Tanrı Kaldıramayacağı Bir Taşı Yaratabilir mi ?

Bu teolog ve filozofların yıllardır tartıştığı bir konudur. Aynı zamanda bir paradoksa işaret eder. Şöyle ki : Eğer Tanrı kaldıramayacağı bir taş yaratamazsa, her şeye gücü yetmiyordur. Yarattığı taşı kaldıramazsa, yine her şeye gücü yetmiyordur. Böylece ortaya her şeye gücü yeten bir varlık olamayacağı sonucu çıkar. Peki bu soru tamamen yanlış değerlendiriliyor olabilir mi ?

Her şeye gücü yeten bir varlık olması, Tanrı’nın tanımlarından biridir. Ancak bana göre üzerinde durulması gereken esas nokta, Tanrı anlayışımızın evrene içkin mi, yoksa aşkın mı olduğudur.

Bir Bilgisayarcı düşünün. Bir oyun programlıyor ve bu oyundaki her detaya hakim. Karakterleri istediği gibi yönlendirebiliyor. Oyuna istediği şeyi ekleyip, çıkartabiliyor. Oyunda meydana gelen her şeyden haberdar. Derken oyundaki karakterlerden biri bilinçlenerek etrafındaki her şeyi bir gücün yönlendirdiğini farkediyor. İşte bu karakterin farkına vardığı güce sahip kişi, oyuna aşkın olan Bilgisayarcı. Bilgisayarcının kendi yaşamı ve bir ortamı var. Ama oyundaki her şeye hakim. Oyun karakterinin ise Bilgisayarcının ortamı ile ilgili hiçbir fikri yok.

İşte aşkın bir Tanrı anlayışında, bildiğimiz evrenin dışındaki bir Tanrı’nın kaldıramayacağı bir taş yaratıp yaratamayacağını bilemeyiz. Ama bunun bir önemi de yoktur. Çünkü bu Tanrının kendi ortamındaki yapabildikleri ile ilgidir. Bir kaynakçı, küçük parçaları birbirine ekleyerek kendisinin kaldıramayacağı ağırlık ve büyüklükte bir nesne yapabilir. Belki Tanrı da kendi ortamında benzer bir şey yapabilir. Ama bu bizim evrenimizle ilgili her şeyi yapabilme gücü olmadığı anlamına gelmez.

Yani aşkın bir Tanrı inancına sahip bir insan için bu sorunun cevabı önemsizdir. Ama ya Tanrı’nın evrene içkin olduğuna inanıyorsak ?

Bu durumda iki ayrı Tanrı tasavvuru vardır. Evrene içkin olan Tanrı’nın Zeus veya Odin gibi olduğuna inanıyor olabiliriz. Veya evrenin kendisinin Tanrı olduğuna inanıyoruzdur.

Eğer Zeus gibi bir Tanrı’ya inanıyorsak, inandığımız Tanrı’nın zaten “Her şeye gücü yeten” gibi bir tanımı yoktur. Bu durumda soru gereksiz hale gelir.

Eğer Tanrı’yı evrenin kendisi olarak görüyorsak…

Bu durumda Tanrı’nın kendi bünyesindeki evrende her istediği şeyi gerçekleştirebildiğini varsayarız. Evrenin içinde oluşacak bir taş her şekilde kaldırılıyor olacaktır. Taşın Tanrı Evren tarafından kaldırılamadığını iddia etmek için, Taşın evrenden büyük veya evrenin dışında olması gerekir. Yani bu durumda da aşkın bir Tanrı yerine aşkın bir Taş ile karşı karşıya kalırız. Evrenimizin dışında ne olduğunu bilemezken, bir taş olmasını beklemiş oluruz. Olabilir mi ? Kimbilir… Olmasına Tanrı Evrenimiz etki edebilir mi ? Belki edebilir.

Sonuçta Tanrı Evrene inandığımız anda, aynı aşkın bir tanrıdaki gibi, Tanrı’nın evren sınırları içinde her şeye gücünün yettiğini söyleyebiliriz.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sokrates ve Bilgi

Sokrates “Tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir.” demiş. Demiş de acaba hangi ortamda, ne için demiş ?

Sokrates’in hiçbir yazılı eseri yoktur. Onunla ilgili bilgiler ağırlıklı olarak Platon’un kitaplarından elde edilir. Bu da bizim Sokrates’in söylediği bu sözü, hangi bağlamda söylediğini, hatta söyleyip söylemediğini kesin olarak bilmemizi engeller.

Bu sözü günümüzde kendilerini felsefeci gibi göstermeye çalışan insanlar kullanırlar. Ama bir felsefecinin herhangi bir insanın hiçbir şey bilmediğine inanması beklenemez.

Hepimiz az veya çok bir şeyler biliriz. En temel olarak yemek yemeyi, su içmeyi biliriz. Bunu bildiği halde “Ben hiçbir şey bilmiyorum.” diyen kişi, felsefeci değil, tek kelime ile yalancıdır.

Yine hiçbirimiz her şeyi bilemeyiz. Çünkü bilgi neredeyse sınırsızdır. Ve şunu da unutmayalım ki, hepimizin bir başkasından öğrenebileceği bir şey mutlaka vardır. Yani bir profesör, okuma bile bilmeyen bir insandan bir şeyler öğrenebilir.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Kişisel Gelişimde Doğrular

Bir kişisel gelişimci her zaman kendi doğrularını söyleyebilir mi ?

Bunun için önce profesyonel kişisel gelişimcilerin nasıl para kazandıklarına bakmak gerekiyor. Kişisel gelişimciler ilk bakışta görünenin aksine, esas parayı yazdıkları kitaplardan kazanmazlar. Yazdıkları kitaplar onların tanınması amaçlı reklamlarıdır. Bu reklamlar vasıtasıyla çeşitli iş yerlerine ve kurumlara eğitim ve konferanslar verirler. Elbette para karşılığı. İşte bu kişisel gelişimcilerin esas gelirini oluşturur.

Şimdi kendimizi bir şirketin patronunun yerine koyalım. Elemanlarımıza bir kişisel gelişimciden eğitim aldırmaktan ne bekleriz ? Hemen söyleyeyim, çalışanlarımızın verimlerini arttırmasını, onları işe motive etmesini. Çalışırken daha mutlu olmalarını…

İşte kişisel gelişimcinin çelişkisi bu noktada başlar. Kişisel gelişimcinin dile getirdiği görüşleri, eğer para kazanmak istiyorsa, asla çalışmaya ters olamaz. Yani bir kişisel gelişimci, Mandıra Filozofu gibi “Ben çalışmaya karşıyım” diyemez. Bir kişisel gelişimci ne kitaplarında, ne verdiği konferanslarda ve eğitimlerde patronlar aleyhine bir şeyler söyleyemez. Aksi halde eğitim için iş yerlerine çağırılma ihtimalini ortadan kaldırır.

Kişisel gelişim kitaplarını okurken, kişisel gelişimcilerin eğitimlerini dinlerken bu hususu göz önünde bulundurmakta fayda var.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Topluma Etkilerin Sonuçları

Bilim kesinliğe ulaşmaya çalışır. Bilimsel konularda kesinliği sağlayan şey aynı koşullarda aynı sonuçların alınmasıdır. Mesela suyun 100 derecede kaynaması ancak belli basınç koşulları altında kesindir. Basınç koşulları değiştiğinde, suyun kaynama sıcaklığı da değişir.

Sosyal bilimlerde topluma etki eden etkenler ve sonuçları incelenir. Ancak
topluma yapılan bir etkinin her zaman aynı sonucu vermesi kesin olamaz. Çünkü toplumsal olaylarda bütün koşulların aynı olması mümkün değildir. Aynı insan bile geçmişinden farklı özelliklere sahiptir. Ve toplum insanlardan oluşur. Keza zamanın getirdiği yenilikler ve bunların farklı etkileri vardır.

Bu yüzden geçmişte bir toplumda birkaç kere başarılı olmuş bir uygulama bile, günümüzde başarısız olma ihtimaline sahiptir.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tümevarım ve Tümdengelim

Bütün insanlar ölümlüdür.
Aristoteles bir insandır.
Öyleyse Aristoteles ölümlüdür.

Bu Aristoteles’in ortaya koyduğu klasik mantık çıkarımlarından biridir. Doğruluğu öncüllerinin doğru olmasına bağlıdır. Yani Bütün insanların Ölümlü olmasına ve Aritoteles’in gerçekten bir insan olmasına. Bu ikisinin doğru olduğu durumda, Aristoteles’in ölümsüz olma ihtimali kalmıyor.

Bütün insanların ölümlü olmasından Aristotelesin ölümlü olmasını çıkarmamız, bir Tümdengelim örneğidir. Ama Tümdengelimlerde şöyle bir husus vardır. Daha önce Tüme varılmış olmalıdır. Bu örnekte varılmış olan “Tüm” Bütün insanların ölümlü olduğunun tespit edilmesidir.

Bütün insanların ölümlü olduğu, nasıl tespit edilmiştir ?

Tümevarmak için o Tüm’ün içeriğinin bütün örneklerini, o özellik açısından gözlemlemek gerekir. Örneğimizde bu içerik insan ve gözlemlenmiş olan özellik de ölüp ­ ölmedikleridir. Binlerce yıl
içinde milyarlarca insan gözlendi ve henüz belli bir zamandan sonra ölmeyen insana rastlanmadı. Bu durumda, “Bütün insanların ölümlü olduğu” Tümevarımı doğrulanmış oluyor.

Başka bir örnek yapalım.

Bütün insanlar iki bacaklıdır.
Aristoteles bir insandır.
Öyleyse Aristoteles iki bacaklıdır.

İlk bakışta bu örnek de doğru gibi gözüküyor. Ancak öncülleri biraz daha iyi incelemek gerekiyor.

“Bütün insanlar iki bacaklıdır.” Tümevarımı acaba doğru mu ?

Hayır değil. Günümüzde her ne kadar İnsanın iki bacaklı bir canlı olduğu, söylense de, bacaksız doğan veya sonradan bacağını kaybedenler “İnsan” tanımlamasından dışarı çıkarılmıyor. Savaşta bir bacağını kaybeden insana, yine “İnsan” diyoruz. Yani “Bütün insanlar iki bacaklıdır.” şeklinde yapılan bir Tümevarım, gözlemlerle kolayca yanlışlanabilir.

Aristoteles’in durumuna döndüğümüzde, onu iyi tanımayan biri isek ve sadece bazı sözlerini duymuşsak, insan olduğunu biliriz. Ama bacaklarından birini kaybedip – kaybetmediğini bilemeyiz. Yani örnekte kullandığımız Tümevarım yanlış olduğu için, Tümdengelim de yapamıyoruz.

Tümevarım ile ilgili çok önemli bir sorun var. Gözleme dayandığı için sadece geçmiş ve şimdiyi kapsar. Gelecekte olabilecek olanlar gözlemin dışındadır. Bu nedenle Tümevarım güvenilir bir doğrulama yöntemi değildir.

Bundan 50 sene evvel “Bütün karpuzlar çekirdeklidir.” diye bir Tümevarım yapılabilirdi. Ancak günümüzde gelişen teknoloji ile birlikte artık çekirdeksiz karpuzlar üretilebiliyor. Belki bundan 50 sene sonra da ölümsüzlük bulunacak ve “Bütün insanlar ölümlüdür.” Tümevarımı geçersiz hale gelecek.

İşte bu yüzden yenilikleri araştırmak ve sorgulamak çok önemli. Çünkü ancak o şekilde bazı Tümevarımların yanlış hale gelip ­ gelmediğini öğrenebiliriz.

Bir diğer husus ise yanlış noktalardan hareketle Tümevarıma ulaşmaktır. Dolayısı ile bu yanlış Tümevarımlardan da yanlış Tümdengelimler çıkarırız. Bunu en çok kendi hayatımız ile ilgili yaparız.

Doğduğumuzdan beri her gün yaşıyoruz. Bu durumla ilgili bir Tümevarım ve çıkarım yapalım.

Ben her gün yaşıyorum.
Yarın da bir gün
O halde yarın da yaşayacağım.

Bu şekilde devam ederek ölümsüz olduğumuz sonucuna varabiliriz. Oysa biz her gün yaşıyoruz ama daha önce her gün yaşayan insanlar bir gün öldüler. Yani yarın ölmeyeceğimiz garanti değil.

Aynı şekilde 10 senedir her gün çalıştığımız iş yerinde, yarın çalışacağımız da garanti değil. Uzun bir süre aynı iş yerinde çalışıyor olmamız, olsa olsa o iş yerinden kovulma ihtimalimizin daha az olduğunu gösterir.

15 senedir otomobil kullanıp hiç kaza yapmamış olmamız, bu akşam eve otomobilimizle kaza yapmadan döneceğimiz anlamına gelmez.

Yanlış çıkarımlara sahip olmamız, bizim herkesin başına gelebilecek olaylara hazırlıksız olmamıza neden olur. İşte felsefe ile uğraşmak, bu gibi durumların olabileceğinin bilincinde olmayı ve ona göre bir hazırlık yapmayı sağlar.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Liberalizmin Düşüşü

Dünyada Liberalizmin gerilediği düşünülüyor. Bu gayet normal. Çünkü insanlar artık özgürlük adı altında devlet tarafından başıboş bırakılacak bir durumda değil. Bir ülkede insanlar aç ve sefil ise bu “Piyasa serbest, devlet karışmıyor.” diye açıklanamaz.

Ben yazılarımda sık sık bunu vurguluyorum. Devletten beklentiler arttığı sürece devlet de bireysel özgürlükleri sınırlayan bazı uygulamalar yapmak zorunda. Zaten bazı filozoflara göre devletin kurulma amacı bu. İnsanlar özgürlüklerinin bir kısmından feragat ederek devleti oluşturdular.

Bu noktada önemli olan devletin yönetim anlayışı. Devlet yöneticileri kendilerini halkın hizmetkarı olarak gördükleri sürece problem yok. Ama devlet yöneticileri kendilerini halkın patronu olarak görürlerse, o zaman fena.

Demokrasilerde seçimler bu yüzden önemli. Doğru anlayışta yöneticiyi seçen ülkelerin halkları iyi yaşayacak. Yanlış anlayıştakini seçenler bedelini ödeyecek.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Seçimler ve Ahlak

Siyasette fanatiklik olmaz. Futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutulmaz.

Dünya sürekli bir değişim içindedir. Dünya değişirken biz de değişiriz, siyasi partiler de değişir. Eski önceliklerimiz yerini yeni önceliklere bırakabilir. Ve bu önceliklere başka bir siyasi parti daha iyi hitap edebilir.

Bizim önceliklerimiz aynı kalsa da, daha önce oy verdiğimiz siyasi parti, politikalarını değiştirebilir. Değişen politikalar bizim önceliklerimize uymayabilir.

Sandığa giderken kendi geleceğimizin yanında, çocuklarımız ve torunlarımızın da geleceğini düşünmek zorundayız. Bu yüzden kısa vadeli çıkarlar yerine uzun vadeli çıkarlarımıza öncelik vermeliyiz.

Bir de şu var ki, bir partinin ve adayın kazanmasını istiyor olabiliriz. Onu destekleyebiliriz. Ama bunu yapmak için diğer aday ve partilere iftira ve hakaretler edip, insanları kandırmaya yönelik haber ve resimleri yayıyorsak, bu en başta ahlakımızı kaybettiğimizin bir göstergesidir.

Ahlaksız olursak, kim kazanırsa kazansın, iyi bir geleceğimiz olmaz !

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Oy Kullanmak Lazım

Demokrasilerde seçimler, halkın gücünü gösterme, egemenliğin kimde olduğunu hissettirme zamanıdır. Halk ne kadar çok seçime katılırsa, o kadar demokrasiye sahip çıkar.

Seçimde hiçbir şeyin değişmeyeceğine, hile – hurda yapılacağına, bizi temsil eden kimse olmadığına inanıyor olabiliriz.

Öyle bile olsa, seçime katılmak ile seçilen iktidara, siyasetle ilgilendiğimizi göstermiş oluruz. Çünkü bizim siyaset ile ilgilenmememiz, seçilen yöneticiler için her istediklerini yapma iznidir.

Devletlerin sorumlulukları günümüzde çok artmıştır. Gelecekte daha da çok artacaktır. Gelişen teknoloji bir çok sorunu beraberinde getiriyor. Bu sorunlar ile iyi başa çıkabilen devletlerin halkları da kendilerini kurtarır. Başa çıkamayan, kötü yönetilen devletlerin halkları ise mülteci olur veya açlıktan, savaşlardan ölür.

Bu yüzden en azından yöneticilere onlarla ilgilendiğimizi göstermeli ve bizi daha çok düşünerek hareket etmelerini sağlamalıyız.

Kendimizi hiçbir ülkenin istemediği bir mülteci gemisinde bulmamızın hikayesi, seçime gitmemekle başlar.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Korumacılık ve Göç

Gelişen teknoloji, ciddi bir işsizlik ve bunun getireceği bir ekonomik kriz vaadediyor.

Gelecekte ihtiyaçlarımızı artık dükkanlardan değil, internetten alıyoruz. Ve bize teslimatı robotlar yapıyor. Bu bazı yerlerde başladı bile. Peki binlerce mağaza sahibi, çalışanları vs… ne olacak ? Ticaret sektöründe işimiz tehlikede. Ama üretimde de robotlar kullanılıyor. Hatta Japonya’da tamamen robotların hizmet ettiği bir otel bile var. Yani hizmet sektörü de tehlikede.

Devletler bu duruma kayıtsız kalamaz. Çünkü devlet insanlar için var. Robotlar ve yapay zekalar için değil. Bu yüzden devletler bazı müdahalelerde bulunmalı. Bunu yaparken de önce ilgilenmeleri gereken vatandaşları net olarak belirlemeliler. Çünkü kaç kişiyi nasıl istihdam edeceklerini, edemediklerine nasıl yardımcı olabileceklerini planlamak zorundalar.

Ayrıca bir ülkenin mevcut vatandaşları, devletlerinin önce kendilerine yardım etmesini bekleyeceklerdir.  Zira onlar ve ataları o devletin bütçesini oluşturan vergileri vermişlerdir.

Bu durum da kaçınılmaz olarak ülkelerin korumacılık kapsamında sıkı göçmen politikaları uygulamalarını gerektirecek. Avrupa ve ABD bu tarz uygulamalara başladı bile. Çin’in bazı projeleri var. Yani ileride başka ülkelere yerleşmek ancak o ülkenin ihtiyaç duyduğu bir kişiysek mümkün olabilecek.

Sonuçta herkes kendi ülkesinin iyiliğini de, kötülüğünü de paylaşmak zorunda kalacak. Bu durum insanların ülke yönetimlerini çok dikkatli seçmelerini gerektiriyor. Yapılacak kötü bir seçim, batan bir ülkede perişan olmamıza yol açabilir. Bunun da örnekleri Suriye ve Venezuela’da görülmeye başladı.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hakaret – Eleştiri – Tavsiye

Bir cümle kullanıldığı yere göre bir tavsiye veya hakaret olarak algılanabilir. Mesela “Sen bir psikoloğa görün.”

Bu cümleyi eğer bize bazı duygusal problemlerini açan bir kişiye karşı kullanırsak, bir tavsiye olarak algılanır.

Aynı cümleyi bir tartışma sırasında fikrini söyleyen bir insana karşı kullandıysak, bu hakaret olur. Çünkü o kişinin ruhsal durumunun sağlıklı düşünemeyecek kadar bozuk olduğunu iddia ediyoruzdur. Bu cümle birçok kişi için kendisine küfür edilmesinden beter olarak algılanabilir.

Bu cümle bir tartışma sırasında kullanıldığında “eleştiri” de sayılmaz. Zira eleştiri fikirlere yapılmalıdır. Fikirler ile ilgili bir sorun görülüyorsa, kendi fikrimizle karşı çıkılır ve orta yol bulunmaya çalışılır. Ama eleştiri, fikri söyleyenin şahsına ve kişisel özelliklerine yöneldiğinde, bunun hakaret olarak algılanmaması için bir engel kalmaz.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın