Geçmişi Değerlendirme

İnsanların düşünce tarzları farklılık gösterebilir. Bunun dışında olaylar herkesin kendi bakış açısı ile değerlendirilir.

Birisi bize gelip “Geçmişte şöyle oldu.” dediğinde öncelikle bakılması gereken o olayın gerçekten olup olmadığı, daha sonra ise olduğu dönemdeki koşullardır. Bu koşullar olayın taraflarınca farklı anlatılacağı için, net olarak öğrenilemeyebilir. Dolayısı ile kişiler bilgilerinin yanında inançlarına göre de karar verirler.

Bir diğer önemli husus ise, geçmişteki olayın, şimdiki değerlendirmemiz ile ne kadar ilgili olduğudur. Faili yaşayan bir olayın faili ile ilgili bir değerlendirmede, olayın ilgisi daha fazladır. Ancak faili yıllar önce ölmüş bir olayın, mirasçıları ile ilgili değerlendirmede o kadar da ilgili değildir.

Mesela geçmişte eşini dövdüğü söylenen bir insanı değerlendirirken bu husus önemlidir. Ama geçmişte babası eşini dövmüş bir insanı değerlendirirken o kadar da değildir.

Yine de kararımızda geçmişteki olaylar etkili olacaksa, geçmiş iyi tetkik edilmesi gereken bir şeydir. Çünkü eksik bilgi ile yapılan değerlendirmelerimiz kandırılmamıza yardımcı olur. Bunu yapmayanların cehaletinden bahsedebiliriz.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İyi – Kötü

Bir olayın iyi veya kötü olarak tanımlanması, bazen gerçekleştiği şartlara, bazen gerçekleştirenlere, bazen de etkilenenlere bağlıdır.

İyi ve kötü kavramlarının göreceliliği biraz da bundan kaynaklanır.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Düşüncelerimizi Açıklamak

Düşüncelerimizi açıklarken, başkalarının ne düşüneceği önemlidir. Ama kendi süzgecimizden geçen, bir işe yarayacağına veya kimseye zarar vermeyeceğine emin olduğumuz, düşüncelerimizi açıklamaktan çekinmemeliyiz.

Her açıklanan düşünceyi gereksiz, yanlış veya kötü olarak değerlendirebilecek, alaya alabilecek birileri çıkar. Bazı düşünceler gerçekten öyle olabilir. Ama bazı düşünceler bazılarınca anlaşılmaz. Bazı düşünceler de işine gelmeyenlerce anlamazdan gelinir. Karşı tarafın düşüncemizi beğenmeyeceğinden korkarsak, hiçbir düşüncemizi açıklayamayız.

Mesela birisi geçmişte uzaktan iletişimden bahsettiğinde, bu çoğu kişiye saçmalık olarak gelirdi. Olmadığını bugün biliyoruz. Uzaktan iletişim üzerine hiç konuşulamasa, kimse de bu konuda çalışma yapamazdı.

Sonuçta biz düşüncemizin faydalı olacağına eminsek paylaşırız. İsteyen boş gevezelik olarak değerlendirir. Ama birilerini düşündürmeyi başarırsak, ne mutlu bize…

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Arıza

İnsanız. Çoğumuzun bazı arızaları var. Aşk iki insanın karşılıklı arızalarını görmelerini engeller. Ancak görmemek bu arızaları ortadan kaldırmaz. Aşk azaldığında önemli olan, tarafların diğerinin arızalarını tolore edip edememesidir. Zira her insanın karşısındakinde tolore edebileceği arızalar farklıdır.

İki taraf da karşısındakinin arızalarını tolore edebiliyorsa sorun olmaz. Edemiyorlarsa işte o zaman fena.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Felsefe, Sorgulama Sanatıdır.

Felsefenin birçok tanımı vardır. Her Filozof felsefeyi kendine göre tanımlamaya çalışmıştır. Bana göre en kısa ve anlamlı tanım şudur : “Felsefe, sorgulama sanatıdır”. Ve bence felsefe yapmak, sanat ile çok benzerlik gösterir.

Evet felsefe yapmak, sanat ile çok benzeşir. Bu benzerliği göstermek için öncelikle “sorgulama” kelimesini incelememiz gerekiyor. Türkçe Standartlaştırma Kaynaklarının en önemlisi olan Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre sorgulama “Bir konuyu sorular sorup, yanıtlar vererek araştırma.”anlamına geliyor. Peki soru sorabilmek için ne gerekiyor ? Elbette düşünebilmek.

Sağlıklı her insan düşünme kabiliyetine sahiptir. Burada “sağlıklı” kelimesi ile ileri dereceli alzheimer gibi bir hastalığa sahip olmamayı veya komada bilinçsiz yatmamayı kastediyorum. Mesela psikolojik sorunları olan bir insan da düşünebilir. Psikolojinin bozuk olması düşünmeye engel değildir. Ve filozoflar arasında bile psikolojisi bozuk olanlara rastlanır. Ancak her düşünme de bir sorgulama değildir. Sevgilisini, akşam ne yiyeceğini, bulmacada sorulan sorunun cevabını düşünen insanların sorgulama yaptıklarını söyleyemeyiz. O halde sorgulamayı, düşünmenin bir çeşidi olarak görebiliriz.

Sorgulama yapmak için sorular sormak gerekiyor. Soru sorabilmek için de algıladıklarımızdan ve içeriklerinden emin olmamamız gerekiyor. Mesele telefon çaldı ve karşımızdaki kendini polis olarak tanıtıyor. Bu örnekte biz sadece kulağımızla karşı tarafın söylediklerini algılıyoruz. Evet aranmış olduğumuza güvenebiliriz. Ama arayanın söylediklerine güvenebilir miyiz ? Elbette güvenemeyiz. Güvenebilmemiz için daha fazla bilgiye ihtiyacımız var. Bu bilgileri elde edebilmek için sorular sorar, karşılaştırmalar yapar ve karşı tarafın gerçekten polis olup olmadığını araştırırız. İşte bu sorgulamadır.

Gelelim sanata… Yine TDK’ya göre sanat “Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık.” olarak tanımlanıyor. Yani bir şeyin sanat olabilmesi için yaratıcılığa dayanan bir üstünlüğü olması gerekiyor. İşte bu nokta önemli.

Sorgulama, yapan kişiye bir fayda sağlamalıdır. Mesela gözden kaçan önemli bir hususu bularak, daha sağlıklı karar verdirmelidir. Dolandırılmayı, yanlış kişilerle ilişkiler kurmayı engellemelidir. Kafaya takılan önemli sorunları çözmelidir. İşte bu tip faydalar sağlayan bir sorgulamayı yapmak yaratıcılık gerektirir. Felsefe ile ilgilenen bir insan, doğru konularda, doğru soruları, doğru zamanda, doğru şekilde sorar ve cevaplar. Ve böylece felsefe yapar.

Sağlıklı her insan, düşünebildiğine göre, zaman zaman da sorgulama yapar. İnsanların farklı zeka özellikleri vardır. Bir insan üstün olduğu zeka alanında daha doğru sorgulamalar yapabilir. Mesela müzikal zekası iyi olan bir insan, bu alanda yaptığı sorgulamalar ile bir müzik parçasının çalıntı olup olmadığını, rahatça anlayabilir. Ve bu doğru bir sorgulama olur. Dolayısı ile her insan zaman zaman felsefe yapar. Aynı her insanın bir kağıda iyi kötü bir resim çizebileceği gibi…

Ama nasıl her resim çizen kişi, ressam olarak anılmıyorsa, her felsefe yapan da filozof olmaz. Bir ressam olabilmek için çok çalışmak ve resim yapmanın inceliklerini öğrenmek gerekir. Her şeyden önce çizilen resimlerin bir kesim tarafından beğenilmesi gerekir. Bir filozof olmak için de aynı şekilde çalışmak ve ilgili alanlarda bilgi sahibi olmak gerekir. Ve ortaya konan teorilerin tartışmaya değer olması gerekir. Bir ressam renkler arasındaki uyumu yakalamalıdır. Bir müzisyen notalar arasındaki uyumu yakalamalıdır. Bir filozof ise olaylar ve olgular arasındaki bağlantıları ve benzerlikleri yakalamalıdır. Aksi halde doğru soruları soramaz, sorduğu soruları doğru cevaplayamaz.

Felsefe ile sanatın bir başka benzerliği ise ikisinin de kesinliği olmamasıdır. Bir sanat eserinin güzelliği kişiye göre değişir. Bazıları beğenir, bazıları beğenmez. “Kesin güzel” diye bir şey yoktur. Aynı şekilde felsefi teoriler de bazı insanlarca kabul edilir, bazılarınca edilmez. Yani felsefede de “Kesin doğruluk” diye bir husus yoktur. Kesin doğru kabul edilen konular felsefeden çıkar ve bilimin alanına girer.

Gariptir ama felsefe ile sanatın bir başka benzerliği de şudur. Sanatçıların da, filozofların da değerleri genelde ölümlerinden sonra anlaşılır.

Toparlayacak olursak… Felsefe, bana göre sorgulama sanatıdır. Sorgulama düşünebilen her insan tarafından yapılabilir. Ancak faydalı ve doğru sorgulamalar yapmak bir yaratıcılık gerektirir. İşte tanımın sanat kısmı bu yaratıcılıktan geliyor. Bu tarz yaratıcı sorgulamalar da yine her insan tarafından zaman zaman yapılır. Bu nedenle herkes felsefe yapabilir. Felsefe ile ilgilenmek insanın daha çok sorgulama yapmasını ve daha doğru davranışlarda bulunmasını sağlar. Aynı daha güzel resim çizmeye çalışmak için yapılan çalışmaların sağladığı gibi… Ama bir filozof olmak, aynı bir sanatçı olmak gibi çok çalışmayı ve uzmanlaşmayı, hatta profesyonelleşmeyi gerektirir.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Düşünüyorum Öyleyse Dönek miyim ?

“Düşünüyorum, öyleyse varım” demiş Descartes. Varlığının ispatı olarak düşünmeyi göstermiş. Düşünmek, üzerinde durulan konuda yeni fikirler ve sonuçlar çıkarmayı sağlar. Bu fikir ve sonuçlara göre insanlar kararlarını değiştirebilir. Yani karar değiştirmek, insanın varlığını ispatlayan düşünmenin bir sonucudur. Tamamen insani bir olaydır.

Peki karar değiştiren insanlara vurulan “dönek” damgasının sebebi nedir ? Düşünüyoruz, öyleyse dönek miyiz ?

Öncelikle “dönek” kelimesi ne anlama gelir, ona bir bakmamız lazım. Türkçe standartlaştırma kaynaklarının en önemlisi olan Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göre dönek : İnanç ve düşüncesini değiştiren, sözüne güvenilmeyen, caygın, kaypak, kahpe…

Bu tanımın ilk kısmına baktığımızda, düşünmenin bir sonucu olan karar değiştrmek, sanki kötü bir şeymiş gibi gözüküyor. Ama hepimiz düşünüyoruz ve çeşitli konularda zaman zaman fikrimizi değiştiriyoruz. O halde hepimiz, düşündüğümüz için döneğiz. Ve döneklik varlığımızın bir ispatı ! Bunun nesi kötü ?

İşte esas problem tanımın ikinci kısmında. Sözümüze güvenilmemesi, yani güvenirliğimizi yitirmemiz, kötü bir şekilde tanımlanmamızı sağlar. İnsanlar arasında güvenmek birden fazla kişiyi içeren bir durumdur. Güvenden bahsettiğimizde ortada en az bir güvenilen ve en az bir güvenen olmalıdır. Birinin bir konuda bize güvenmesi, o kişiye o konuda yapmayı taahhüt ettiğimiz bir şeyler söz verdiğimizi gösterir. O kişi, o sözümüze istinaden bizden bir şeyler bekler veya bir şeyler yapar. İşte bu sözü verdikten sonra değişen kararımız, o kişi veya kişileri mağdur eder.

Yani düşüncelerimiz kararlarımızı değiştirebilir. Ama bu değişen kararlarımız, sözümüze güvenen insanları mağdur ediyorsa, işte o zaman “dönek” oluruz.

Bu noktada karar değiştirmemize neler etki eder, bir bakalım.

– Konuyla ilgili yeni bilgiler öğrenmiş olabiliriz.

– Düşünme tarzımız değişmiş olabilir.

– Koşullar değişmiş olabilir.

– Çıkarlarımız öyle gerektirebilir.

Bu maddeler içinde “dönek” sıfatını haketmemiz için en uygun madde, çıkarlarımız gerektirdiği için karar değiştirmemizdir. Sırf kendi çıkarımızı korumak için karar değiştimiş ve bu değişen kararla birilerini mağdur etmişsek, “dönek” sıfatı bizim için hafif bile kalabilir.

Diğer yandan koşulların değişmesi, birileri mağdur olsa bile karar değiştirmemizi haklı kılar. Mesela bir işi yapmamız için 500 TL verileceği söylense ve biz işe başladıktan sonra bu 300 TL olarak değişse, kararı ve koşulları karşı taraf değiştirmiş olur. Bu durumda işi yapmamamızdan birileri mağdur olsa bile, bizim de kararımızı değiştirip, işi yapmama hakkımız olur. Koşulları biz değiştirmediğimiz için sorumluluk da bizden çıkar.

Yukarıdaki etkenlere baktığımızda, her konuda gelecekte karar değiştirme ihtimalimiz var. Önemli olan bu değişen kararımızdan dolayı birilerinin mağdur olmaması. O halde dikkat etmemiz gereken şey, tutamayacağımız sözü vermemek ve verdiğimiz sözü, kararımız değişse bile, koşullar değişmedikçe tutmaktır. Her zaman temkinli olmamız en iyisidir. Abartmalardan da uzak durmalıyız.

Mesela dün yerden yere vurduğumuz bir insanla, bugün ortak iş yaparsak. Bizim sözümüze güvenerek o insandan uzak durmuş olanlar mağdur olmaz mı ?
Veya tam tersi, dün aramızın çok iyi olduğu, yere göğe sığdıramadığımız bir insanla, bugün düşman olsak ve bizim sayemizde o insanla ilişki kurmuş olanları suçlasak ?

Bu gibi durumlarda karar değiştirmemiz için çok haklı sebeplerimiz olsa da, hata bizdedir. Çünkü düşünme kabiliyetimizi daha önce kullanıp, temkinli davranmamış ve bize güvenen insanların mağdur olmasına yol açmışızdır.

Sonuçta bir özet yapmamız gerekirse… Düşüncelerimiz değişir. Kararlarımız değişir. İnançlarımız değişir. Bunlar normaldir. Bunların olabileceğini bilip, kimseyi mağdur etmeyecek şekilde temkinli hareket etmeli, sözlerimizi ona göre vermeliyiz. Yoksa “dönek” damgası yeriz.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa Kısa 7

Felsefe en başta sorgulama sanatıdır.
Felsefe ile ilgilenen bir insanın yapması gereken de bilmediği, anlamadığı her şeyi sorgulamak ve öğrenmeye çalışmaktır.
Bu yüzden bir felsefeci sormaktan çekinmez. Aklında en ufak bir soru işareti kalmayana ve anlayana kadar sormaya devam eder.

Hal böyle iken, kim söylerse söylesin, anladığından emin olmadığı bir söylemin, anlamını sormayan kişi, felsefe ile boşuna uğraşıyordur.

— – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — –

Bir tartışma, İki taraftan en az birinin bir şeyler öğrenmesi ile biterse, tartışma adını alır. İki taraf da bir şey öğrenmediğinde, laf yarıştırma olarak kalır.

— – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — –

İnternet oyununda rakip kaleleri ele geçirmeye çalışan çocuk ile, gerçek hayatta rakiplerini piyasadan silmeye çalışan şirket arasında “Güç İstenci” açısından bir fark yoktur.

Nasıl ki, internet oyununda çocuğun rakiplerine yapabileceklerinin sınırını oyunu yapanlar belirliyorsa, gerçek hayatta da şirketlerin rakiplerine yapabileceklerinin sınırlarını devlet belirler.

— – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — –

İnsanlar kendilerini başkalarını değerlendirdikleri gibi değerlendiremeyebilirler. Kendimize bakışımız, başkalarına olan bakışımızdan farklı veriler içerir. Bu veriler sayesinde, aynı koşullarda aynı hareketi başkası yaptığında eleştirebilir, kendimiz yaptığımızda haklı bir sebep bulabiliriz.

Ve hepimiz kendimizi haklı çıkarmaya meyilliyiz.

Bu konuda bize en çok yardımcı olacak şey, başkalarının bizi değerlendirmesidir. Dikkate almalıyız.

— – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — –

Bir insan sözleri ve yazıları ile kendi kişiliğinden de ipuçları verir. Mesela tartışmalarda küfürlü cevaplar veren bir insanın terbiyesi de ortaya çıkar. Mesela okuduklarını sürekli çarpıtan bir insanın dürüstlüğü ortaya çıkar.

İnsanlar karşılarındakilere onlar hakkında edindikleri izlenimlere göre davranırlar. Eğer insanların bize istemediğimiz bir şekilde davrandıklarını düşünüyorsak, hakkımızda o davranışı oluşturan yanlış bir izlenime sahip olabilirler. Ve bu izlenimi oluşturmada kendi sözlerimiz ve yazılarımızın payı büyüktür.

— – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — – — –

 

İki insanın bütün görüşlerinin yüzde yüz tutması neredeyse imkansızdır.

Bu yüzden bir konuda insanlara değil, görüşlere destek vermek gerekir. Yani bir kişinin bir konuda savunduğu görüş bizimkine uyuyorsa, onu o konuda destekleriz.

Eğer bir insanı ne söylerse söylesin desteklemeye başlarsak, yarın kendi görüşümüze tamamen ters bir şey söylediğinde ortada kalırız.

Hepimizin kendi beyni var. Bunu bize Tanrı verdiyse, başkasına bağlamamız için değil, kullanmamız için verdi.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Rekabet Üzerine

Rekabetin hizmet ve ürün kalitesini arttırdığı söylenir. Bu durum koşullar uygun olduğunda söylendiği şekilde gerçekleşir. Zira müşteriyi kendine çekmeye çalışan firmalar onlara daha iyi hizmet vermeye çalışırlar. Müşteri de kendisine iyi hizmet veren firmaları tercih eder. Ancak koşulların uygun olmadığı bir durum vardır. O da halkın alım gücünün düşmesidir.

Bazı dönemlerde halkın alım gücü düşer. Piyasa koşulları yüzünden insanlar daha az para kazanmaya başlar, veya gelecek kaygısı para biriktirmeye sebep olur. Her iki durumda da harcamalar azaltılmaya çalışılır. Ancak ihtiyaçlardan vazgeçmek kolay değildir. Televizyonu bozulan ve tamir edilemeyen bir aile, uzun süre televizyonsuz kalamaz. Yeni televizyon alınması gerekir. Veya işyerinde öğle yemeklerini kendi cebindem yiyen bir çalışan, bunu yapmaya devam etmek zorundadır.

İşte bu gibi durumlarda ihtiyacın giderilmesi için en optimum alternatiflere yönelinir. Yani düşük fiyatlı ama en çok idare edecek olan seçeneklere bakılır. Mesela televizyon alırken hiçbir zaman kullanılmayacak özellikler aramak yerine, sağlam ama daha ucuz bir modele yönelinir. Öğle yemeğinde lüks lokantalara gitmek yerine, daha ucuz ve doyurucu ürünler satanlara gidilir. Bu durum ucuz ürünlerin daha çok, pahalı ürünlerin ise daha az satılmasına yol açar.

Günümüzde iş yapmak için piyasaların nabzını iyi tutmak gerekir. Ve bunu yapmak hiç de zor değildir. Rekabet çok yoğun olduğu halde, rakiplerin birbirlerinin hamlelerinden haberdar olmaları çok kısa sürer. Ama aynı yoğun rekabet, rakiplerin hamlelerine hızlı bir şekilde cevap vermeyi de gerektirir. Aksi halde piyasada ayakta kalmak hiç kolay değildir. Haliyle potansiyel müşterilerin tercihlerindeki değişimler tespit edilir ve bunlara uygun çözümler bulunmaya çalışılır.

Bir ürünün veya hizmetin fiyatını düşürürken, kalitesini yükseltmek hatta korumak çok da olası değildir. Fiyat düşürmenin birkaç yolu vardır. Kardan fedakarlık etmek. Girdi maliyetlerini düşürmek. Sabit maliyetleri düşürmek.  Girdi maliyetlerinden kasıt, ürünlerde doğrudan kullanılan malzemelerdir. Televizyonda kullanılacak çok uzun süre çalışabilecek bir ekran ile belli bir süre çalışabilecek bir ekran arasındaki tercihi rakip firmayı yakalayabilecek olan hedef fiyat belirler.  Rekabetin kaliteyi düşürmesi böyle gerçekleşir.

Sabit maliyetlerin en önemlilerinden biri ise işçiliktir. Rekabet koşullarında daha vasıflı çalışanlara, daha yüksek ücretler verileceği söylemi de bu noktada ters döner. Firma ucuz ürün satma hedefine girdiğinde, maliyet düşürmek için minimum yeterlilikte, düşük ücretli çalışanlar ile işini görmeye çalışır.

Çünkü tüketici de ürünlerde işini görecek en ucuz alternatiflere yönelmiştir. Artık kargosunun 20TL’ye 2 günde teslim edilmesinden ziyade, 10 TL’ye 3 günde teslim edilmesine razıdır. Haliyle 10 TL’ye kargosunu taşıyacak firma içindeki vasıfsız elemanlar veya malzeme eksiklikleri nedeniyle yaşanan 1 günlük gecikme, onu rahatsız etmemektedir. Ve bunu kısa sürede 20 TL’ye kargo taşıyan firma da görecektir. O da fiyatını indirmeye çalışacaktır.

Bunlar ilk bakışta tüketicinin lehine gibi görünse de, rekabet fiyat indirme yarışı haline geldiğinde ortada kalite de kalmaz, vasıflı iyi maaş alan elemanlar da… Hatta bu bir de bütün piyasaya yansıdığında deflasyon denen olay bile meydana gelebilir. Bu her ne kadar enflasyonun tersi olduğu için kulağa hoş gelse de, enflasyonu aratan bir ekonomik olaydır.

Rekabetin en yoğun ve açık olduğu yer ise internettir. Normalde bir tüketici için alışveriş yapmak amacıyla birkaç rakip mağaza gezmek ve fiyatlar toplamak çok vakit alan ve yorucu bir iş iken, internet üzerinden alışveriş yapan biri için bu sadece birkaç dakikadır. Aynı ürünü satan satıcılar için internet ortamında firma güvenilirliği ve fiyat dışında bir rekabet unsuru yoktur. Tüketici bütün firmalara aynı sürede ulaşır ve aynı kolaylıkla alışveriş eder. Aynı güvenirliğe sahip iki firmanın sattığı aynı ürün için geriye sadece fiyat kriteri kalır. Ve makul davranış, en ucuz olana yönelmektir.

İşte bu yüzden internette bir kere yüksek hacimli satışlara ulaşan firma, ciddi bir hata yapmadığı sürece piyasayı ele geçirir. Çünkü satış hacmi güvenilirliğini arttırırken, sabit maliyetlerini düşürür. Keza yükselen satış hacmi, tedarikçilerden de daha uygun fiyatlar almayı sağlar. Böylece tüketicilerin elinde güvenilir ve en düşük fiyatları verebilen tek bir şirket kalır. Yeni rakip çıkması neredeyse imkansız hale gelir. Olur da çıkarsa da, büyük firma küçük firmayı yutar. Yani İnternet ortamı tekelleşme için uygun bir ortamdır. Ve tekelleşen bir firmanın da kalite ile vasıflı eleman arayışı olmaz.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Risk ve Başarı

“Risk almadan başarılı olunmaz.” Bu cümle sık sık başarılı insanlar ve kişisel gelişimciler tarafından, arayanlara başarının formülü olarak sunulur. Kısmen doğru bir sözdür. Ancak risk konusunda önemli bir hususa değinilmez. Ve risk insanın hayatının her yerinde zaten olan bir şeydir.

Attığımız her adımda bir risk alırız. Hatta bazen hiçbir şey yapmamız bile bir risktir. Bu konuda sıkça söylenen bir söz de, “En büyük risk, hiçbir şey yapmamaktır.” şeklindedir. Hiçbir şey yapmadan uyuduğumuzda bile bir risk alırız. Çünkü uyuduğumuzda bilincimiz yerinde olmaz ve çevremizde olan bitenden habersiz oluruz. Çok küçük bir ihtimalle de olsa başımıza bir şeyler gelebilir. Mesela evimize giren bir hırsız tarafından soyulabiliriz.

Bu yüzden başarılı olmak için risk almak gerekir. Ancak adı üstünde risk, başarısız olma ihtimalini de içerir. Riskin olduğu her konuda ihtimallerden bahsedilir. İşte işin püf noktalarından biri bu ihtimaller konusudur.

Kumar ve şans oyunları da ihtimalleri içerir. Ve yine bu oyunları oynayanlar da belli bir risk alırlar. Ancak bu alanlarda işe şans faktörü karışır. Çünkü kişinin riskten başarılı çıkması büyük oranda kendi elinde olan bir şey değildir. Kumar oynarken belli bir para, daha çok para kazanabilmek için gözden çıkarılır. Ve o parayı kaybetme ihtimali, uyurken soyulma ihtimalinden çok daha fazladır.

Şans oyunlarında ise paramızı kaybetme ihtimali daha da yüksektir. Binlerce kişi bir çekilişe katılır ve birkaç tanesi kazanır. Ancak şans oyunlarında gözden çıkarılan para çok düşük, kazanılması beklenen para ise çok yüksektir. Bir piyangonun çekileceği zamana kadar, kazanabileceğimiz para ile ilgili kurduğumuz hayaller bile, kaybedeceğimiz paraya değebilir.

İşte bu noktada ihtimaller ile ilgili olarak , riskin büyüklüğünü belirleyen bir başka unsur ortaya çıkıyor : Kazanç – kayıp miktarları.

Bir riske girdiğimizde, kazanma ihtimalimiz olan şey büyük, kaybetme ihtimalimiz olan şey küçük ise, o risk küçük bir risktir. Kaybetme ihtimalimiz olan şey büyük, kazanma ihtimalimiz olan şey küçük ise o büyük bir risktir.

Burada hemen “büyük” ve “küçük” kayıp ifadesinin kişiye ve duruma göre değişebileceğini vurgulamam gerekiyor. 1 Milyon TL’si olan bir kişinin 10.000 TL kaybetmesi ile, 5.000 TL’si olup, 5.000 TL de borç almış kişinin 10.000 TL kaybetmesi miktar olarak aynı olsa da, risk açısından aynı büyüklükte değildir. 1 Milyon TL’si olan bir kişi için 10.000 TL kaybetme riski küçük bir risktir. Diğeri için ise başını çok ağrıtacak kadar büyüktür.

Uyku örneğine dönelim. Uykumuzda soyulmamız ilk bakışta büyük bir kayıp olarak görülebilir. Peki bu kayıbı önlemek için uyumadığımızda ne olur ? Sağlığımızı kaybeder ve ölürüz. Bu gerçekleşme ihtimali açısından da sonucu açısından da çok daha büyük bir risktir. Zaten bu büyük risk nedeniyle vücudumuz işi zihnimize bırakmaz ve belli bir noktadan sonra direnmemize rağmen uyuruz. Hatta bazen olmayacak yerlerde bile uyuyabiliriz. Mesela seyahat sırasında, direksiyon başında !

Direksiyon başında uyuduğumuzda kaza yapma ihtimalimiz, uykusuzluktan ölme ihtimalinden çok daha yüksek olur. Yani çok büyük bir risktir. O halde yorgun olduğumuzda ve vücudumuz bizi uykuya zorladığında, direksiyon başına geçmememiz gerekir. Böylece direksiyon başında uyuma ihtimalini azaltmış olarak daha düşük bir risk alırız.

İşte bir önemli nokta da budur. Risk azaltılabilecek bir şeydir. Kötü bir şeyin gerçekleşme ihtimali ne kadar düşürülürse, riski de o kadar düşer. Mesela evimize takacağımız bir alarm, uykumuzda soyulma ihtimalini azaltır. Böylece uyumamızın riski de azalmış olur.

Başarı konusuna dönelim. Kumar ve şans oyunlarında para kazanmış bir insan büyük bir riske girmiştir. Peki o insana başarılı bir insan diyebilir miyiz ? Bence diyemeyiz. Çünkü bu gerçekten başarılı olan insanlara haksızlık olmuş olur. 1000 kişiden 1 kişinin kazanabileceği bir şeyi, tamamen şans yardımı ile kazanmak başarı olarak sunulamaz. Aynı diğer kaybeden 999 kişinin başarısız olduklarının söylenemeyeceği gibi…

O halde alınan riskin çok yüksek olduğu durumlarda kazanç başarıdan çok, şansa bağlıdır. Oysa başarılı kişi, risk aldığı kadar, aldığı riskin büyüklüğünün kendisine zarar vermeyecek boyutta olmasına dikkat eden, yine aldığı önlemlerle riski azaltabilen kişidir. İşte genellikle söylenmeyen husus budur.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa Kısa 6

Mutluluk paylaşıldıkça büyüyen bir şeydir. Ve sadece zafer kazanılarak elde edilmez. Hırslarına kapılarak zafer peşinde koşan insanların en büyük yanlışı, bu sırada ortaya çıkan bir çok başka mutluluk fırsatını görememeleri, zaferi kazandıklarında da etraflarında mutluluklarını paylaşacak fazla kimse kalmamasıdır.

——————————————–

İnsanlar hırslarını törpüleyebildikleri oranda olgunlaşırlar. Ve bunun yaş ile bir alakası yoktur.

———————————————

İnsan bazı şeylere toptancı yaklaştığı zaman zihni daha rahat ediyor. Ancak toptancı yaklaşım bir çok problemin de kaynağını oluşturuyor.

Mesela Nietzsche’nin Ahlak’a yaklaşımı da böyle bir toptancılık içeriyor. Oysa Ahlak çok geniş kapsamlı bir konu ve içine çok şey giriyor. Bunu farketmeyen Nietzsche, Ahlak’ın bir tarafını eleştirmeyi, Ahlak’ın diğer tarafı ile yaparak bir paradoksa düşüyor.

Bu yüzden düşünürken kendimizi yoklamamız lazım. Toptancılık yaparak kolaya kaçarken, bazı şeylere haksızlık ediyor, bazı paradoksalara düşüyor muyuz ?

————————————–

Düşünce özgürlüğü önemli.

Diğer yandan bazı makamlar, bazı düşüncelere sahip olmayı gerektirir. Mesela Hayvanseverler Derneğinde yönetici olmak için hayvanları sevmek gerekir.

Bir insanın kedileri sevmemesi kendi düşüncesidir ve düşünce özgürlüğü kapsamına girer. Ama o insan Hayvanseverler Derneğinde bir görev alırsa ve kedi sevmediği ortaya çıkarsa, kedi dışındaki hayvanları sevmesi, görevinde kalması için yeterli olur mu ? Bence olmaz…

————————————–

Zengin olmak ve zengin yaşamak. Bu ikisi farklı şeylerdir.

Zenginlik ancak zengin yaşayınca bir anlam ifade eder.

Ne demek istediğimi bir örnek ile açıklayım. Diyelim ki, amcanızdan size çok büyük birkaç milyonluk bir villa kaldı. Ancak başka bir şey kalmadı. Bu villaya geçip oturmanız sadece zengin olduğunuzu gösterir.

Eğer yeterli para kazanmıyorsanız, villanızın giderlerini karşılayamazsınız. Villanızda hizmetli, aşçı gibi personelleri çalıştıramazsınız. Bahçeniz varsa bakımını yaptıramazsınız. Havuzunuzu kullanamazsınız. Villada yaşadığınız halde normal yemeklerle yetinirsiniz. Yani değişen tek şey daha büyük bir evin sorumluluğunu almış olmanız olur. Bir zenginin gittiği yerlere gidemez, yaptıklarını yapamazsınız. Yani Zengin yaşayamazsınız.

Bazı insanlar da iyi para kazanırlar ama kazandıkları paraları olduğu gibi harcarlar. Hiçbir mal varlıkları olmadığı halde, bir zengin ne yapıyorsa onu yaparlar. Yani zengin yaşarlar. Oysa işten çıkarıldıkları anda aynı yaşamı sürdürebilmelerine olanak yoktur. Çünkü zengin değillerdir.

İşte insanların hayatlarında sağlamaları gereken en önemli denge budur. Amcasından villa kalan, villa da oturmak yerine satabilir ve aldığı para ile daha iyi yatırımlar yapabilir. Veya iyi para kazanan şahısa kiraya vererek, gelen gelirle daha iyi bir hayat sürebilir.

İyi para kazanan şahıs ise villa kiralamak yerine, gelen parayı biraz biriktirip, kendine zor zamanlarda yaşayacağı bir yer alabilir.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın