Standartlaştırmanın Önemi

John Locke duyu verilerini ikiye ayırmış. Bir madde ile ilgili alınan renk, koku, tat, ses gibi verileri İkincil Nitelikler olarak özneye bağlamış. Yani bunların kişiden kişiye değişebileceğini söylemiş. Maddenin katılık, yer kaplama, şekil, hareket gibi özelliklerini ise Birincil Nitelikler olarak tanımlamış. Bunların ortak özelliği herkesçe aynı olarak tanımlanabilmeleri. Çünkü ölçülebiliyorlar.

İnsanlar bazı şeyleri aynı şekilde anlayabilmek için ortak ölçü değerleri üzerinde uzlaşmışlardır. Ben bunlara Standartlaştırma Kaynakları adını verdiğimi daha önce yazmıştım. Uzunluk ölçüleri sayesinde bir şeyin boyutlarını ve kapladığı yeri, geometri sayesinde şeklini, hız ölçüleri sayesinde hareketini ölçmek mümkün. Ve bu ölçüler sayesinde dünyanın öbür ucundaki bir cismi aynen yapabiliriz.

Konuyla ilgilenmeyenler fazla bilmez, ama pantone denilen bir ölçü sayesinde günümüzde rengi de aynı şekilde vermek mümkün. Mutlaka diğer ikincil özelliklerde de bazı ölçümler kullanılıyordur. Yani Locke’un ayrımı Birincil Nitelikler yönünde biraz daha genişlemeye başlamış durumda.

İnsanlar için standartlaştırma çok önemli, çünkü bir şeyin standart bir ölçüsünün olması, o şey konusunda “doğru” ve “yanlış” kavamlarının kesin bir şekilde kullanılmasını sağlar. Mesela birisinden A4 boyutunda bir defter istediğimizde, gelen defter A4 ölçülerine uygun ise “doğru”, değil ise “yanlış” demektir. Kimse de aksini iddia edemez.

Standartlaştırılan ölçülerin en çok kullanıldığı alanlardan biri de eğitim alanıdır. Test şeklinde hazırlanan bir sınav, eğer dikkatlice yapıldıysa, her soru için sadece bir doğru cevaba sahip olur. Öğrenci o cevabı bulduysa, “doğru”, bulamadıysa “yanlış” yapmış olur ve bu da kesindir.

Bu tip bir testin kullanıldığı bir sınavda 95 alan bir öğrenci, kendini daha da mükemmel bir hale getirmek için 100 almayı hedefleyebilir. Ve bu hedefini gerçekleştirmesi tamamen kendi elinde olur. Ama sınav değerlendirmesi net olmayan ölçülerle yapılıyorsa, öğrencinin 100 alması, öğretmenin insafına ve insiyatifine bağlı olur.

Günlük yaşamda çokça kullandığımız “dört dörtlük” lafı aslında çoğunlukla başkalarının insafı ve insiyatifine bağlı değerlendirmelerin yapıldığı işler için kullanılır. Bu işlerde test gibi net değerlendirmelerin yapıldığı ölçütler yoktur. Mesela bir yaptığımız bir yemeği bir çok kişi beğenmiş, bazı kişiler beğenmemiş olabilir. Bu konuda yemeği “dört dörtlük” yapma, yani herkese çok beğendirme gibi bir iddia içinde olmamız, mümkün değildir. Çünkü bir yemeği 100 kişi bile beğense, 1 kişi beğenmediğini söyleyebilir. Ve bizim o kişinin “yanlış” yaptığını söyleyebilmemiz için elimizde 100 kişinin ifadeleri dışında hiçbir ölçüt yoktur. O kişinin yediği yemeği değerlendirebilmesi için de standart bir ölçüt yoktur. Zira tat kişiden kişiye değişen duyu verilerine girer ve kişi değerlendirmesini kendine göre yapmaktadır. Böylece bizim yemeği “dört dörtlük” yapma iddiamız, elimizde olmayan nedenle bozulmuş olur.

Günlük yaşamda kendimizi daha iyi hale getirmeye çalıştığımız bir çok işte, değerlendirme konusunda başkalarının insaf ve takdirine bağlıyız. O işlerde hiçbir zaman “dört dörtlük” bir sonuca ulaşamayız. Ancak bunun farkında değiliz. Ve insanlar bazen çıkarların çatıştığı durumlarda başkalarına karşı insafsız olabiliyorlar. Çok iyi temizlediğimiz bir yeri, yeterince temiz bulmayabilirler. Önceden belli bir sınır konmadıysa, yaptığımızbüyük bir satışı yetersiz bulabilirler. Bütün gün iş için koşturduğumuz halde, bize tembel diyebilirler.

Bunların farkında olmamız, sinirlerimiz ve kendimizi yıpratmamamız açısından önemli. Ve belki de başa çıkmanın yolu, yeni standartlaştırma kaynakları yaratmak olabilir. “Doğru” ve “Yanlış” ancak o sayede kesinleştirilebilir.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dikkate Alınıyorum, Öyleyse Varım.

“Düşünüyorum, o halde varım.” demiş Descartes. Böylece kendi varlığını kendine ispatlamış. Peki kendi varlığını bana nasıl ispatlayabilir ? Aslında bunu çoktan yaptı. Çünkü şu anda onun bir sözü, bir düşüncesi üzerine kafa yoruyorum. Bu da onu dikkate aldığımı gösteriyor. Dikkate aldığım bir insanın da, en azından fenomen olarak var olduğunu söyleyebilirim.

Zaman zaman dile getirdiğimiz düşüncelerimize yönelik itirazlar ile karşılaşırız. Bu itirazlar veya eleştiriler bizi kızdırır. Aslında bu itirazlar düşüncelerimizin, dolayısı ile bizim dikkate alındığımızı gösterir. Ve var olduğumuzu hissederiz.

Bu açıdan bakıldığında düşüncelerimize yapılan itirazlar ve eleştiriler, en az beğeniler kadar değerlidir. Hatta bazen bize yeni bir bakış açısı kazandırması açısından, beğenilerden daha değerlidir. Bu ayrı bir konu. Sonuçta beğeni de, eleştiri de düşüncemize bir tepkidir. Ve dile getirdiğimiz düşüncemiz de, bu tepkiyi oluşturan etkidir.

Bir hayalet olduğumuzu varsayalım. Çevremizde bir sürü insan var ve bizi görmüyor, duymuyorlar. Espiri yapıyoruz, gülmüyorlar. Bağırıyoruz, bakmıyorlar. İtiraz ediyoruz, dikkate almıyorlar. Bir şey istiyoruz, vermiyorlar. Ve bizden hiç bahsetmiyorlar. Var olup – olmadığımız,o ortamdakiler için bir önem taşır mı ? Taşımaz. O ortamda bir hayalet olarak var olmamız, o ortamda hiçbir fark yaratmıyor.

Kendimize göre bir varlığımızın olması elbette önemlidir. Ama bu varlığımız, çevremize ettiğimiz etki ölçüsünde bir değer kazanır. Sıfır da bir sayıdır. Ama yanına başka bir sayı geldiğinde bir anlam ifade eder. İnsanlardan tamamen uzakta bir adada tek başımıza yaşasak, en azından adadaki doğal ortama bir etkimiz olur. Yaptığımız bir barınak bile, var olduğumuzu kendimize hissettirir.

O halde sadece düşünüyor olmamız, varlığımızı ispatamak için yeterli değildir. Düşünmemizin değeri, ancak sıfır kadardır. Çevremizi etkilememiz ve bu etkiyi görmemiz, o sıfırın yanına yeni sayılar katar. İşte dile getirdiğimiz düşüncelerimizin dikkate alınması da bu etkiyi görmemizin yollarından biridir. Sosyal medya paylaşımlarımıza yapılan yorumlar ve beğenilerin fazla olmasını işte bu nedenle istiyoruz.

Bir insana gerçekten çok kızdıysak, ondan sürekli eleştirel bir şekilde bahsetmemiz, onu hayatımızdan çıkarmaz. Tam tersi hayatımızda daha fazla yer kaplamasına neden olur. Ancak onu, ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin görmezden gelirsek… İşte bu onu gerçekten yok edebilir.

Basın ve yayın organları zaman zaman bazı kişiler için bunu uygularlar. Hakkında hiçbir haber görmediğimiz insanları bir süre sonra unutuveririz. Artık onların ne yaptığından, ne dediğinden haberimiz bile olmaz. Bazı kişiler ise sürekli yaptıkları olumsuzluklarla da olsa gündemimizdedir.

Elbette bu görmezden gelmeyi, her ortamda, her insana uygulayamayız. Bazı insanlar yaptıkları ile hayatımızı doğrudan etkilerler, yaşamları ile hayatımızın içinde olurlar. Onları görmezden gelmek, etkilerini ortadan kaldırmaz. Sadece kendimizi kandırmış oluruz. Ama internet çağında, sosyal medyada, bazı insanlarla tartışmak yerine bunu uygulayabiliriz. Veya bazı insanlardan, sosyal medyada kötü olarak bile bahsetmeyerek, gündemimizden çıkarabiliriz.

Sonuç olarak, bize gelen eleştiriler o kadar da kötü değildir. Etrafımızda bizi eleştirecek birinin bile olmaması daha kötüdür. Bize takmış ve sürekli eleştiren bir insanın da hayatında epeyi yer kaplıyoruz, demektir.

Dikkate alınıyorum, öyleyse varım.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İnsanı Biçimlendirmek

Bir kütük bir sanatkarın elinde muhteşem bir sanat eserine dönüşebilir. Aynı kütük bir marangozun elinde çok faydalı ve güzel bir eşyaya da dönüşebilir. Aynı kütük ısınmak ihtiyacı duyan bir insanın elinde küle de dönüşebilir. Kütüğün kaderi kimin elinde olduğuna bağlıdır. Bir insan da biçimlenme açısından kütüğe benzer. İnsan da doğduktan sonra birilerinin etkisi ile bir biçime girer. Ama insan, normal koşullarda bir kütük gibi tek bir kişi tarafından biçimlendirilmez.

Psikolojide Davranışçı yaklaşımı savunanlardan Watson, kendisine teslim edilecek çocukları yeteneklerine ve karakterlerine bile aldırmaksızın istediği gibi doktor, ressam, hırsız, … vs. olarak yetiştirebileceğini savunuyordu. Yani onları birer kütük olarak görüyordu. Yapıp yapamayacağını bilemem. Ama ben bunu çok zor görüyorum. Zira toplumsal yaşam içerisinde insanı şekillendiren çok fazla etken var. Bunlardan aile ve devlet gibi bazılarının etkisi daha fazla. Ama her etki her insanda aynı tepkiyi oluşturmuyor.

Her aile çocuklarını kendileri gibi yetiştirmeye çalışır. Aileler çocukları ile doğumlarından itibaren vakit geçirirler. Onları yetiştirebilmek için planları vardır ve bu planlar doğrultusunda hareket ederler. Peki her çocuk ailesinin istediği gibi olur mu ? Olmadığı çok açık. Hatta aynı ailenin yetiştirdiği üç kardeşin, üçü de farklı özelliklerde olabiliyor. Bu özellikler arasında aile tarafından istenen özellikler olduğu gibi, hiç istenmeyen özellikler de olabiliyor.

Bu konuda önemli bir sorun, insanı biçimlendirmeye çalışanların deneyimlerinin, bir sanatçı veya marangozdan çok daha az olmasıdır. Bir sanatçı, bu ünvanı alana kadar belki yüzlerce kütüğü ziyan edebilir. Yüzlerce kütük sanat eseri olmak için yola çıkmışken, kendisi sobada bulabilir. Bir marangoz da aynı şekilde, yaptıkça deneyim kazanır. Ve yine bir kütükten sağlam ve güzel bir eşya yapana kadar, bir sürü çürük ve çirkin eşya yapabilir.

Oysa ailenin deneyim kazanmak için harcayacağı yüzlerce çocuğu yoktur. Aile ilk denemesinde elinden gelenin en iyisini yapmak ve sonuca katlanmak zorundadır. İstendiği gibi yetiştirilemeyen çocuklar, kütükler gibi ortadan kaldırılmazlar. Hatta bu çocuklar birer abi, abla sıfatıyla ailenin bir parçası olarak kendilerinden sonraki diğer çocuklara da etki ederler. Ve bir abi veya ablanın kardeşleri üzerindeki etkisi de az değildir.

Peki ya devlet ? Devlet de vatandaşlarını biçimlendirmeye çalışır. Küçük – büyük her devlet için vatandaşların biçimlendirilmesi gelecek açısından önemlidir. Bazı devletler için önemli olan kanunlara saygılı ve kendisi için faydalı insanlar yetiştirmektir. Bazı devletler ise daha da ileri giderek, vatandaşlarını idarecilerinin ideolojilerine uygun yetiştirmeye çalışırlar. Mesela Sovyetler Birliği buna örnek verilebilir. Başarılı oldu mu ? Başarılı olsa Sovyetler Birliği dağılmazdı.

Devletler insanları biçimlendirmek için toptancı yöntemler kullanırlar. Okullar ve eğitim bu yöntemlerden biridir. Aynı kalıba sokulan herkesin aynı şekilde çıkacağını düşünürler. Oysa aynı kalıba gireseler bile insanlar farklı farklı çıkarlar. Bazısı tam devletin istediği gibi olurken, bazısı ise tam tersi olur. Çünkü kalıp insanın farklılıklarını dikkate almaz. İnsanda meydana gelen ufak değişimleri görmez. Mesela baskıdan sıkılan insanın, bir süre sonra baskıya direnç geliştireceğini dikkate almaz. Ve yine devlet de aynı acemi bir marangoz gibi deneyimsizdir. Üzerinde çalıştığı insan sayısının fazla olması önemli değildir. Çünkü devletin biçimlendirmesi kuşaklar üzerinde etkili olur. Ve yine yanlış yetişen bir kuşak, toplumsal hayat içinde diğer kuşakları etkiler.

Sonuçta hepimiz aile ve devlet başta olmak üzere çeşitli etkenlerle biçimlendirilmiş durumdayız. Sosyoloji henüz yeni bir dal ve kesin verilere sahip değil. Yani şu yapılırsa, bu olur denemiyor. Ancak şu yapılırsa, bu olabilir denebiliyor. Toplumsal etkileşim içinde hepimiz çeşitli farklılıklara sahibiz ve bu farklılıklar çevremizdeki biçimlendiricilerin bazıları tarafından isteniyor, bazıları tarafından ise istenmiyor. Ama istenen özelliklerimizden de, istenmeyen özelliklerimizden de bizi biçimlendirmeye çalışan acemiler sorumlu. Aynı bizim de biçimlendirmeye çalıştığımız başkalarından sorumlu olduğumuz gibi. Bu yüzden en iyisi, biçimlendirmeye çalıştıklarımızdan fazla bir beklentimiz olmamasıdır.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa Kısa 5

Ahlak formal eğitim ile kazandırılabilecek bir şey değildir. Ahlakımızı oluşturan, ailemizden, çevremizden ve en önemlisi devletimizden, gerek bizzat yaşayarak, gerek başkaları vasıtası ile gördüklerimizdir. Bu açıdan devletin önemli bir sorumluluğu vardır.

Mesela okullarda ne kadar çok ahlak ile ilgili dersler olursa olsun, bir devlet çıkardığı bir vergiyi bir süre sonra kaldırıp, ödemeyenleri affediyor, ama ödeyenlerin parasını iade etmiyorsa, kendi eliyle uyanıklık yapmayı teşvik etmiş olur. İnsanlar artık sadece devlete vergi ödemeyi değil, başkalarına olan borçlarını ödemeyi de geciktirmeye başlarlar ki, bu da iyi bir ahlaki vasıf değildir.

Yine devlet adaleti yeterince sağlayamadığı için, mesela hırsızlık yapanları kısa sürede serbest bırakıyorsa, kendini biraz zor durumda hisseden herkes hırsızlık yapmaya kalkar. Çünkü bunun fazla bir zararı olmadığını görmüşlerdir. Siz istediğiniz kadar o kişiye Ahlaktan bahsedin. Kişi kendine göre bir ahlak anlayışı edinmiştir bile…

O açıdan devlet, baştan aşağıya vatandaşlarına ahlaki açıdan örnek olacak bir yapıda olmalı ve kararlarını da o şekilde almalıdır.

—————————————————————–

Ne söylendiği kadar, nasıl söylendiği ve kimin söylediği de önemlidir.

Bazı insanlar ciddiye alınır. Söyledikleri gerçekte saçma bile olsa, üzerinde düşünülür ve tartışılır.

Bazı insanlar ise güvenilirliklerini yitirmiştir. Söyledikleri şey çok ciddi ve önemli olsa bile, dikkate alınmaz.

Yine söyleme üslubu çok önemlidir. Önemli bir şeyi, yanlış kelimelerle, yanlış tavırla ve yanlış bir tonlamayla söylememiz, dikkate alınmasını zorlaştırır.

Bazen de birisi çok basit bir şeyi, öyle bir üslupla söyler ki, sanki hayatın sırrını duymuş gibi oluruz.

Bunlar hata mıdır ? Hatadır. Ama yaşamın da bir gerçeğidir. İnsanlar her söylenen şeyin üzerinde düşünmeyecek kadar üşengeçtir. Ve yukarıda söylediklerim de, üzerinde düşünülecekleri bir tür eleme yöntemidir.

Bu nedenle bazı şeyler, bazı insanlara söyletilmeye çalışılır.

————————————————————

Eğer Şeytan diye bir varlık varsa, muhtemelen en sevdiği şey, Allah adına iş yaptırarak günaha sokmaktır.

———————————————————–

İnsan ilişkileri karşılıklı çıkara dayanır. Ama bu çıkarın illa para olması gerekmez.

İki insan birbirlerine manevi destek oldukları, birbirleri ile iyi vakit geçirdikleri için de arkadaşlık edebilirler, birisi diğerinden zengin olduğu ve öbürü de bundan faydalandığı için de…

Bazen insan, maddi imkanlarını kaybeder. Bu insanın psikolojisini de bozar. Ve etrafında kimse kalmamasını, maddi imkanlarını kaybetmesine bağlar. Evet maddi imkanın değişmesi bazı insanları uzaklaştırabilir. Ama kişinin psikolojisinin değişmesi de aynı sonuca varır.

Sürekli şikayet eden ve dert anlatan bir insan ile birkaç kere vakit geçiren birisinin iyi bir vakit geçirdiği söylenemez. Bu tip psikolojisi bozulmuş bir insan, iyi vakit geçirmek isteyen arkadaşları tarafından değil, ancak birine yardımcı olma duygusunu tatmin etmek isteyenlerce aranır, ki onlar da çok azdır.

———————————————————

Günümüzde Bilimsel Bilgi, tamamen kesin olarak kabul edilmeyen bilgi olarak görülüyor. Çünkü tarih, bilimsel olarak kesin kabul edilen bilgilerin, yanlış veya eksik olabileceğini gösterdi.
Oysa insan, kararlarını elindeki bilgiler ile alıyor. Yani bilgilerini doğru kabul ediyor. İşte burada İnanç devreye giriyor. Yani elimizdeki bilgilerin doğru veya yanlışlığına inanarak kararlar alıyoruz. Birbiri ile çelişen bilgilerden bazılarını seçip doğru olduğuna inanıyoruz.
Bu şunu ortaya çıkarıyor. Aynı bilgilere sahip 2 insan, o bilgilere inanma durumlarına göre farklı kararlar alabiliyor.
Yani bir insanın bir konuya bilimsel olarak yaklaşması, her şeyden önce elindeki bilgilerin yanlış olabileceğini bilmesidir. Ve mutlaka karşıt görüşleri de dinlemesidir.
Karşı tarafı dinlemeden, elindeki bilgileri öğrenmeye çalışmadan, hatta başkalarının inançları ile farklı bir karar alabileceğini kabul etmeden, bilimsel davranılmaz.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dikey Yapılaşma

Dünyamız gittikçe kalabalıklaşıyor. İnsan nüfusu tarihteki en yüksek seviyesinde. Diğer yandan bir insanın yaşamı için gerekli kaynaklar da en üst seviyede. İleride her ikisinin de artması şaşırtıcı olmayacak. Oysa dünyada kaynaklar sınırlı.

İnsanların temel gereksinimlerinden ikisi Yemek ve Barınma. Her ikisini karşılamak için de dünya üzerinde bir alan gerekiyor.  Yemek ihtiyacı tarım ve hayvancılıkla karşılanıyor. Tarım yapabilmek için ekime uygun toprak lazım. Bu topraklar sınırlı. Meyve ağaçları bile her yerde yetişmiyor. İklimin o meyveye uygun olması gerekiyor.

Hayvancılık da her yerde yapılamıyor. En azından hayvanların yemesi için bir şeyler olması lazım. Yine hayvanların da barınacak yerlere ihtiyacı var. Mesela bir koyun sürüsünü alıp, şehrin merkezinde besleyemezsiniz. Ancak geçici olarak barındırabilirsiniz.

İnsanların barınma ihtiyacı ise çeşitlilik gösteriyor. Bazı insanlar için bir oda yeterli olurken, bazı insanlar çocuklarını da büyütebilecekleri büyük ve çok odalı evlere ihtiyaç duyuyorlar.

Bir de insanların ruhsal ve sağlık açısından ihtiyaçları var. Şehirde, sıkışık bina düzeni içinde yeşillik görmeden yaşayan insanlar hem ruhsal hem de fiziksel açıdan hasta oluyorlar. Keza çocukların da oyun oynayabileceği, temiz hava alabileceği alanlara ihtiyaçları var. Temiz havayı sağlayan en önemli etken de Ağaçlar.

Ağaçlar aslında insanın en temel ihtiyacını da karşılıyor : Oksijen !  Oksijen olmazsa insanın yaşaması mümkün değil.

Buna rağmen son yıllarda dünya üzerinde ağaçlar ve ormanlık alanlar hızla azalıyor. Her yer evler ile ve insanların iş yapabilecekleri alanlar ile kaplanıyor. Evet, insanların iş yapma gereksinimi de var. Kullandığımız her şeyi üretecek ve satacak yerler lazım.

Sadece Oksijen değil, insan su olmasa da yaşayamaz. O halde insanın yeterli içilebilir su kaynaklarının olmasına da ihtiyacı var. Yemek için beslediğimiz hayvanların da suya ihtiyaçları var. Ve bu su da içilebilir olmak zorunda.

Peki ya enerji ? İnsanın bir de ısı, ışık ve üretim yapabilmek için enerji kaynaklarına ihtiyacı var. Bunlar da alan kaplıyor.

Bir yerden bir yere giderken kullandığımız araçlar da yollar ve köprüleri kullanıyor. Bunlar için de alan lazım.

Yani sonuçta dünya üzerindeki alanı. Ağaçlar, Tarım ve Hayvancılık alanları, Su alanları, Barınma, Üretim ve Ticaret alanları, Enerji alanları, Yollar olarak uygun bir şekilde bölmek zorundayız. Aksi takdirde yaşamımızı devam ettiremeyiz.

Bu noktada bazı alanları üst üste bindirmemiz şart. Bu da dikey yapılaşmayı getiriyor. Gerçekten de dünyadaki alanları daha ekonomik kullanmanın tek yolu, yukarı veya aşağı doğru gitmek.

Aşağı doğru, yani toprak altına doğru gitmek sınırlı. Arabalarımız yer altındaki bir otoparkta durmaktan rahatsız olmaz. Bir yerden bir yere yerin altından gidebiliriz. Ama bütün gün yer altında çalışmak veya yaşamak, insan için sağlıklı bir şey değil.

Geriye yukarı doğru gitmek kalıyor. Zaten uygulamada yapılan da bu. Büyük gökdelenler binlerce kişinin iş ve barınma ihtiyaçlarını karşılıyor. Bir köye bütün köy nüfusunu barındırabilecek bir yüksek bina dikilebilir.  Geri kalan alanlar ise tarım ve hayvancılık için kullanılabilir.

Bu noktada gökdelenlere karşı olanları anlamakta güçlük çekiyorum. Bir gökdelen eğer doluyorsa, orayı dolduran kadar insan, yayılarak alan kaplamaktan kurtulur. Onların kaplayacakları alanlara ağaçlar dikir, çocuklar için oyun alanları yapılır. Boş duran bir gökdelen varsa da, yanına başka boş duracak gökdelenler yapılmaz. Bilgisayarında basit bir şehircilik oyunu oynayan herkes, yukarıda saydığım her şeyin hatta fazlasının farkındadır.

Günümüzde sadece barınma ve iş alanlarını değil, başka alanları da üst üste bindirebiliriz. Mesela binaların tepelerine ağaçlık alanlar yapabiliriz. Bu mümkün ve bazı uygulamalarda var.  Veya binaların altlarını boş bırakıp, oyun alanı olarak değerlendirebiliriz.

Binaların kendi enerjilerini sağlamak için bazı uygulamalar da var. Güneş panelleri, rüzgar türbinleri veya yağmur suyu toplama sistemleri… Bunların hepsi, yerden tasarruf etmek için kullanılan ve kullanılabilecek seçenekler.

İnsanlık için gelecek Dikey Yapılaşmada ve buna karşı çıkmak yerine nasıl daha iyi yapılabileceği konuşulmalı. Belki gökdelenlerde tarım yapmak da mümkün olur…

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hakikat bir Fenomendir.

Ben insan hayatını etkileyen her şeyi bir ‘Fenomen’ olarak tanımlarım. Ve bir şey insan hayatını bir şekilde etkiliyorsa, gerçekte var olmasa da, fenomen olarak vardır. Mesela Süpermen böyle bir fenomendir. Gerçekte yoktur ama ‘Süpermen’ dendiğinde çoğu kişi kimden bahsedildiğini ve özelliklerini bilir. Çocuklar taklidini yapar. Çeşitli ürünler üzerine logosu ve resimleri basılır. Oyuncakları yapılır. Süpermen gerçekte olmayan, ama insanlar üzerinde ciddi bir etki yaratan bir fenomendir.

‘Hakikat’ diye aranan şey de bir fenomendir. Bu yazıda aslında Hakikat diye bir şey olmadığını anlatacağım. Ama bu onun hayatımızı etkilemediği anlamına gelmiyor. Peki nedir bu Hakikat ?

Türk Dil Kurumuna göre Hakikat, gerçek, gerçeklik olarak açıklanmış. Gerçek ise, yalan olmayan şey, doğruluk olarak tanımlanıyor. Yani ‘Hakikat’ sonuçta ‘Doğru’ kavramı ile ilgili bir şey.

Platon’un idea olarak tanımladığı şeyler, aslında aranan hakikatin ilk örneklerinden biridir. Platon, gerçek bilginin temelinin ancak idealar dünyasında bulunabileceğini öne sürer. Peki nerededir bu idealar dünyası ? Platon, idealar dünyasını insanların doğmadan önce ziyaret ettikleri yer olarak belirtir. Herkes doğrmadan önce idealar dünyasını görür, ama filozoflar daha fazla görür. Ve dünyadaki her şey idealar dünyasındaki şeylerin birer taklididir. Ama bazısı daha iyi taklittir, bazısı daha kötü taklit.
Varsayalım Platon doğru söylüyor. Dünya, insanların yaşadığı yer olarak aynı zamanda hakikati arayanların bulunduğu yer. Hakikat olan idealar ise başka bir dünyada. Yani bu dünyada bulunamazlar. O halde, Platon’a göre de bu dünyada ‘Hakikat’ diye bir şey yoktur. Bu noktada Platon, itiraz ettiği ve sevmediği Sofistlerle aynı pozisyona gelir. Sofistler göreceliliği savunurlardı. ‘Doğru’ dahil her şey görecelidir. Dolayısı ile Sofistlere göre de bir hakikatten bahsedilemez. Platon, bu noktada Sofistlerden bir filozof olması dolayısı ile, ideaları daha iyi gördüğü için, ‘hakikate en yakın şeyleri kendisinin bildiği’ iddiası ile ayrılır.

Descartes’in ‘Düşünüyorum, o halde varım.’ sözü de yine bu göreceliliğe dayanıyor. Descares duyu organlarının insanı yanılttığını savunuyordu. Gerçekten de duyu organlarımız bizi yanıltır. Gördüğümüz şey aslında farklı bir şey olabilir. Bundan en çok sihirbazlar faydalanır. İşittiğimiz şeyi yanlış veya eksik duymuş olabiliriz. Bize normal gelen bir sıcaklık, başkasını çok kötü etkileyebilir. Yediğimiz yemeğin tadını bir gün beğenmez, ama ertesi gün beğenebiliriz. Kötü koktuğunu düşündüğümüz bir parfümü arkadaşımız beğenerek kullanır…

Biz genelde bilgilerimizi duyu organlarımız ile alırız. Dolayısıyla yanlış aldığımız veriler, bizdeki doğru kavramını da etkilerler. İşte Descartes bu sebeple varlığının ispatını sadece düşünüyor olmasına dayandırabildi. Ona göre kendisi bir rüyada da olabilirdi, ama en azından düşünüyordu.

Sonuçta gerçekten duyu organlarımız bizi yanıltabilirken, neyin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz ? Bilemeyiz. Ancak elimizdeki verileri değerlendirebiliriz. Bu da bize kendimize göre bir doğru verir. Böylece Doğru kavramı göreceli hale gelir.

Ama bazen kesin kabul edilen doğrular vardır. Bu doğrular uzlaşmaya dayanır. Eğer ‘Hakikat’ dediğimiz şey doğru kavramının daha ileri bir aşaması ise, belki bütün insanlığın kabul ettiği, üzerinde uzlaştığı doğrular olarak tanımlayabiliriz. Nitekim Ortaçağ’da Güneş’in Dünya çevresinde dönüyor olması, konuyla ilgili herkesin kabul ettiği bir hakikatti. Kopernik’e kadar…

Kopernik, Güneş merkezli sistem teorisini ortaya koyduğunda büyük tepki aldı. Ama zamanla yapılan gözlemler ve toplanan bilimsel veriler, onu haklı çıkardı. Gerçi hala buna inanmayanlar ve Dünya’nın evrenin merkezi olduğunu, hatta düz olduğunu savunanlar var. Bir süre önce dünyanın aslında yuvarlak değil, yamuk bir şekle sahip olduğu ortaya kondu. Yani hala bu konuda net bir hakikat yok. Ama uzlaşmayla doğru kabul edilen veriler var.

Veriler dendiği zaman, bazı verilerin kesin doğru oldukları kabul edilebilir. Ama bu kesin doğru kabul edilen verilerin toplanmasında ve yorumlanmasında sıkıntılar olabilir. Günümüzde basit bir DNA raporu bilim insanları tarafından farklı farklı yorumlanabiliyor. Yenmesinin yararlı olduğu savunulan bir bitki, bir süre sonra fazla tüketilirse zararlı bulunabiliyor. Yani kesin doğrular için çalışan Bilimde bile doğruluk sorunu var.

Bütün veriler dikkate alındığında hakikat diye bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Elbette bu söylediğim de bir hakikat değil ve bazı ufak tefek kesin doğrular ile çürütülebilir. Mesela birisi çıkıp “2 + 2 nin 4 olması bir hakikattir.” diyebilir. Doğrudur matematiksel işlemler bir hakikat olarak kabul edilebilir. Ama matematiğin de aciz kaldığı durumlar vardır. Mesela, “Doğal sayılar kümesi mi, Tek sayılar kümesi mi büyüktür ?” dendiğinde, Doğal sayılar ilk bakışta büyük görünür. Çünkü Çift sayıları da içerir. Ama iki kümeyi sonsuza kadar uzatırsak, işin içinden çıkamayız. Nitekim matematiksel olarak çözülemeyen bir çok problem de mevcuttur.

Sonuç olarak, şunu söylememiz yanlış olmaz. Bazı insanların aradıkları ‘Hakikat’ insanların üzerinde uzlaştığı bir şey değildir. Bu yüzden yok sayılabilir. Ancak Hakikat bir fenomendir ve çeşitli açılardan insanları etkiler. Hakikat olmadığı için, kimse tarafından da bulunamaz. Ama bulduğunu iddia edenler olabilir. Hakikati bulduğunu iddia edenlerin buldukları farklı farklı şeylerdir. Aynı şey olsa, üzerinde uzlaşma sağlanmış olur, herkes hakikatin ne olduğunu bilir ve kabul ederdi. Öyle bir şey yok, ama hakikati bulduğunu savunanların bir kısmı, bunu dünya yaşamında fayda sağlamak için kullanmaktan da kaçınmaz.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gelecekte Ekonomi 2

İlk yazıda Ticaret, Sanayi ve Hizmet sektörlerine gelişen teknolojinin olası etkilerini anlatmıştım. Ve bu etkilerin kötü sonuçlarını ancak devletin engelleyebileceğini söylemiştim. Benim devlet anlayışımı önceki yazılarımda bir miktar açmış ve Koruyucu Devlet olarak tanımlamıştım. Bu konudaki ideolojiyi ise Korumacılık olarak adlandırmıştım. Şimdi biraz Koruyucu Devlet’in vatandaşlarını ekonomik açıdan nasıl koruyabileceği üzerinde duralım.

Sosyalist teorilerde devlet bütün üretim araçlarını ve faaliyetlerini üzerine alır. Liberal teorilerde ise devlet piyasaya mümkün olduğu kadar az karışır. Korumacılıkta ise devlet bireylerin ekonomik faaliyetlerde şahısları adına mümkün olduğu kadar çok yer almalarını destekler. Böylece daha çok iş sahibi insan oluşturur. Ve iş sahiplerini de toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirir.

Bu konuda yakın tarihte yazılmış inceleme ağırlıklı bir kitap var. Ulusların Düşüşü isimli bu kitap, bir çok devletin nasıl zayıf düştüğünü ve ortadan kalktığını incelemiş. Kitapta, teknolojik gelişmelerin bir yaratıcı yıkım meydana getirdiği üzerinde duruluyor. Yaratıcı yıkım, hem devleti ileri götüren, hem de devlet içinde gücün el değiştirmesini sağlayan gelişmeler olarak tanımlanmış. Özellikle devleti yöneten elitlerin, teknolojiden korktukları ve olası gelişmeler sonucu yerlerini kaybedecekleri korkusu ile engelledikleri, ancak bunun ters teptiği ve devletin yıkımına sebep olduğu anlatılıyor.

Bu konu sanki devletin, teknolojik gelişmelere müdahale etmemesi gerektiği, piyasanın bir şekilde yolunu bulacağı söylemine uygun.

İngiltere Kraliçesi ilk dokuma makinesini gördüğünde bunun binlerce kişiyi işsiz bırakacağını düşünmüş ve karşı çıkmış. Gerçekten de ilk dokuma makinelerinin ortaya çıkması ile binlerce dokumacı işsiz kaldı. Ancak piyasa belki bir süre sonra dokuma makineleri için veya giyim üretimi için daha fazla insana gereksinim duyarak bu işsizliği giderdi. Ortaya çıkan üretim fazlası, insanların daha fazla giysi sahibi olmalarıyla ve ihracat ile karşılandı. Böylece sorun çözüldü ve ülke gelişti.

Şu anda giyim üretimi yapan firmalar bütün dünyaya satış gerçekleştirebiliyorlar. İnsanlar ise eskiden 2 -3 parça giysiye sahipken, şimdi dolaplar dolusu giysiye sahip. Elbette kimse bunun kötü bir sonuç olduğunu iddia edemez. Ama kitapta incelenen örneklerin hepsi, geçmiş koşullara uygun. Oysa ilk yazıda anlattığım gibi şu anda koşullar geçmişe göre çok farklı.

Şu anda karşı karşıya olunan sorun çok daha büyük. Çünkü artık üretimin artması değil, kimin ürettiği ve nasıl sattığı problemi var. Yani zenginliğin kime gittiği önemli. Halen gündemde olan Katalonya problemi bunun ilk işaretlerini gösteriyor. Katalonya, İspanya’nın diğer bölgelerine göre daha zengin. Ve ayrılmak isteyen Katalonlar bu diğer bölgeler ile zenginliklerini paylaşmak istemeyenler. Buna benzer örnekler Avrupa ve ABD’de de var.

Yine ABD, son zamanlarda Çin mallarına karşı bazı tedbirler almak zorunda kaldı. Çünkü kendi üreticileri tehlikeye giriyor.

Dünya’da bir sınır gerçeği var. İnsanlar serbestçe başka ülkelere gidip, oralara yerleşip, çalışamıyorlar. AB bu amaçla kurulmuştu ama başarısız olmak üzere. İngiltere çekildi ve sırada başkaları var. Yani insanlar ister istemez yaşadıkları ülkenin koşullarından etkileniyorlar. Bu yüzden de yaşadıkları ülkeyi savunmak zorundalar.

Ülkeler hatta bölgeler bile kendilerini düşünmeye başlamışken, ekonomik faaliyetlerin sınırsızca yürütülmesi beklenemez. Dolayısı ile teknoloji de daha fazla üretimi değil, daha rahat çalışma koşullarını hedeflemek zorunda. Çünkü daha fazla üretimi eritecek pazarlar tıkanmak üzere.

Artık insanlar rahat ve refaha alışmış durumda. Eskisi gibi zorluklarla yaşayan, açlıktan ölen insanlar normal karşılanmıyor. Yine askeri yönden biraz zayıf düşen bir devlet, hemen işgal edilmiyor. Birleşmiş Milletler denen bir kurum var. Irak’ın askeri yönden kendinden çok güçsüz olan Kuveyt’i işgal etmesi, kendisinin zor duruma düşmesine sebep oldu.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Koruyucu Devlet’in ekonomiye ve piyasalara müdahale etmesi, bazı teknolojik gelişmeleri sınırlaması, geçmişteki gibi sonuçlar vermeyecektir.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa Kısa 4

Tarihi olaylardan ders alınır. Ama tarihteki uygulamalar aynen uygulandığında aynı sonuçları vermez. Çünkü zaman koşulları değiştirir. Değişen koşullar, o koşullara uygun farklı tavırlar almayı gerektirir.
Günümüz koşullarını göz önüne almadan, tarihi uygulamaları yenilemeye çalışmanın sonu, ciddi bir felaket olabilir.

———————————————————————

Hepimizin içinde bir anda ortaya çıkan bir filozof vardır. O filozofun daha fazla çıkması için bilgi ile beslememiz gerekir.

———————————————————————–

Aşk, bir insanı her haliyle beğenmektir. Her halini görmediğin bir insana aşık sayılmazsın.
Mesela aşık olduğunu düşündüğün bir insanı, kızgın ve kavga ederken görünce, bu hali hoşuna gitmeyebilir.
İşin daha fenası, bir insanın kızgın ve kavgalı halini beğenmediğin halde evlenip, bu halini sık sık görmektir.

———————————————————–

Bekarsınız. Fazla tanımadığınız bir insan gelip sizinle evlenmek istediğini söylüyor. Kabul etmiyorsunuz. Ama o gidip bir şekilde resmi işlemleri yapıp, tek taraflı olarak sizinle evleniyor.

Saçma mı ?

Peki terse çevirelim. Evlisiniz. Boşanmak istiyorsunuz ve eşinizin istememesine rağmen gidip dava açıyor ve hemen boşanıyorsunuz. Eğer yukarıdaki örnek saçma ise, bu da saçmadır.

Boşanmak için iki tarafın da rızası varsa, çabucak boşanılıyor. Ama bir taraf istemiyorsa, olay uzuyor. Çünkü boşanmak öyle tek taraflı alınacak bir karar değil. Hele ortada bir çocuk ve paylaşılması gereken mal ve yatırımlar varsa…

İki kişi arasındaki ilişkinin olması veya bitmesi için bile iki tarafın rızası gerekirken, bir devletin ayrılmak isteyen parçası için tek tarafın iradesi olabilir mi ? Ki devletin ayrılması için üzerinde anlaşılması gereken çok daha karmaşık şeyler varken…

—————————————————————

Hayatta iyi şeyler olduğu kadar, kötü şeyler de vardır. İyi şeyler olduğunda sevinir, kötü şeyler olduğunda üzülürüz. Ama hepsinden de ders çıkarırız.

İnsan, kendi yaptığı şeylerin sonucunun kötü olmasına daha kolay dayanır. Zira bir şey yapan insan, bunun iyi veya kötü sonuçlanma riskini bilir. Ama başkasının yüzünden başına kötü bir şey geldiğini düşünen birinin durumu aynı değildir.

Diyelim ki, çocuğumuzun sevgilisinin, ona uygun olmadığını ve en sonunda onu üzeceğini düşünüyoruz. Olaya bir şekilde müdahale etmemiz, çocuğumuzun kötü olan sonucun sorumlusunun kendisi değil, biz olduğumuzu düşünmesine yol açar. Çocuğumuz hem bizi suçlar, hem olaydan farklı dersler çıkarır. Ve belki bir süre sonra yine kendisini üzen kişiye benzer bir sevgili bulur.

O yüzden, eğer ucunda hayati bir mesele yoksa, başkalarına mümkün olduğunca müdahale etmemek gerekir. Tabi ki kendi yardım isteyene, yardım edilir. Çünkü yardım istemek de, kişinin kendi aldığı bir karardır.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa Kısa 3

Spinoza’yı severim. Ama bir filozofu sevsen bile bütün görüşlerine tamamen katılmak, doğru değildir.

Sebebini meşhur bir fıkra ile açıklayım. Filozof her dediğini onaylayan öğrencisine dayanamayıp çıkışmış :Bir şeye de itiraz et de iki kişi olduğumuzu anlayayım.

Ben de Spinoza’nın “Özgür İrade” konusundaki görüşlerini kabul etmiyorum. “Özgür İrade” vardır. Hemen sebebini söyleyim. Eğer insanın özgür iradesi olmazsa, hepimiz kendimizi komutları bir oyuncu tarafından verilen bir bilgisayar oyununun içinde kabul edebiliriz. Bunu tahayyül etmemiz günümüzde Spinoza’ya göre daha kolay. Çünkü onun yaşadığı dönemde bilgisayar yoktu.

Peki kendimizi bir bilgisayar oyununda kabul edersek ne olur ? Bu durumda kendimiz ile ilgili hiçbir konuda karar veremeyiz. Kimse de veremez. Böyle bir durumda bu bilgiyi söylemenin veya bilmenin ne faydası var ?

Bir Spinoza yorumcusuna göre, bunun amacı, çevremizde kötü işler yapanlara, kader kurbanı gözü ile bakmamızı sağlamak. Yani suç işleyenin suçu elinde olmayan nedenlerle işlediğine inanmamızı sağlamak. İşte can alıcı soru şu :

İnansak ne olacak, inanmasak ne olacak ? Özgür İrademiz olmadan nasıl inancımıza göre davranacağız ?

Dolayısı ile Özgür İrademiz olmadığını savunan bir filozof, bu yaptığı savunmanın tamamen gereksiz ve boş bir iş olduğunu, hatta iradesi dışında bunu yaptığını da kabul etmelidir. Etmiyorsa, konuyu tekrar gözden geçirmelidir. Ediyorsa da kendisini o konuda dikkate almak abestir.

—————————————————————————————————————-

“İyi” kelimesi tek başına kullanıldığında göreceli bir kelimedir.

Mesela “En iyi 10 Akıllı Telefon” dendiği zaman “İyi” kelimesi tek başına Akıllı Telefonları tanımlamak için kullanılmıştır. Tek başına kullanıldığı için Akıllı Telefonların hangi açıdan iyi olduğunu belirtmez. Böylece görecelilik başlar.

Büyük ekrana önem veren bir insan için en iyi telefonlar büyük ekranlı telefonlardır. Sar değerine önem verenler için ise en düşük Sar değerine sahip olanlar…

“En iyi 10 Ülke” dendiğinde yine “İyi” kelimesi tek başına kullanılmış olur. Belirtilen ülkeler ekonomilerine göre mi iyi, yaşam kalitesine göre mi iyi, yoksa doğal güzelliklerine göre mi iyi ?

“Üniversiteyi kazanma oranına göre en iyi 10 lise” dendiğinde ise “İyi” tek başına kullanılmamış olur. Üniversiteyi kazanma oranı bir kriter olarak iyiyi desteklemiş olur.

O yüzden “iyi” tek başına kullanıldığında sorgulamak gerekir.

“Ahmet İyi bir insan” Neye göre iyi ?

——————————————————————————

“Bir roketin Dünya atmosferinden çıkması asla mümkün olmayacak.” 1936, New York Times

“Makineli tüfek çok abartılan bir silah. Her tabura iki adet yeter de artar bile” General Douglas Haig, 1915

“Otomobillerin uzun mesafe yolcu taşımacılığında demiryollarının yerini alacağını düşünmek boş bir hayalden ibarettir.” Amerikan Demiryolu Kongresi Raporu, 1913

“Sinema bir furyadan öte bir şey değil. Bir tür konserve edilmiş tiyatro. İzleyicinin asıl istediği şey, sahnede etiyle kemiğiyle gerçek oyuncular görmek.” Charlie Chaplin, 1916

Bu örnekleri Albert Jack’in İcat Çıkarma isimli kitabından aldım. Kitapta bunlar gibi yüzlerce yanılgı anlatılıyor. Tavsiye ederim.

Gördüğünüz gibi bir işte yeteri kadar bilgi sahibi olmak bile, bazen geleceği görmekte yetersiz kalıyor. Konunuzda ne kadar uzman sayılırsanız sayılın, yanılma, hem de çok kötü yanılma ihtimali her zaman var.

O yüzden bir insan bazı bilgilere dayanarak bir şeyler söylediğinde, ona kendi bilgimizle hemen itiraz etmek yerine, anlamaya çalışmalıyız. Otoritelerin bile kendi alanlarında yanıldıkları bir ortamda, hepimiz yanılabiliriz.

Şu bir gerçek ki, bilgi paylaştıkça artan bir şeydir. Çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz bir konuda bize aykırı bazı fikirler olması, fikirleri ortaya atanların bizden farklı bilgileri olduğunu gösterebilir. İşte o bilgileri öğrenmeye çalışmalıyız.

Tabi ki uyuşmazlıklarda kimin haklı olduğunu, genelde zaman gösterir.

—————————————————————————-

Fikirlerimizi bilgilerimiz üzerinde yaptığımız değerlendirmelerden elde ederiz. Peki bilgilerimiz nereden gelir ?

Bilgilerimiz tamamen algılarımızdan gelir. 5 duyu organımız bize bilgilerimizi sağlar. Ama duyu organlarımızın iki önemli kusuru vardır.
1 – Bizi yanıltabilirler.
2 – Duyu organlarımız yolu ile elde ettiğimiz bilgiler başkalarınca aynı şekilde tespit edilemez.

Yani karşımızdakinin söylediği bir şeyi yanlış duyabiliriz ve bunu biz söylemediğimiz sürece karşımızdaki bilemez.

Veya gördüğümüz bir şeyi başka bir şeye benzetebiliriz ve yine bunu söylemediğimiz sürece başkaları bilemez.

Denize girdiğimizde su bize sıcak gelebilir. Ama başkası aynı suyu soğuk bulabilir.

İşte bu gibi durumlar, iki kişinin aynı şeyleri yaşamasına rağmen farklı fikirler edinmesine sebep olur. Çünkü yaşadıkları şeylerden farklı bilgiler algılamışlardır. Elbette aynı bilgiler ile farklı değerlendirmeler de yapılabilir. Çünkü her insanın bir de birbirinden farklı geçmiş bilgi birikimi ve gelecek planları vardır. Ve yine her insanın bilgileri değerlendirme kapasitesi de farklıdır.

Algılarımızın bizi yanıltabileceğini bilmemiz ve kişisel değerlendirme farklarının farkında olmamız,başkalarını anlamamızı kolaylaştırır, kendimizi yoklamamıza yardımcı olur.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısıtlı Kaynaklar ve Özgürlük

Özgürlük, insanın istediği şeyleri yapabilmesi, istemediği şeyleri ise yapmaması olarak iki türlü ele alınır. Ancak her iki durum da kaynaklarla alakalıdır. Kaynaklar ise kısıtlıdır. Dolayısı ile özgürlüğümüz kısıtlı kaynaklar ile sınırlanır.

Günlük yaşamda kaynaklarımızın en önemlisi gelirlerimizdir. Yapmak istediklerimizi de, yapmak istemediklerimizi de genelde gelirlerimiz belirler. Mesela bir arabamızın olmasını istiyorsak, elimizde o arabayı alabilecek kadar bir paramızın olması lazımdır. Diğer yandan askerlik yapmak istemiyorsak, yine bedelli askerlik yapabilecek kadar bir paramız olmalıdır.

Ancak bu noktada bazı esneklik sağlayan unsurlar vardır. Krediler ve taksitler bu unsurlardandır. Bunları kullandığımızda harcamalarımız gelirimizle sınırlanmıyormuş gibi görünür. Ama bu son derece yanıltıcı bir durumdur.

Gelirimizden fazla harcamamız olması, bir yandan istediğimizi yapma özgürlüğümüzü genişletir ama diğer yandan istemediğimizi yapmama özgürlüğümüzü daraltır.

Diyelim ki, bir miktar kira gelirimiz var. Bu gelirimiz bizim karnımızı doyurmamıza ve bazı önemli ihtiyaçlarımızı karşılamamıza yetsin. Dolayısı ile biz isteklerimizi bu kaynağımız dahilinde tuttuğumuz sürece, çalışmamız için bir sebep de yoktur.

Ancak isteklerimiz için gereken para, bu kira gelirimizi aştığı anda, yeni kaynaklar bulmamız gerekir. Diyelim ki, istediğimiz arabayı almak için kredi aldık. Sonuçta hem arabanın masrafları, hem de kredinin taksitleri ödememiz gereken yeni bir gider olarak karşımıza çıkar. Bunları ödeyebilmemiz için bir iş bulmamız veya gelir getireceğini düşündüğümüz şeyler yapmamız gerekir. Her halükarda boş zamanlarımızı mecburi bir şekilde dolduruyor ve o zamanlardaki özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz. Yani araba alma özgürlüğümüz için, istemediğimizi yapmama özgürlüğünden vazgeçiyoruz.

“Gelirlerimiz günlük yaşamımızda kaynaklarımızın en önemlisidir.” dedim. Ama genel olarak kaynaklarımızın en önemlisi zamandır. Hepimiz dünya üzerinde geçireceğimiz kısıtlı bir zamana sahibiz. Bu zamanı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Tabi burada “iyi” kelimesinin göreceli olduğunu hatırlatmalıyım. Herkesin kendisine göre “İyi” olduğunu düşündüğü şeyler vardır. Ama yapmak zorunda olduğumuz şeyler için ayırdığımız bir vakit de (Karnımızı doyurmak için yediğimiz güzel yemekler gibi istisnalar dışında) pek iyi değildir.

Mesela okulumuzu bitirebilmek veya iyi bir üniversite kazanabilmek için ders çalışmalıyız. Ama bunu yaparken çok azımız zevk alır. Peki bunu neden yapıyoruz ? İleride daha saygın ve daha fazla gelir getirecek bir işimizin olabilmesi için. O zaman ne olacak ? İstediğimiz daha fazla şeyi yapabilecek veya alabileceğiz.  Dikkat ederseniz yine isteklerimizi karşılayabilmek için, bazı özgürlüklerimizden fedakarlık yapıyoruz. Dışarıda arkadaşları ile maç yapabilecek olan bir çocuk, onun yerine oturup ders çalışmak zorunda kalıyor.

Yaşadığımız ortam, bizi bir şeyler yapmaya ve bir şeyler almaya özendiren kışkırtıcılar ile dolu. Yaptığımız bir hafta tatil (Onun da en önemli kısmı açık büfeden yemek ve denize girmek) için aylarca borç ödemek, çoğu özelliğini kullanmadığımız yeni telefon için borçlanmak gibi bir çok şey bizim özgürlüğümüzden çalıyor.

Bunların farkında olup, yaşamımızı daha iyi planlamalı, en önemlisi kışkırtıcılara kendimizi fazla kaptırmamalıyız. Hepimizin kaynakları sınırlı. İşin sırrı, isteklerimizi o kaynaklara özgürlüklerimizi koruyacak şekilde uydurabilmekte.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın