Meslek Edinme Sorunu

Felsefe bir sorgulama faaliyetidir. Ve sorgulama hemen her konuyu kapsar. Ben felsefenin özellikle gündelik hayatta karşılaştığımız sorunlara yönelik sorgulamalar için kullanılması taraftarıyım. Ancak bu şekilde felsefe halka inebilir. Günümüzde karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri de işsizlik.

Günümüzde eğitim seviyesi geçmişe göre çok daha yüksek olduğu halde, işsizlik önemli bir sorun olmayı sürdürüyor. Eğitimli insanlar kendilerine uygun iş bulma sıkıntısı yaşarken, bazı sektörlerde ise yetişmiş eleman sıkıntısı yaşanıyor. Peki bunun sebebi ne ?

Bence bunun en büyük sebebi, iş bulmanın tek yolunun okulda eğitim olduğunun lanse edilmesi ve çoğunluğun da buna inanmasıdır. Oysa çok iyi biliyoruz ki, özellikle üniversiteler büyük oranda meslek kazandırma işlevine yönelmişken, kazandırdıkları mesleklere ilişkin çalışma alanları konusunu fazla düşünmüyorlar. İlk üniversitem olan Avrupa Topluluğu bölümünü okurken, hocalarımız bile tam olarak ne iş yapacağımızı bilmiyorlardı.

Geçen gün bir arkadaşımı ziyaret ettim. Ziyaretim sırasında tesisatçılık yapan bir genç ile bir süre sohbet etme fırsatı buldum. Genç sokaklarda kağıt ve hurda toplayan bir arkadaşının iyi para kazandığından bahsettikten sonra, kendisinin de işlere yetişemediğini ve iyi kazandığını söyledi.

Arkadaşım bir çırak almasını önerdi. Genç, kendisinin bir çırak olarak iş hayatına başladığını, senelerce kendisini işi en ince ayrıntısını öğrenmeye adadığını, ustasına da gerekli saygıyı gösterdiğini ve bu şekilde meslek sahibi bir usta olduğunu anlattı. Ancak kendisi bir çırak aradığında, gelen adayların ilk sorusunun kaç para alacakları, olduğunu da ekledi. Bu şekilde bir çırakla uğraşmaktansa, iş kaçırmayı tercih edeceğini belirtti.

İlk başta çırak adaylarının bu sorusu insana mantıklı geliyor. Öyle ya, bir ustanın yanında çalışıp ona yardımcı olacak ve para kazandıracaksan, bu arada yorulacak ve zaman harcayacaksan, kazanacağın parayı da bilmelisin.

Ancak olaya bir de şu açıdan bakalım. Bunları yapacaksın ama bir meslek sahibi olacaksın.

Bugün meslek sahibi olabilmek için bir üniversiteye gitmeye çalışan gençlerin, önce sınav kazanabilmek için ders çalışmaları gerekiyor. Bu arada zayıf yönleri varsa, aldıkları takviye derslerle gidermeye çalışıyorlar. Yani daha üniversiteye gitmeden para ve zaman harcamaya başlıyorlar. Üzerine 4 sene okudukları bölüm için yaptıkları para ve zaman harcamasını koyun. Alınacak bir diplomanın ne kadar ciddi bir maliyeti olduğu görülebilir.

Hele paralı bir üniversiteye gidiliyorsa, 4 sene boyunca harcanacak para ile iş bile kurulabilir. Bir meslek sahibi olmak için bu fedakarlıklara giren bir insan, karın tokluğuna  bile bir ustanın yanında çalışsa, daha karlı çıkar. Çünkü işi doğrudan uygulamalı olarak öğrenme şansına sahip olur. Oysa üniversite bitirmiş bir insanın henüz deneyimi yoktur. Ve acı bir şekilde göreceği gibi, piyasa deneyimli elemanı tercih etmektedir.

Peki üniversitede öğrenilen bir iş ile ustadan öğrenilen bir işin getirisi aynı mı ?

Elbette bu konu duruma göre değişir. Ancak ustadan öğrenilen işleri küçümsememek gerekir. Birkaç örnek ile açıklayım.

İyi bir üniversiteyi bitirmiş ve yurtdışında master yapmış bir tanıdığım, iki tane dil de bilmesine rağmen uzun süre iş bulamadı. Şu an bir bankada gişe görevlisi olarak çalışıyor. Aldığı maaş eğitimi için harcadığı parayı bile karşılamıyor.

Oysa geçen gün 1 saatlik bir iş için, bir elektirik ustasına 100 TL ödedim.  Keza geçtiğimiz günlerde yağan dolu nedeniyle kaportaları hasar gören arabalarının tamiri için arkadaşlarım 5000TL – 7500TL gibi rakamlar ödediler.

Sadece teknik işler değil, işini iyi yapan çıraklıktan yetişmiş bir kasabın bile çok ünlü ve zengin olabileceğini bütün dünya gördü. Yeter ki mesleğini sevsin.

Ustalık deneyim ister. Deneyim de sadece kitap okumakla değil, bizzat o işi yaparak kazanılır. İyi bir usta veya deneyimli bir eleman her zaman kendisine iş bulur ve iyi para kazanır. Gençlerin meslek öğrenmek için illa üniversiteye ihtiyaçları yoktur. Ama gencin sevdiği bir mesleği yapması önemlidir.

Çünkü sevdiği bir mesleği yapan insan, o mesleği daha iyi yapabilmek için kendini zorlar. Bu da ustalık ve deneyim kazanmasına yardımcı olur. Sevmediği bir mesleği öğrenmek için, sınav sisteminden dolayı kaza ile kazandığı bir üniversiteyi okuyan bir insanın, sevdiği bir mesleği bir ustadan öğrenen insan karşısında, başarı açısından fazla bir şansı yoktur.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kısa Kısa 2

Fikirler bilgilere dayanır. Bir insan hakkında bir fikre varılmış ve bir etiketleme yapılmışsa, bu etiketlemeyi sağlayan doğru bilgiler olması gerekir.

Eğer bir kişi bu bilgileri bilmeyip, kendi düşünce süzgecinden geçirmeden, başkalarının yaptığı etiketlemeyi yayıyorsa, dünyada kötülüğün yayılmasına da katkıda bulunuyordur.

Mesela bir insan için kullanılan “Dolandırıcı” etiketinin bir sebebi olmalıdır. Bu kişinin binlerce kişiyi gerçekten dolandırmış ve mağdur etmiş olduğu bilinirse bu etiketin kullanılması doğru olur.

Ama birkaç kişinin “Dolandırıcı” dediği kişiye, onun ne yaptığını bilmeden, biz de “Dolandırıcı” dersek, o zaman belki de bir iftira kampanyasına ortak olmuş oluruz.

O yüzden bir etiketi yaymadan önce, en azından, o etiketin neden kullanıldığını Sormak ve Cevabın tutarlılığına bakmak gerekir.

——————————————————————

Büyük problemler dururken, o problemlerin yok edebileceği küçük çıkarlar peşinde koşmamak gerekir. Şu an en büyük problem, doğanın dengesini eski haline getirmektir.

—————————————————————————

Bir fikre katılmamak başka, fikrin sahibini küçümsemek başka şeydir. Karşındaki insanı küçümsemek kibirdir. Kibir de sahibine zarar verir.

Yaşadığımız sürece sürekli bir değişim içindeyiz. Hem biz yeni bilgiler ediniyoruz, hem de yaşadığımız çevredeki koşullar değişiyor. “Ben oldum” demek, bu değişimin içinde sabitlenmek demektir. Bu da insanın zamanla geri kalmasına ve kötü kararlar almasına neden olur.

Bu yüzden yeni fikirlere açık olmalı. Karşımızdakileri aşağılamak yerine anlamaya çalışmalıyız.

——————————————————————————

Hepimiz insanız. İnsanlar bazen hata yapar, bazen saçmalar. Bazen de takıntıları vardır. Bunlar eğitimle azalır ama bitmez.

Diğer yandan insanları değerlendiren, yine insanlardır. Kendileri yanlış yapanların, başkalarının yanlış yaptığını düşünmesi de normaldir. Trafikte ters giden aracın sürücüsünün, karşıdan gelenlerin ters gittiğini sanması gibi…

———————————————————————————

Kadın – Erkek eşitliği, bir olayın ilgililerin cinsiyetine göre değerlendirilmemesi demektir.
Bir olay olduğunda, olay ile ilgili olan kişinin cinsiyeti farklı olsa, davranışımız ve düşüncelerimiz farklı olacaksa, cinsiyet ayrımı yapıyoruz, demektir.

———————————————————————-

İnsana gerçekleşmesi imkansız görünen bazı şeyler komik gelir. Ama o şey gerçekleşirse, gülme bir anda teslimiyete dönüşebilir.

İnsanlar ve devletler arası ilişkilerde, bir şeyin olabileceği düşünülüyor veya konuşuluyorsa, o şey imkansız değildir. Gülmeden önce tedbirli davranmak gerekir.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bakkalın Zararı ve Felsefe

Yukarıdaki soru bir tartışma grubunda soruldu. Ve ne yazık ki çok farklı cevaplar alındı. Farklı cevapların olması, cevabın tek olduğu bir durumda, hatalı bakış açıları olduğunu gösterir. Bu yüzden yazık.

Bu sorunun tek bir doğru cevabı var. Ve o doğru cevabı bulmak için, sanıldığının aksine matematik bilgisinden çok, felsefe ve mantık bilgisi gerekiyor. Matematik bilgisi ile 100’den 5’i çıkarabiliyor veya 95 ile 100’ü toplayabiliyoruz. Ama bu yaptığımız işlemlerin sonucunun doğru olması, işlemin doğru olduğu anlamına gelmiyor.

Maalesef yukarıda bahsettiğim yanlış sonuçlar da, hangi işlemleri yapmaları gerektiğini bilemeyenlerden kaynaklanıyor.

Şimdi bu soruyu tane tane anlatarak çözelim.
Müşteri elinde sahte 100 TL ile geliyor. Parayı Bakkala vererek 5 TL’lik sigara istiyor.

Bakkal parayı kasasına hiç koymadan pastaneye gönderiyor.

Pastaneci parayı bozuyor. Yani sahte 100 TL’ye karşı gerçek 100 TL veriyor. Bu noktada Pastanecinin zararı 100 TL.

Bozulan para Bakkala geri geliyor. Bakkal 95 TL’yi Müşteriye veriyor. 5 TL’yi kasasına koyuyor. Alışveriş tamamlandı. Müşteri sahte 100 TL’sine karşılık 95 TL gerçek para ve Bir paket Sigara aldı. Yani müşterinin karı bu.

Şimdi hassas bir durum var. Bakkal bu alışverişten zarar etti mi ? Hayır ! Tam tersi Bakkal şu anda karda. Ticaretin gereği olarak muhtemelen daha ucuza, “hadi 4 TL diyelim” aldığı sigarayı pastaneden gelen 5 TL gerçek paraya sattı. Yani Bakkal 1 TL karda diyebiliriz.

Yani Pastanecinin sahte parayı farketmediği durumda, olay şu :
Bakkal sigara satışından dolayı 1 TL karda.
Müşteri 95 TL ve 1 Paket Sigara karda.
Pastaneci 100 TL zararda.

İşte çoğu insanın kafasını karıştıran durum. Pastaneci paranın sahte olduğunu farkediyor ve Bakkala geri getiriyor. Bakkal sahte parayı alıp, gerçek para veriyor.

Şimdi ne oldu ?

Pastaneci 100 TL zararını giderdi. Gerçek 100 TL’ye karşılık, bozuk gerçek 100 TL vermiş oldu.

Peki ya Bakkal ? Bakkalın cebinden birden bire 100 TL çıkmış oldu. Sigara satışından dolayı 1 TL kardaydı. Ama aniden 100 TL ilave bir zarar geldi.

Şimdi burada Bakkalın zararının 100 TL olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü Bakkalın gerçek para ile yaptığı bir sigara satışı var. Sigaranın alış fiyatının 4 TL olduğunu ben varsaydım. Ama farklı bir rakam da olabilir.

O halde Bakkalın zararı ile ilgili söylenebilecek en doğru şey, Müşteriye verdiği 95 TL ve 1 Paket Sigara olduğudur.

Zaten kar ile zarar eşit olmalıdır. Yani Müşteri bu işten ne kadar karlı çıktıysa, birileri de aynı miktarda zararlı çıkmalıdır. Pastacı zararda olmadığına göre, zararda olan Bakkaldır.

Şimdi diyeceksiniz ki, madem kar ile zarar eşit olmalı, o halde Müşteri 5 TL verip sigara aldığında, Bakkalın karda olduğunu nasıl varsaydın ? Bu işte zararlı olan kimdi ? İşte bu ticaret hayatının bir gereğidir. Bakkalın karından dolayı zararlı olan Müşteridir. Çünkü Müşteri, Bakkalın daha ucuza kendine aldığı ürüne, satış fiyatı ile arasındaki fark kadar daha fazla para vermiştir. O yüzden Müşterinin 100 TL karda olduğunu söylemedim. 95 TL ve 1 Paket Sigara dedim.

Yukarıdaki soruyu doğru cevaplayabilecek kadar ayrıntılı düşünemezsek, bize alışverişlerimizde çeşitli yollarla gelen ilave maliyetler sebebi ile uğradığımız zararları görmemiz de mümkün olmaz. Bu yüzden Felsefe bize günlük hayatımızda lazımdır.

Yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kelime Anlamları ve Felsefe

Uzay ve Evrenin Farkı Nedir ?

Bu soru ilk bakışta felsefi bir soru gibi geliyor. Oysa tamamen “Uzay” ve “Evren” kelimelerinin anlamları ile alakalı bir soru. Bu soruya bir sözlükten iki kelimenin de anlamına bakarak rahatça cevap verilebilir.

Kelimelerin anlamları üzerine felsefe yapılmaz.
Kelimeler, anlamlarını insanların o kelime üzerindeki uzlaşısından alır. Ve o kelime bir sözlüğe girdiği zaman uzlaşı o zaman için sabitlenir. Dolayısı ile sabitlenmiş bir anlamı tartışmanın da bir gereği yoktur. Siz kelimeye sözlük anlamı dışında bir anlam yüklesiniz bile, bu başkalarınca anlaşılmaz. Yani kelime en önemli işlevi olan “anlaşılır olma” özelliğini kaybeder.

Elbette zamanla halk arasında kelimenin kullanımı çeşitli nedenlerle farklılaşabilir. Kelimeye yeni anlamlar gelebilir, bazı anlamlarını kaybedebilir veya anlam tamamen farklı bir hale gelebilir. Veya anlam aynı kalır ama kelime değişir.
Bunlar zamanla olur ve yine insanların uzlaşısı ile olur. Günümüzde benim standartlaştırma kaynakları arasında saydığım internet sözlükleri bu değişiklikleri kısa sürede kayda alıyorlar.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Kelime anlamları bazen resmi kurumlar veya otoriteler tarafından değiştirilmeye çalışılır. Bu olayda da yine insanların uzlaşması önemli. Mesela Türk Dil Kurumu zamanında “CD” kelimesi yerine “Teker” kelimesini önermişti. Ama halk arasında kabul görmedi ve kullanılmadı.

Peki kelime anlamları ile felsefenin hiç mi ilgisi yok ? Tabi ki var. Felsefe anlaşılır bir şekilde yapılmalıdır. Dolayısı ile kullanılan kelimeler anlaşılır ve kafa karıştırmayacak şekilde olmalıdır.

“Bence Aşk bir Armuttur.” demek ile “Aşk bir Armuttur.” demek arasında, “Bence” kelimesinden kaynaklı ciddi bir fark vardır. Bence kelimesi Aşkı Armut olarak görmeyi, söyleyenin kendisi ile sınırlar. Oysa “Aşk bir Armuttur” dendiğinde genel olarak Aşk tanımlanmış olur.

Veya “Ben Mahmut’a inanıyorum.” demekle “Ben Mahmut’un varolduğuna inanıyorum.” demek arasında da ciddi bir fark vardır. Mahmut’a inanmak için, Mahmut’un varolması gerekir. Ama Mahmut varolduğu halde, yalancı olduğu düşünülerek, kendisine inanılmayabilir.

İşte kelimelerin anlamları, kullanıldıkları yer açısından bu şekilde önemlidir. Geçmişte önemli insanların yaptığı söylemlerde kullanılan bir yanlış kelime, alıntının eksik yapılması veya çeviri hataları, anlatılmak istenenin çok farklı anlaşılmasına neden olabilir. Bunların incelenmesi de elbette felsefenin kapsamındadır.

Kelime anlamı ile ilgili bir de dil oyunları vardır. Mesela “Kesici bir alet kullanmadan bir şey kesilebilir mi ?” şeklinde bir soru, aslında bir kelime oyunundan ibarettir. Bu soruyu soran kişi, bir şeyi kesmeyi sağlayacak her şeyin “Kesici Alet” sayılacağını düşünmüştür. Oysa “Kesici Alet” tanımı olan ve bu tanıma giren şeylerin belli olduğu bir alet sınıfıdır. Bunu tespit etmek için de sözlüğe bakmak yeterlidir.

Bir pastayı eğer basit bir ip ile kesebiliyorsak, bu ip hiçbir zaman kesici alet sayılmaz. Yanında ip taşıyanlar kesici alet bulundurmakla suçlanmaz. Çünkü ip işlevsel açıdan kesici alet sınıfına girmez. Sadece pasta üzerinde işlevi dışında kullanılmıştır. Bu yüzden sorunun cevabı da nettir. Evet kesici bir alet kullanmadan, bir şey kesilebilir. Ve bu bir felsefi problem değildir.

Bunun gibi sadece sözlükle çözülebilecek bir sürü şey sayabilirim.

Uçamayan uçak, uçak sayılır mı ?
Penguenler neden kuş sayılıyor ?
İnsan olmak için ne özellikler gerekir ?
Yemek yenirse oruç bozulur mu ?
İçine fasulye ekilen bir kase, hala kase midir ?
Ahlak ve Etik farkı nedir ?
Doğruluk nedir ?
……………………

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gelecekte Ekonomi 1

Adam Smith piyasaları düzenleyen bir görünmez elden bahseder. Onun kitabını okuyan çok az kişi bu görünmez elin ne olduğunu anlamıştır. Bu görünmez el; açlık ve ölümdür. Adam Smith’in yaşadığı dönemde açlık ve ölüm çok normal karşılanan bir şeydi. Buna itiraz eden en önemli isim ise birkaç çocuğunu açlıktan kaybeden Karl Marx oldu.

Günümüzde ise insanların açlıktan ölmesi normal sayılmıyor. Bunun yaşandığı devletler hala var. Ama bunlar geri kalmış devletler olarak görülüyorlar. Bütün dünya kampanyalarla oralardaki açlığı dindirmeye çalışıyor. Hal böyle iken, gelişmiş bir ülkede milyonlarca insanın açlıktan ölmesi, kabul edilebilir mi ?

Ama bu durum, eğer mevcut ekonomik sistemler değişmez ve teknoloji ilerlemeye devam ederse, olabilecek bir şey. Hem de çok kısa bir süre sonra.

İnternetin kuralları, gerçek hayattaki kurallardan çok farklı. İnternet ortamında şirketler çok kısa bir sürede bütün dünyada tekel haline gelebiliyorlar. Google, Instagram, Facebook, Twitter, Whats app hatta Windows neredeyse tekel durumda ve artık birbirlerini almaya başladılar. Çünkü her insan en iyisini kullanmak istiyor ve internet ortamında en iyiye ulaşmak ile daha kötüye ulaşmak aynı zahmeti gerektiriyor.

İnternetten satın aldığımız bir ürün ise, dünyanın neresinde olursa olsun, kısa sürede elimize ulaşabiliyor. Bu durumda aynı ürün için tek bir kriter kalıyor, fiyat ! Günümüzde almayı düşündüğümüz ürün belli ise, yapmamız gereken tek şey internette o ürünü en ucuza satan güvenilir bir siteden alışveriş yapmak ve beklemek. Dükkan dükkan gezmemize gerek yok. Bir çok sitedeki fiyatı kısa sürede kıyaslayabiliyoruz.

Bu da internetten satış yapan sitelerin, birbirini takip etmelerine ve en uygun fiyatı verebilmek için kar marjlarını düşürmelerine neden oluyor. Onlar kar marjını düşürürken, olan aynı ürünü dükkan açıp kira ödeyerek satmaya çalışanlara oluyor. İnsanlar dükkan dükkan dolaşıp, pahalıya ürün almaktansa, internetten ürünü daha ucuza ayaklarına getirtiyor. Ve internet üzerinden ticaret arttıkça bu durum internet dışı piyasayı daha çok etkiliyor.

Sonuç ne mi olacak ? Yukarıdaki internet şirketlerini örnek verdiğim gibi, Ticaretin de kontrolü internet üzerinden iş yapan birkaç kuvvetli firmaya geçecek! Çünkü internet üzerindeki yoğun rekabet, bir süre sonra bir çok oyuncuyu devre dışı bıraktırıp, en kuvvetli birkaç tanenin kalmasını sağlayacaktır.

Sadece Ticaret mi tehlikede ? Üretim ve Hizmet sektörü de robot ve akıllı makinelerin tehdidi altında. Japonya’da robotların çalıştığı bir otel hizmete girdi bile. Üretim yapan firmalar da gittikçe daha fazla makineleşiyor ve eskiden binlerce işçinin yaptığı işleri sadece birkaç işçinin denetimindeki makinelere yaptırıyorlar. Haliyle binlerce işçi artık çalışmıyor.

Peki Ticaret, Sanayi ve Hizmet sektörlerinde çalışamayan insanlar nasıl para kazanacaklar ? İşte bahsettiğim açlık ve ölüm buradan doğacak. Para kazanamayan, geliri olmayan insanlar, aç kalma tehlikesi altına girecekler. Ve böyle durumlarda insanlar sadece açlıktan ölmezler. Adam Smith’in de belirttiği gibi, aç kalan insanlar, kalmayanları da tehdit altında bırakırlar.
Keza parasız insanlar, üretilen malları da alamaz. Yani firmalar yanlarında fazla eleman çalıştırmamanın bedelini, ürettikleri mal ve hizmetleri satacak kimse bulamayarak öderler.

Kapitalizm devletlerin değil, şirketlerin kontrolündeki bir şeydir. Her şirket kendi çıkarlarını ve karını düşünür. Ve rekabetlerini sürdürebilmek ve karlarını arttırabilmek için uğraşılar. Robotlaşma ve internet firmaya yarar sağladığı sürece, firmalar bundan vazgeçemez veya görmezden gelemez. Aksi takdirde rakiplerinin gerisinde kalır ve bir süre sonra varlığı son bulur.

O halde firmaların kendi kendilerini kontrol altına alarak, insanlara iş sağlamaları mantıklı bir beklenti olamaz. Bütün firmalar için koşulları eşit hale getirmek ve hem rekabetin sürmesini sağlamak, hem de insanların aç kalmasını önlemek gerekmektedir. Bunu da ancak devletler yapabilir.

Gelecekte bir devletin en önemli işlevi, vatandaşlarını korumak olacaktır. Bu korumayı da en başta, onların açlıktan ölmesini önleyecek düzenlemeleri yaparak sağlayabilir. Ve bu düzenlemeler yapıldığında bugünkü bir çok ekonomik tanım, farklı şekilde algılanacaktır.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sorgulama Mantığı ve Gizli Önermeler

Üstteki karikatür Sorgulama Mantığı ve Klasik Mantığın farkını çok güzel anlatıyor. Karikatürde çocuk klasik mantık ile “Tüm insanlar ölümlüdür.” ve “Aristo bir insandır.”  öncül önermelerinden “Aristo’nun ölümlü olduğu” sonucunu çıkarıyor. Burada önermeler göz önünde.

Oysa Aristo, çocuğun kendisinin ölümlü olduğunu söylemesinin nedenini sorguluyor ve ortada olmayan “Öleyim de malım mülküm senin olsun değil mi?” önermesini çıkarıyor. Tabi bu karikatürde vurgulanmayan gizli bir önerme daha var. O da “Çocuğun Aristo’nun mirasçısı olması.”

Bu durumda yine bir Klasik Mantık dizgesi kurulabiliyor. “Aristo ölürse mirası kalacak”
“Çocuk Aristo’nun mirasçısı.”
“O halde Aristo’nun mirası çocuğa kalacak.”

Sorgulama mantığı, bu tip Klasik Mantık dizgelerini de kurabilmek için gerekli gizli öncül önermeleri bulmaya yarar. Günlük hayatımızda biz bu gizli önermeleri çoğu zaman hiç farketmeden kullanırız.

Mesela bir Otobüste giderken, bir arkadaşımızın yolda yürüdüğünü gördüğümüzü düşünelim. Bu arkadaşımızla görüşebilmek için telefon ettiğimizde, arkadaşımız bize ‘başka bir şehirde olduğunu’ söylüyorsa, onun yalan söylediğini hemen biliriz.

Burada kesin doğru kabul ettiğimiz bir gizli önerme vardır ve biz o önermeyi dikkate alırız. Bu önerme “Bir insan aynı anda iki yerde olamaz.” önermesidir.

Bir insan aynı anda iki yerde olamaz.
Arkadaşımız bizim şehrimizde yolda yürüyor.
Arkadaşımız başka bir şehirde olduğunu söylüyor.
Arkadaşımız hem başka şehirde, hem bizim şehrimizde olamaz.
O halde arkadaşımız yalan söylüyor.

Bütün bu önerme dizgesi söz konusu pozisyonda kafamızdan geçer ve arkadaşımızın bize yalan söylediğini anlarız.

Aslında ‘Bir insan aynı anda iki yerde olamaz.” önermesi gibi doğruluk ihtimali çok yüksek olan bir sürü önerme daha var. Bu önermeleri kullanabilmek için, mevcut önermeleri sorgulamak gerekir.

Günümüzde sorgulanması gereken sadece sözlü veya yazılı önermeler değildir. Daha önceki yazılarımda bir resmi de sorgulamıştım. Aynı şekilde yolda gördüğümüz veya bir filmde gördüğümüz herhangi bir şey de ortada herhangi bir önerme olmadan sorgulanabilir.

Mesela izlediğimiz filmde, bir kişinin atı koşturarak 3 – 4 saatte ulaştığı bir yerden, başka bir kişi yine atı koşturarak aynı yoldan 15 dakikada dönüyorsa, bu olayı da bir sorgulama ile mantıksız olarak bulabiliriz.

Buradaki gizli ve doğruluk ihtimali yüksek olan önermeler “Bir at, diğerinden 10 misli hızlı koşamaz.” ve “Bir yere aynı yoldan gitmek ve dönmek, aynı mesafedir.” önermeleridir.

Böylece şöyle bir kurgu kurulabilir.
Bir at, diğerinden 10 misli hızlı koşamaz.
Bir yere aynı yoldan gitmek ve dönmek aynı mesafedir.
Birinci adam atı koşturarak 3 saatte gitmiştir.
İkinci adam atı koşturarak aynı yoldan 15 dakikada dönmüştür.
O halde ikinci adamın atı birinciden 12 misli hızlı koşmuştur.
Sonuç 1. önerme ile uymadığından mantıksızdır.

Aristoteles ortaya koyduğu mantık sistemi ile doğruya ulaşma yolunda çok ciddi bir yol katetmiştir. Ancak bu bu sistemi kullanabilmek için ortada olmayan gizli önermelere ulaşmak gerekiyor. İşte bu gizli önermelere sorgulama ile ulaşılabilir.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sorgulama Mantığı’nın Klasik Mantık’tan farkı

Epimenides’in bir sözü var. Tüm Giritliler yalancıdır. Epimenides bunu bu şekilde mi, söylemiş, yoksa bir çeviri hatası mı var bilemiyorum. Ama bu sözün bir paradoks oluşurduğu söyleniyor. Çünkü Epimenides de Giritli !

Paradoks Klasik Mantığa göre şu şekilde oluşuyor. Epimenides bir Giritli olduğu için, söylediği söz doğru ise kendisi de bir Yalancı olmuş oluyor. Bu durumda Epimenides’in doğru söylemiş olması bir paradoks oluşturuyor. Öte yandan Epimenides yalan söylemişse, bu durumda Giritliler doğrucu olmuş oluyor, ama doğrucu Epimenides yalan söylemiş oluyor.

Oysa Sorgulama Mantığı ile baktığımızda ortada bir paradoks yok. Çünkü paradoks olması için “Yalancılar’ın her söyledikleri yalandır.” önermesini doğru kabul etmemiz gerekiyor. Eğer bu önermeyi doğru kabul etmezsek, “Yalancı” tanımını sık veya önemli konularda yalan söyleyen kişilerle sınırlandırmamız gerekir. Bu durumda bir yalancı, pekala bir konuda doğru söylüyor olabilir.

Epimenides’e dönersek. “Tüm Giritliler Yalancıdır.” dediğinde, kendisi de Giritli olduğundan kendisinin de yalancı olduğunu vurgulamıştır. Ama bunu söylerken bir yalancı olarak, doğruyu söylüyor olabilir. Bu konuda doğru söylemiş olması, onun yalancı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Keza diğer ihtimale yani Epimenides’in “Tüm Giritliler Yalancıdır.” önermesinin yalan olduğunu düşünürsek. Bu durumda Epimenides dahil bütün Giritliler aslında doğrucu olur. Peki Epimenides bir doğrucu olarak bu yalanı neden söylemiştir ? Belki de kızgın olduğu bir anda azından çıkmıştır. Bir yalan söylemiş olması, bir insanı “yalancı” yapar mı ? Bence yapmaz.

Diğer yandan “Yalancıların her söyledikleri yalandır.” önermesini doğru kabul etme ihtimalimiz var mı ? Böyle bir ihtimal olamaz. Evet bütün insanlar zaman zaman yalan söylerler. Bazı insanlar ise daha fazla ve önemli konularda yalan söyledikleri için “Yalancı” olarak anılabilirler. Ama bu bir insanın her söylediğinin yalan veya bir insanın her söylediğinin doğru olduğu anlamına gelmez.

Peki, Epimenides ne söylese bir paradoks olurdu ? Epimenides “Tüm Giritlilerin her söyledikleri yalandır.” gibi iddialı bir cümle kurmuş olsaydı. O zaman bir Giritli olarak söylediğinin de yalan olduğunu vurguladığından bir paradoks oluşabilirdi.

O zaman da yine Sorgulama Mantığına göre, böyle bir iddialı bir cümleyi söyleyene Yalancı der geçilirdi. Ve bu Yalancılık Tüm Giritlileri değil, sadece Epimenides’i bağlardı.

İşte Klasik Mantık ile Sorgulama Mantığı arasındaki fark bu. Birinde kelimeleri ve olabilecekleri sorgulamadan doğrudan cümle üzerinde duruluyor. Diğerinde ise her kelime ve olasılık sorgulanarak inceleniyor.

Yazılar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gelecekte İletişim

Günümüzde Sosyal Medya ve Cep Telefonları iletişime yeni bir boyut kazandırdı. Artık insanlarla yüzyüze konuşmalarımız gittikçe azalıyor. Evlerin içinde bile bir odadan diğerine mesajlaşılabiliyor. Peki ama neden ?

Bu noktada biraz psikolojiye gireceğim. Bence iletişimin yazılı hale gelmesinde en önemli unsurlar, dinlenme ve ispat ihtiyacı.

Dinlenme ihtiyacı söylediklerimizin karşı tarafa ulaşmasını istememize dayanıyor. İspat ihtiyacı ise söylediklerimizin inkar edilmesini önlemek için. Bu iki ihtiyacı karşılamanın yolu da iletişimi yazılı olarak yapmak.

Günümüzde bu çok kolay. Cep telefonumuzdan istediğimiz kişi veya gruba anında yazılı mesaj atıp, okunup okunmadığını görebiliyoruz. Yine sosyal medyada yaptığımız paylaşımların kaç kişiye ulaştığını, bunları kaç kişinin beğendiğini, yapılan yorumları da görebiliyoruz.

Karşımızdaki kişiye bir şey söylemek yerine, sosyal medyaya onun yanında yüzlerce kişinin görebileceği bir şeyler yazmak daha mantıklı geliyor.

Karşımızdaki ile sağlıklı bir sözel iletişim varsa, bu güzel. Ama bizi dinlediğinden bile emin değilsek, yazılı mesaj ile daha fazla kişiye derdimizi anlatabiliyoruz. Birkaç geri dönüş aldığımızda da dinlendiğimize emin oluyoruz. Sorumuza cevap veya problemimize çözüm alıyoruz.

Peki gelecekte ne olacak ? Ben açıkçası iletişimin illa sözlü yapılması gerektiğini düşünmüyorum. Evet ses tonu ve yüzyüze iletişimde kullandığımız jestler, bazı sözlerin anlamlarını ciddi oranda değiştiriyor. Mesela “Hayır” kelimesini sırf vurgulama yoluyla bir çok hisle söylemek mümkün. Nazlanma, Kızma, Sakinleştirme bunlardan birkaçı.

Yazılı iletişimde bu tonlama ve jestlerin yerini emojiler aldı. Artık doğru kullanıldıklarında emojiler vasıtası ile daha sağlıklı bir yazılı iletişim mümkün.

O halde gelecekte yazılı iletişimin daha da artmasının önünde bir engel görünmüyor. Hatta belki aynı masa etrefında oturanların, cep telefonlarıyla bir grupta birbirleriyle haberleştiklerini görebileceğiz.

Bu noktada günümüz Diksiyon Kurslarının yerini, “Doğru Yazılı İfade Kursları”nın alması da sürpriz olmayacaktır. Çünkü yazılı iletişimde de doğru anlaşılmak önemli bir hale gelecektir.

Peki bu sağlıklı mı ? Elbette ekranlara bağımlı olmanın fazla sağlıklı olması söylenemez. Ancak yazılı iletişim, kişisel iletişimin sağlıklı olmasına bir engel olmaz. Tabi kişi, iletişim dışı gezme, yeme – içme, gibi ihtiyaçlarını düzgün karşıladığı sürece. Yoksa kendisini bilgisayarı ile bir odaya kapatan birinin de sağlıklı olduğunu söyleyemeyiz.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnanç ve Apateizm

Bana göre ‘inanç’ bilginin olmadığı yerde vardır. Bir konuyu kesin olarak bilmediğimizde, ama öyle olduğunu düşündüğümüzde inanırız. Bu açıdan baktığımızda ‘inanç’ hayatımızdaki bilgi eksikliğinin tamamlayıcısıdır.

Bazı insanlar hayatlarını, düşüncelerini kesin bilgiler ile yönlendirmeye çalışırlar. Oysa bu nerdeyse imkansızdır. Hemen her gün kesinliği olmayan konular ile karşılaşıyor ve inançlarımıza göre davranıyoruz.

Otobüs beklerken otobüsün tarifede belirtilen zamanda gelip gelmeyeceğini kesin bilmiyoruz. Geleceğine inanarak hareket ediyoruz.

İşimize giderken o gün çok çalışıp çalışmayacağımızı kesin bilmiyoruz. Çalışacağımıza inanıyoruz. Belki de fazla çalışmayacağımıza inanıyoruz.

Alışveriş yapığımız yerin en uygun fiyatlı veya güvenilir yer olup olmadığını bilmiyoruz. Öyle olduğuna inanıyoruz. Bunlar gibi daha bir çok şey…

Ama ‘inanç’ kelimesi en çok Tanrı ve dinler ile beraber kullanılıyor. Bu konudaki iddiam şu : Tanrı ile ilgili her türlü söylem bir inançtır.

Böyle dediğim zaman bazı Ateistler itiraz ediyorlar. ‘Biz inanmıyoruz.’ diyorlar. Oysa Tanrının varlığı kadar, yokluğuna inanmak da bir inançtır. Çünkü Tanrı ile ilgili kesin bilgilere henüz ulaşılmış değil. Diğer yandan ortada sebebi araştırılan bir düzen ve canlılar var. Yani hiçbir Ateist ‘Tanrının olmadığını biliyorum.’ diyemez. Çünkü ispat edemez. Bilginin delili ortaya konabilmelidir.

Bu noktada Ateistlerin şöyle bir söylemi var : Bir şeyin yokluğu değil, varlığı ispat edilmelidir.

Neden ?

Dilenci sizden ‘Param yok’ diyerek para istediğinde inanıyor musunuz ? Evinizde herhangi bir şeyin bittiğini düşündüğünüzde, olup olmadığını kontrol etmiyor musunuz ? Velhasıl Ateistlerin bu söylemleri onların düşüncesini bir inanç olmaktan kurtarmıyor.

Ama içinde Tanrı geçen ve inanç olmaktan kurtulan bir söylem var. O da Apateistlerin söylemi. Yani Tanrının olması veya olmamasının umurlarında olmaması. Bu bir tavırdır. Tavır olmasını, Tanrıyla ilgili olumlu veya olumsuz hiçbir şey söylememeleri sağlıyor. Herhangi bir veri gelmediği için, o veri ile ilgili bir ispat da istenemez.

Dolayısı ile Apateizm tam olarak bir Tavırdır. Söylemleri yani ‘Tanrının varlığı ile ilgilenmemek’ kendileri ile ilgilidir. Bazı Ateistler kendilerini Apateist olarak göstermeye çalışıyorlar. Ama söylemleri Ateist söylemleri. Yani ispat gerektiren bir veri ortaya koyarak, inançlarını sergiliyorlar.

Sonuç olarak, ‘biliyorum’ diyebilmek için kesin bilgilere sahip olmak gerekir. Aksi halde ‘bilinmez’, ‘inanılır’. İnanmak hepimizin her gün yaptığı bir şeydir. Cahillik değildir.  Ve bir konuyla gerçekten ilgilenmeyen kişi, o konu hakkında olumlu veya olumsuz bir şey de söylemez.

Yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Felsefi Gelişim Nedir ?

İnsanlar farklı bilgilere, inançlara, düşüncelere ve ihtiyaçlara sahiptir. İki insanın biribiriyle tamamen aynı zihinsel yapıya sahip olması mümkün değildir. Maslow’a göre bir insanın ihtiyaçları, belli bir hiyerarşiye sahiptir. En üstte de Kendini Gerçekleştirme İhtiyacı yer alır. Kendini Gerçekleştirme de sabit bir şey değildir. Her insan farklı zihinsel özellik ve koşullarından dolayı Kendini Gerçekleştirmek adına farklı hedeflere sahiptir. Ve bu farklı hedeflere ulaşmak, farklı yöntemler gerektirir.

Hedeflerine ulamaya çalışanlar, kendilerine yardımcı olacak yollar ararlar. Bu yolların bir tanesi de Kişisel Gelişim’dir. Kişisel Gelişim dendiğinde ruhsal ve maddi gelişime odaklı bazı yöntemler akla geliyor. Kişi hedefine göre hissettiği ihtiyaç dahilinde bu ikisinden birine yöneliyor. Ya arabasını satıp, nasıl bilge olacağını öğrenmeye çalışıyor, ya da nasıl ev, araba, yat alacağını.

Bu yöntemlerin çoğu insanlara tek bir ihtiyacı karşılamak için reçete öneriyor. Oysa nasıl ki, tek bir ilaç ile farklı hastalıklar tedavi edilemiyorsa, kişiye uymayan bir reçete ile de kişinin ihtiyacı karşılanamaz. İçine kapanık birine, herkese sevgi göstermesi veya etkili konuşmalar yapması tavsiye edilemez. Maaşı ile ay sonunu zor getiren birine, para biriktirip şirket kurması tavsiye edilemez. Okunan kitaplardaki tavsiyeler de eğer kişiye uymuyorsa, bir süre sonra unutulur.

O halde ne yapmak lazım ?
Giambatista Vico, “Birey bildiğini uygular ya da uyguladığı şeyi bilir.” demiştir. Yani kişinin unutmasına yol açan şey, hemen uygulayamayacağı şeyleri öğrenmiş olmasıdır. Ve kişi öğrendiği şeyleri ne kadar çabuk uygulamaya başlarsa, o kadar zor unutur. O halde bir insana verilebilecek en iyi tavsiyeler, hemen uygulayabileceği tavsiyelerdir. Ve bu tavsiyeler ile çok çeşitli ihtiyaçlar karşılanabilmelidir.

Peki, kişiler gerçekten neye ihtiyaçları olduğunun farkındalar mı ? Ya ulaşılmak istenen hedefler, kendini gerçekleştirmeye yetmeyecekse ? Kişisel özellikler ile ulaşmaya çalışılan hedef uyumlu mu ?

İşte bu tip sorular herkesin cevaplaması gereken felsefi sorulardır. Çünkü bir sorgulama içerirler. Sorgulama da felsefenin temelidir. Sorgulama sadece bir kere yapılıp, bir daha başvurulmayacak bir yöntem değildir. Sürekli, her konuda uygulanılması gereken bir yöntemdir. Ve bu yöntemi doğru kullanmak da önemlidir.

O halde yapılması gereken ilk şey, sorgulamayı öğrenmektir. İşte Felsefi Gelişim, kişinin sorgulamasını geliştiren ve bununla birlikte gelen farklı bakış açılarını, farklılıkları, olasılıkları, riskleri, imkanları, fırsatları…vb. görmeyi sağlayan bir şeydir.

Felsefi Gelişim sayesinde kişi önce kendini sorgular. Bu sorgulama sonucunda kendini tanır ve hedeflerini de ona göre düzenler. Daha sonra çevresini sorgular ve kendisine hedeflerine ulaşmayı sağlayacak en doğru yolu bulmaya çalışır. Ve yine sorgulama sayesinde yolunda yürürken tamamlaması gereken eksikleri, aşması gereken engelleri ve bunları nasıl geçeceğini bulur.

İnsanlar yalan söylerler. İnsanlar doğru bildikleri yanlışları da söylerler. Ve insanlar bazen doğru söylenenleri yanlış da anlarlar. Bunlar bir insanı yanlış yönlendiren unsurlardır. Yanlış yönlenen, yanlış işler yapan insanlar zarara uğrarlar. Bu zararlar maddi veya manevi olabilir.

Felsefi yönden gelişen bir insan kolay kolay kandırılamaz. Çünkü bilgilerin kaynağına inmeyi bilir. Keza kendini de yoklar ve yanlış yapıp yapmadığını kontrol eder. Olaylara bir hatta iki kat yukarıdan bakabilir. Zor bir durumda en faydalı kararı verebilir. Bütün bunlar kişinin hedefine giden yolu kolaylaştırır.
Sonuç olarak Felsefi Gelişim, kişilerin farklılıklarını dikkate alarak, kendini gerçekleştirme yolunda herkesin hemen kullanmaya başlayabileceği, faydalı ve bilimsel bazı teknikleri içerir.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın