamen aynı bilgilere sahip olduğunuz halde farklı bir karar alabilirsiniz. Tabi ki bana göre buna da etki eden bazı faktörler var. Bunları da incelemeye çalışacağım.

Öncelikle rasyonel bir insanın elindeki bilgilere göre en doğru kararı alacağını varsayalım. Bundan hareketle örneğimi kurgulayacağım.

Bir grup insanın bir toplantıya çağrıldığını düşünelim. Bu insanlardan bir olay sonucunda gerekçe belirtmeden sırayla kararlarını açıklamaları bekleniyor.

Sahneye bir insan çıkıyor ve yavaşça yerden havalanıyor. Bu kişi daha sonra “Ben uçabiliyorum. Bana inanıyor musunuz ?” diye soruyor.

Birinci kişi : Bu kişi gördükleri karşısında şaşırıyor. Karşısındakinin gerçekten uçtuğunu gördüğü için “İnanıyorum” diyor.

İkinci kişi : Bu kişi söz konusu adamı tanıyor ve büyük bir sihirbaz olduğunu biliyor. Kesinlikle bir sihir numarası olduğunu düşünerek “İnanmıyorum” diyor.

Üçüncü kişi : Bu kişi amatör bir sihirbaz. Adamı da tanıyor. Ancak biliyor ki, böyle bir uçma numarasını şimdiye kadar hiçbir sihirbaz yapmadı. Bütün dikkatini vermesine rağmen herhangi bir hile göremiyor. Bunun üzerine “İnanıyorum” diyor.

Dördüncü kişi : Çok gezgin bir insan. Bir uzakdoğu seyahatinde böyle bir sihirbazlık gördüğünü hatırlıyor. O yüzden “İnanmıyorum” diyor.

Beşinci kişi : Neler olduğunu anlayamıyor. Ancak üçüncü kişinin arkadaşı ve onun bir sihirbaz olduğunu biliyor. Ona güvenerek “İnanıyorum” diyor.

Altıncı kişi : Bu kişi de çok okuyan birisi. Mucizelere kesinlikle inanmıyor ve her şeyin bir açıklaması olduğunu savunuyor. Adamı tanımıyor ama yine de insanların uçamayacağını düşündüğü için “İnanmıyorum” diyor.

Yedinci kişi : Dindar bir insan ve kutsal kitabına göre bir peygamberin gelip mucizeler göstermesini bekliyor. Adamı tanımıyor ancak havada görür görmez beklediği peygamber olduğunu düşünerek “İnanıyorum” diyor.

Sekizinci kişi : Bu kişi birinci kişiye aşık ve onunla ters düşmek istemiyor. O yüzden mevcut yargıları inanmamasını söylese de “İnanıyorum” diyor.

Bu inanma ve inanmama meselesini daha da uzatabiliriz. Adam gerçekten uçtu mu, uçmadı mı, bunu özellikle söylemiyorum ki, verilen cevapların hepsinin doğruluk değeri aynı olsun. Ancak mevcut cevaplar üzerinden biraz değerlendirme yapmak istiyorum.

Görüldüğü gibi insanların bir karar verirken birbirinden çok farklı gerekçeleri olabiliyor. Kimisi gördüklerinden etkileniyor. Kimisi okuduklarından. Bazıları inançlarından etkileniyor. Bazıları arkadaşlarından. Bu nedenle.

Bir insanı aldığı karardan dolayı bilgisizlikle suçlayamayız. O kararın içinde bizim sahip olmadığımız bilgiler olabilir.

Bir konuda hiçbir şey bilmeyen bir kişi ile çok şey bilen bir kişi aynı kararı verebilir.

Bazen bilgimizin olmadığı bir konuda inanç ve temel yargılarımız karar vermemize etki edebilir.

İyi bildiğimizi düşündüğümüz bir konuda atladığımız bir husus kararımıza etki edebilir.

Ve sekizinci kişi gibi duygularımız, mantığımızın verdiği kararı değiştirebilir. Keza gelecek ile ilgili kişisel çıkarlarımız kararımıza etki edebilir.

Bu basit bir örnekti. Verilecek karar sadece iki seçenekten biri idi. Ama hayatta çok daha karmaşık koşullarda, çok daha fazla seçenek arasından kararlar vermemiz gerekiyor. Bu kararlara bilgimizin yanı sıra inanç, duygu ve çıkarlarımız da etki ediyor.

Sonuçta insanların bir karar almalarında mutlaka bazı sebepler var. Bu sebepler büyük oranda bilgi ile bağlantılı olsa da, alınan kararların “kötü” olarak değerlendirmesi tartışmalı olduğu gibi, o kararın bir bilgi eksikliği (cahillik) neticesinde alındığını da göstermez.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Evlilik Şart mı ?

“İnsan düşünen bir hayvandır.” demiş Aristoteles. O halde insan ve hayvan davranışlarının temelde benzediğini söyleyebiliriz. Sadece insan davranışlarını daha bilinçli ve düşünerek gerçekleştiriyor.  Bu sebeple insan davranışları hayvanlara göre çok daha karışık.

Bir erkek ve dişi hayvanın biraraya gelmesinin nedeni çoğunlukla nesillerini devam ettirmek için üreme içgüdüsüdür. Tabi ki bütün hayvanlar için bu genellemeyi yapamayız. Mesela Aslanlar ve maymunlar bir sürü oluşturarak bir çeşit aile kuruyorlar. Hayvanların davranışları da farklı farklı oluyor. Bir dişi kedi yavrularını kendi başlarına yaşayacak kadar büyütmek için çabalarken, bir erkek kedinin babalık yaptığını ben görmedim. Ama bir leylek çifti veya penguenler çocuklarına beraberce bakıyorlar.

İnsanlar ise çocuk yapmak ve büyütmek için bazı yörelerde farklı adetler olsa da genellikle evleniyorlar. Evlilik insanlara özgü bir kurum. Bazı hayvan türlerinde çiftler evli gibi hareket etse de, hiçbir hayvan çiftinin evlenmek için bir nikah memuru veya dini yetkili aradığı görülmemiştir.

İnsanların evlilik diye bir kurum oluşturmasının temelinde düşünen insanın kıskanma ve sahiplik duyguları yatar. Çiftler birbirlerini sahiplendiklerinde bunu çevrelerindeki diğer insanlara bildirmek için bir takım prosedürler uygularlar. Ancak geçmişte iki insanın birbiri ile evlenmiş olduklarını söylemeleri 3. şahısların müdahalesi için ciddi bir engel değildi.

Evlilik kurumunu daha sağlamlaştırmak için din ve devlet duruma müdahil oldu. Din, dini nikah yoluyla çiftleri Tanrı korumasına aldı. Devlet ise resmi nikah yoluyla devlet korumasına. Bu korumalara çocuklar da dahildir.

Bir diğer önemli nokta eski toplumda çiftler birbirlerini tamamlayacak rollere sahipti. Kadın ev işlerini yapar, çocuklara bakardı. Erkek ise eve para getirmek için çalışırdı. Evlilik biraz da bireylerin bu eksikliklerini tamamlamak için yapılırdı. Günümüzde hala bu amaçla evlenen insanlar var. Ancak modern toplumda hem erkek hem kadın eşit durumda. Erkekler yemek ve diğer şeylerini kendileri halledebiliyorken, kadınlar da çalışmak suretiyle kendi paralarını kazanabiliyorlar.

Bu şekilde donanımlı bir bireyin evlilik yoluyla elde edebileceği avantajlar, cinsel ihtiyaçların karşlanması ve üreme ile sınırlı.  Yani insanlar bir nevi hayvanlığa dönüş yaptı. Diğer yandan evlilik kurumunun insanlara getirdiği ve hayvanlarda olmayan bir çok külfet var. Bu külfetlerin başında da farklı karakterde iki insanın aynı evde yaşamaya ve birbirlerine tahammül etmek zorunda olmaları geliyor.

İşte bu yüzden günümüzde evlilikler uzun süreli olmuyor. Çünkü bazı insanlar sırf evlilik diye bir kurum olduğu için evleniyor. Oysa evlilik üzerinde çok iyi düşünülmesi gereken bir şey haline geldi. Çocuk istemeyen ve cinsel ihtiyaçlarını da bir şekilde gideren bir insanın evlenmek için ne gibi bir sebebi olabilir ?

Yaşlılıkta yalnız kalmama bir sebep değil. Çünkü çiftlerin aynı anda ölmesi çok nadir gerçekleşen ve doğal yoldan olmayan bir durum. Yani eşini kaybeden bir insan eğer kendisine bakan bir çocuğu yoksa yine yalnız kalacaktır. Günümüzde bir çocuğun da anne veya babasına bakması garanti değil. Nitekim devlet ve özel sektörde yaşlıların bakımını üstlenen kurumlar mevcut.

Dizilerde ve reklamlarda gösterilen çoluklu çocuklu mutlu aile hayatı ise yine ancak çiftlerin birbiri ile uyuşması ile mümkün. Yoksa televizyonda gerçek hayata uygun olarak sadece çocuğu ile yaşayan kadınlar ve erkekler de var.

Bu durumda evlenmek, ancak çiftlerin karşılıklı birbirine aşık olması ve mantıken de evliklerine sıkıntı verecek koşulların olmaması halinde göze alınabilecek bir şeydir.

“O beni seviyor, ben sevmesem de olur.” veya “Ben onu seviyorum ve istiyorum, o da bana alışır.”  diye bir düşünce tamamen mantıksızdır. Siz de Angelina Jolie’yi sevebilirsiniz ama o Brat Pitt’i bırakıp sizinle evleniyor mu ? Bu yüzden iki tarafın da aynı duyguları hissetmesi şart. Aksi halde yanlış bir evlilik yapılmış olur. Yanlış bir evliliği çocuk da kurtaramaz. Bunun örnekleri çevremizde bolca mevcut.

Sonuçta yanlış bir evlilik yapıp sıkıntı çekmektense, bence bekar kalmak daha iyidir.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Başarı Üzerine…

İnsanlar hissettikleri şekilde yaşar ama algılandıkları şekilde etki ederler. Bir insanın ne yaparsa yapsın kendisini başarılı hissetmesi, kendisi açısından güzel bir şey olabilir. Polyanacılık dediğimiz bu olguda, bir olayda başarı bulmak isteyen bir insan, mutlaka bulur. Mesela son seçime giren 20 parti başkanı da aldıkları sonuçta başarı bulabildiler.

Lakin bir de olayın dış boyutu vardır. Kendilerini başarılı hisseden insanlar, eğer dışarıdan başarısız olarak görülüyorlarsa, diğer insanların onlara karşı tavır ve hareketleri de başarısızlarmış gibi olur.

Başarısızlık, kötü bir şey değildir. Ders alınması gereken bir şeydir. Başarısızlığını kabul eden bir insan nerede hata yaptığını bulmaya çalışır. Tekrar başarısız olmamak için aynı hataları tekrarlamamaya dikkat eder. Ama kendini başarılı olarak gören bir kişi için bu geçerli değildir. Dolayısı ile aynı hatalar tekrar yapılır ve aynı sonuçlar alınır.

Tabi Polyana ruhlu kişi, aynı sonucu aldığı için de kendini başarılı sayıp, mutlu olabilir. Ama toplum içinde yaşıyorsak insanların biraz da diğer insanların fikirlerine önem vermesi gerekir.

Mesela, “En başarılı benim, bir başarısızlık varsa başkalarının suçudur.” havasındaki bir kişi, bir süre sonra çevresindekileri kaçırarak, yalnız kalmaya mahküm olabilir. Bu bir sonuçtur.

Bir de grup psikolojisi vardır. Bir amaç için biraraya gelen insanlar bir süre sonra kendilerini bu psiklojiye kaptırarak gerçeklerden uzaklaşabilirler. Mesela grup liderine uyup, toplu halde başarılı olduklarını iddia edebilirler.

Bunun sonucu da, grubun dışarıdaki kişilerce ciddiye alınmaması ve gittikçe küçülerek yok olması olur.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Varolmamız İnce Ayar mı ?

Bir piyango düzenlendiği zaman kazanacak kişi sayısı bellidir. Piyangoyu eğer 1 kişinin kazanması planlandıysa ve 1.000.000 bilet satıldıysa, 1 kişinin o piyangoyu kazanma ihtimali 1.000.000 da 1 dir.

Çekiliş yapılır ve 1 kişi o piyangoyu kazanır. Ama 999.999 kişi piyangoyu kaybetmiştir. Biz bilet sayısını bildiğimiz için bu örnekte kaybeden kişi sayısını biliyoruz. Ancak bir de kaybeden sayısını düşünmediğimiz ve kazananın sadece kendimiz olduğunu düşündüğümüz durumlar var.

Yaşam da bunlardan biri. Bir çok filozof olayı kazanan üzerinden değerlendirerek bunun çok ince bir ayarın sonucu olduğunu söylüyorlar. Bilim adamları bile örneğin büyük patlamanın hızındaki en ufak bir sapmanın evrenin oluşmamasına sebep olacağını söylüyor. Gezegenimiz güneşin biraz daha uzak veya yakınında olsa yaşamın başlayamayacağını savunuyorlar.

Olayın atlanan kısmı bizim kazanan bilete sahip olduğumuz gerçeği. Ya bu koşullar biz yaşamaya başlayalım diye oluşmuş değil de, biz bu koşullar oluştuğu için yaşamaya başladıysak ? Kaybeden bilet sayısını biliyor muyuz ? Hayır bilmiyoruz !

Büyük patlamanın kaç kere meydana geldiği ve bunların kaç tanesinde evreni oluşturabilecek hıza ulaşmadığı hakkında kesin bir fikrimiz var mı ? Biz sadece doğru hıza ulaşan patlama sonucu evrenimizin oluştuğumuzu düşünüyoruz.

Daha önemlisi biz dünyanın koşullarında oluştuğumuzu biliyoruz. Koşulları daha farklı bir gezegende yaşam oluşmayacağının garantisi var mı ? Dünyanın yaşam olması imkansız denilen koşullarında bile hayat bulundu. Demek ki hayatın oluşmak için çeşitli yolları var. En olmaz denilen gezegende bile canlı yaşam olabilir.

Böyle bir durumda varolmamızın ince bir ayar olduğunu da söyleyemeyiz. Biz bu ayarlar olduğu için varolduk. Ama malesef bu ayarların bir kısmını fazla düşünmeden bozuyoruz. İnsanlık bir gün yok olacaksa, bu ayarları yaşayamayacağı şekilde bozduğu için yok olacak.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Günümüzde Mantık

Aristoteles’in Klasik Mantığın temelini atmasından günümüze kadar geçen 2500 senede Felsefenin Mantık alanında bir çok değişiklikler oldu. Ancak bugün geldiğimiz noktada Mantık, çağımız insanının ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Özellikle son 50 yılda yaşadığımız dünyadaki gelişmeler, eski filozofların hayal bile edemeyecekleri şekillerde yeni olguların ortaya çıkmasına sebep oldu.  Bugün artık bir önermenin yapısının geçerliliği veya tutarlılığı değil, doğruluğu önem kazanmış durumda.

Evet “Doğru” kişiden kişiye değişir. Ancak burada bahsedilen “Doğru” değişmeyen ve “Yalan”‘ın karşılığı olan doğrudur. Yani çeşitli iletişim araçlarından gelen binlerce bilgi içinden hangilerinin yalan, hangilerinin doğru olduğunu tespit etme durumudur.

Bunu klasik veya modern mantık sistemleri ile belirlemek mümkün değildir. Zira günümüzde önermenin yapısından önce içeriği ve kaynağı önemlidir. Hatta bazen ortada hiçbir önerme bile olmayabilir. Bir resmin bile doğruluğu incelenebilmelidir.

Günümüzde Felsefe’nin öneminin kalmadığını iddia edenler çok ciddi bir yanılgı içindedirler. Çünkü felsefenin temeli olan sorgulama, her şeyden önemli bir hale gelmiştir. Bunun yepyeni ve doğrudan halkın kullanabileceği  bir mantık sistemi ile birleşmesi, yepyeni bir aydınlanma çağı başlatacaktır.

Mantık halka inmelidir. Eğitim almamış kişilerin anlamadığı, öğrencilerin sırf sınıf geçmek için ezberleyip hayatlarında bir kere bile kullanmadıkları sistemler sadece akademik çevrelerde ve günümüz bilgisayar teknolojilerinde bir anlam ifade eder. Oysa Mantıklı bir insan dediğimiz sokaktaki herhangi bir insanla, diğer insanların farkı öğretilmesi gereken sistemi de ortaya koyar.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Zaman Yolculuğu 2 (Işık Hızı)

Işık Hızı ile zaman yolculuğu konusunu incelemeye devam.

Geçen yazımda verdiğim örneği tersten hareket ettirelim. Yani patlama olan yıldızın gezegeninden Dünya’ya doğru bir uzay aracı, ışığın 2 misli hızla hareket etmiş olsun.

Bu gemi patlama olduktan 1 yıl sonra ilk uzay istasyonuna varır. Burada eğer 1 sene beklerse patlamayı görebilir. Peki bu gemi patlamayı zaten görmedi mi ? Gördü ve o görüntüden 2 kat hızla 1 sene boyunca yol aldı. Dolayısı ile patlamayı tekrar gördü. Yine 1 sene boyunca yol alıp 2. istasyona varır ve 1 sene beklerse, patlamayı 3. kere görür.

Aynı patlamanın 3 – 4 kere görülmesi zaman yolculuğu sayılır mı ? Hayır sayılmaz. Çünkü görünen sadece görüntü. Patlamaya herhangi bir müdahale söz konusu olamaz. Keza bir de mesafe değişkeni var. Bir patlamaya patlamanın yakınından bakmak ile 2 ve 4 ışık yılı mesafeden bakmak arasında fark vardır. Yakından çok daha ayrıntılı görünen patlama, uzaklaştıkça daha az ayrıntılı görünür. Daha da uzaklaştıkça teleskoplarla bile görünmez.

Ancak ilk yazımda bahsettiğim iletişim cıhazı varsa, patlamadan kaçan gemi gezegendekilerin durumunun bilgisine sahiptir.

Şimdi biraz daha işi karıştıralım. Gezegenden patlama ile birlikte hareket eden gemi 1 yıllık uçuşun ardından ilk uzay istasyonuna vardı. Daha patlamanın görüntüsünün gelmesine 1 yıl var. Gemi geri gitmeye karar verirse ne olur ? Tabi ki 1 yılda geldiği yolu 1 yılda geri alır. Sonuç olarak 2 yıl boyunca gezegenden uzakta olduğu için gemi döndüğünde patlamanın 2 yıl sonrasına gelmiş olur.

Velhasıl ışık hızı – zaman yolculuğu ilişkisine düz mantık ile baktığımız zaman herhangi bir imkan göremiyoruz. Ancak ilk yazımın başında belirtiğim gibi farklı bazı teoriler var. Bunlar adı üzerinde teori ve doğruluklarının kesinliğinden bahsedemeyiz.

Okuduğum bazı kaynaklar Işık Hızının üzerine çıkmanın imkansız olduğundan ve Dünya’da yapılan hiçbir denemede bunun başarılamadığından bahsediyor. Ben ışık hızının aşılabileceğine inanıyorum. Nitekim geçmişte trenlerin hızının 80 küsür kilometre saati aşması durumunda, içindeki insanların havasızlıktan öleceğine dair teoriler de vardı.

Işık hızından hızlı uçan bir uzay gemisi dışındaki gözlemciler için görünmez olur. Zira gözümüz karşımızdaki cisimlerden yansıyan ışığı yakalar ve görmemizi sağlar. Işık hızından hızlı bir cisimden ise ışık yansıyamaz.
Işık kaynağının Işık hızında hareket eden geminin üzerinde olması durumunda ise, ancak geminin görüş alanımız içinde bir rotası olması halinde, çok az bir süre görme ihtimalimiz belki olabilir.  Güneş ışınlarının Dünya’ya sadece 8,5 dakikada ulaştığını hatırlamakta fayda var.

 

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın