Astroloji ve Burçlar

Bilimsel olarak astronomi ile ilgilenenler, astrolojinin bir saçmalık, burçların da geçersiz olduğunu ileri sürerler. Hatta gökyüzündeki yıldız haritasının mevcut burç tarihleri ile tutmadığı ve aslında 13 burç olduğu da söylenir. Bu konudaki görüşlerimi kısaca yazmak istedim.

Bana göre “burç” diye bir şey var. Bunu en başta kendimden gözlemleyebiliyorum. Bir yay burcuyum ve felsefeye ilgiliyim. Etrafımdaki yay burcu olan bir çok arkadaşım da benim gibi. Keza bir insanla anlaşabiliyorsam, onun yay burçlarının anlaşabildiği burçlardan birinin üyesi çıkması beni hiç şaşırtmıyor. Yani ortada fiili bir durum var.

Ancak bir de astronomların öne sürdüğü gerçekler var. Onlara kalırsa ben bir yay burcu değil, yılan burcuyum. Ve bunu da çok rahat bir şekilde ispatlayabiliyorlar. O halde bunu nasıl açıklayabiliriz ?

En başa dönelim. Bundan binlerce yıl önce burçlar belirlendiğinde, bu burçların üyelerinin özellikleri nasıl belirlenmiş olabilir ? Tabi ki gözlemle ! 10 tane – 100 tane -1.000 tane yay burcu üyesi gözlemlenerek, yay burcu üyelerinin özellikleri çıkarılmış olabilir. Yani tümevarım ile. Yoksa yay burcunu oluşturan yıldızların üzerinde, herhangi bir yay burcu özelliği yazmıyor.

O halde olaya yıldızlar açısından değil, belli tarihler arasında doğmuş olanların özellikleri açısından bakmak gerekiyor. Bana göre burçlar belli tarihler arasındaki doğmuş olanların ortak özelliklerini belirleyen gruplardır. Yani ben sadece astrolojinin burçların kişisel özellikleri kısmını kabul ediyorum. Yoksa gezegen hareketlerinin burçlar üzerinde herhangi bir etkisi olduğunu düşünmüyorum.

Peki bu burç özellikleri arasındaki farklar nasıl meydana gelmiş olabilir ? Bunun iki önemli sebebi olduğunu düşünüyorum.

Bugün insanın karakter ve fiziksel özelliklerinde DNA’nın ve Gelişim koşullarının önemi biliniyor. Bundan yola çıkarak…

1 – İnsanların anne karnında geçirdikleri süre yaklaşık olarak 9 ay 10 gündür. Yani insanların çoğu anne karnına doğumlarından bu kadar zaman önce düşer. Aynı zamanda anne karnına düşen bebeklerin, benzer gıdaların tüketildiği zamanlarda oluşan yumurta, sperm ve DNA yapısından oluşma ihtimali az değil. Bu aynı gıdalar, yumurta, sperm ve DNA’ya yani çocukların karakterlerine de bence aynı şekilde etki edebilir.

2 – Anne karnında geçirilen sürede annenin beslenme çeşitliliği, keza bebek doğduktan sonra anne sütünü etkileyen besinler büyük ölçüde aynı olduğundan bebeğin gelişimini aynı şekilde etkileyebilir. Ayrıca aynı tarihlerde doğan bebeklerin, bazı gelişim evrelerini aynı iklim koşullarında geçirmelerinden kaynaklanıyor da olabilir.

Bunlar benim varsayımlarım. İnceleyip doğrulamak veya yanlışlamak konunun uzmanlarının işi.

Mevcut bir olayın sebebini tamamen farklı bir şeye bağlamak, ilk defa yaşanan bir şey olmaz. Ama bu kadar uzun bir süre farkedilmemesi düşündürücü.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kısa Kısa

Bence insanlar arasında anlaşmayı sağlayan çok önemli iki kelime var. Bunlar : “Bence” ,”Belki” ve eşanlamlıları.
“Bence” kelimesi insanların söylediklerinin kendilerine göre doğru olduğunu vurgular. Diğer yandan aynı konuda başka kabuller olabileceğini ifade eder.
“Belki” kelimesi ise emin olmamakla birlikte bir doğruluk olasılığını ifade eder. Kendi söylediğinin yüzde yüz doğru olmadığı, karşı tarafın söylediğinin ise doğru olabileceği, bu kelime ile kabul edilir


“Silahlarla Teröristleri öldürebilirsiniz, Eğitimle Terörizmi öldürebilirsiniz.” Alıntı
Peki Terörizmle mücadele için eğitimle ne yapılabilir?
Eğitim ile yapılabilecek en etkili şey, çocuklara ve gençlere bir ülkedeki farklı kültürleri tanıtmaktır. Hele bizimki gibi bir ülkede bu şart.
Eğer bu eğitim formal olarak okullarda verilmezse, insanlar ailelerinden ve çevrelerinden gelen informal bilgileri doğru kabul ediyorlar. Oysa informal bilgilerin doğruluğu tartışılır. Yanlış bilgilerin çoğunun kaynağı ya yanlış örnekler, ya da kızgınlıkla yapılan iftira ve genellemeler.
Ülkemizde Romanlar, Lazlar, Kürtler, Yahudiler, Aleviler, Ermeniler…vb. formal eğitimle tanıtılmayan kültürler hakkında herkesin duyduğu bazı kötü genellemeler vardır. Ve bu genellemeler ön yargılara, ön yargılar kötü davranış ve tepkilere, kötü davranış ve tepkiler ise düşmanlığa yol açıyor.Düşmanlığın uç noktası ise Terörizm.
Eğer iktidar Terörizmi uzun vadede çözmek istiyorsa, ilkokuldan başlayarak ülkede yaşayan kültürleri ayrıntılı bir şekilde çocuklara anlatacak dersler koymalıdır.


 

Modern Psikoloji 1879 yılında Wilhelm Wundt tarafından kuruldu. Yani henüz 150 yıl bile olmadı. Psikoloji sürekli kendini geliştiren bir bilim konumunda. Ama daha hala çok eksiği var. Ve psikolojik bozukluğu olan bir insanın tedavi garantisini veremiyor.
Psikolog olabilmek için 4 yıllık bir eğitim almak gerekiyor.
Diğer yandan “Yaşam Koçluğu” denen bir şey var. Kısa bir süre informal bir eğitim alanlar, bu işi yapmaya çalışıyorlar. Ve bazen en deneyimli psikologların bile çözemediği sorunları çözebileceklerini düşünerek hareket ediyorlar.
Çünkü yeterli alt yapıya sahip değiller. Durumu daha beter hale getirmeleri veya başlarını derde sokmaları olası.
Kişisel gelişim başka şeydir, kişiliksel bir bozukluğun giderilmesi başka bir şeydir. Yaşam koçu belki kişinin iş bulmasına yardımcı olacak bazı taktikler verebilir. Ama iş bulamadığı için depresyona girmiş biri ile ilgilenmesi gereken kişi, Psikolog belki de Psikiyatristtir.
Kişisel Gelişim işi ile uğraşanların dikkat etmesi gereken en önemli konu bence şudur : Kişisel Gelişim gruplara verilmesi gereken eğitimleri kapsadığı sürece sıkıntı yoktur. Ancak birebir ilişkiye girildiğinde, kendinizi farkında olmadan hasta bir insan ile ilgilenmeye çalışıyorken bulabilirsiniz.


 

Boş vaktimde ne yaparım ?
Boş boş oturup ne yapacağımı düşünürüm. Bir şey yapmaya başlayınca da boş vaktim biter.
Kitap okumak, Televizyon seyretmek, Oyun oynamak, Gezmek, Uyumak … Bunların hepsi bir şey yapmaktır. Ve bir şey yaptığımız zamana ‘boş’ demeyi doğru bulmuyorum.


 

Bazı özdeyişler vardır, aynı konuda birbirinin tam tersi anlamlar içerir. Mesela bir tanıdığın gelmesi ile alakalı “İti an, çomağı hazırla” ve “İyi insan lafının üzerine gelir” sözleri kullanılabilir. Bu iki söz birbiriyle çelişik olduğu halde, duruma göre ikisini de kullanmak işimize gelir. Sevmediğimiz insanlara birinciyi, sevdiklerimize ikinciyi…
Aynı durumu eski filozofların ve önemli insanların sözlerinde de görebiliriz. Bunlardan bir kısmı filozofların görüş farklılıklarından, bir kısmı ise söylemin yapıldığı durumların farklılıklarından kaynaklanır.
Felsefe ile amatörce ilgilenenler, birbirine zıt olan görüşlerin her ikisini de fazla düşünmeden kullanabilirler. Çünkü gerek söylemlerin güzellikleri, gerekse söyleyenlerin önemli insanlar olmasına duyulan güven, bunların doğruluğu veya çelişkileri üzerinde fazla düşünmeyi engeller.
Bu yüzden bir insanın kendi felsefesi olması önemlidir. Çünkü kendi felsefesi olan bir insan, kim , nasıl söylemiş olursa olsun, kendisine ters düşen sözleri yayınlamaz. Hatta yeri geldiğinde eleştirir.
Unutmayalım ki, bir insana çelişik tavsiyeler vermenin bir faydası olmaz. Tam tersi bu bir arayışta olan insanın kafasını daha da karıştırır.

Kısa Kısa içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Korumacılıkta Eğitim

Öncelikle mevcut eğitimin tarihsel durumuna bir bakmak gerekiyor. Eğitim tarihsel süreçte sürekli artan bir şey. İnsanlar gittikçe daha çok yılı eğitime ayırıyorlar. Ancak eğitimin miktar olarak artması, eğitimin sağladığı yararı da arttırıyor mu ?
18. yy’da modern üniversitelerin yeni yeni kurulmaya başladığını biliyoruz. Çok az insanın üniversite eğitimi alma imkanı vardı. Hatta 20. yy ortalarında bile lise eğitimi almış kişiler çok azdı. Buna karşın üniversiteler birer araştırma merkezi işlevi görüyordu. O dönemlerde üniversitelerde yapılan bilimsel keşifleri hala kullanıyor, felsefik çalışmaları hala tartışıyoruz.

Günümüzde üniversiteler iş bulabilmek için kullanılıyor. Çünkü çoğu firma, yapılacak iş ile alakası olmayan bilgilere sahip insanları, sırf üniversite mezunu diye işe alıyor. Bu da gençleri mutlaka bir üniversite bitirmeye yönlendiriyor.

Üniversiteler çok yaygınlaşmasına ve üniversite mezunları çok artmasına karşın, yapılan keşif ve icatların üniversiteler ile fazla bir alakası olmuyor. Örneğin dünyanın en yaygın bilgisayar işletim sistemini, üniversiteyi bitirmeden yarım bırakan bir kişi buldu. Bunda elbette üniversite eğitim sisteminin kötüleşmesinin de etkisi var. Daha fazla öğrenciye standart bilgiler sunma çabasındaki bir üniversitenin yaratıcı işler yapmasını bekleyemeyiz.

Kısacası geçmişe göre daha fazla okuyan insanlar, daha fazla bir şeyler yapabilecek bir bilgi sahibi olmuyorlar. Mal ve hizmet üretiminde kullanabilecekleri zamanlarını, boşa vakit harcayarak geçiriyorlar.

Geçmişe göre değişen bir başka durum da üniversite eğitiminin uzaktan alınabilmesi. Bilgisayar ve iletişim teknolojileri sayesinde artık insanlar istedikleri zaman istedikleri yerden üniversite eğitimi alabiliyorlar.

Günümüzde bilgiye ulaşmak da çok kolay bir hale geldi. Artık herhangi bir konuda bilgiyi insanlar kısa süre içerisinde cep telefonları ve bilgisayarlarından bulabiliyorlar. Bu yüzden okullarda, mezun olur olmaz unutulacak bilgilerin ezberletilmesine gerek yoktur. Günümüzde önemli olan, insanların hangi bilgilere ihtiyaçları olduğunu, bunları nasıl bulabileceklerini ve doğruluklarına nasıl emin olabileceklerini ve en önemlisi bunları nasıl kullanabileceklerini öğrenmeleridir.

Koruyucu Devlet, vatandaşlarına ihtiyaçları olan eğitimi sağlarken, diğer yandan onları vakit kaybından korumalı, aynı zamanda bireylerin ve devletin kaynak israfını önlemelidir.

Bu nedenle öncelikle lise eğitimi tamamen mesleki hale getirilmelidir. Ortaokulda temel bazı bilgileri öğrenen öğrenciler, lisede ileride çalışmak istedikleri meslek doğrultusunda yetiştirilmelidir. Lise sona kadar eğitim parasız olmalı ve devlet tarafından karşılanmalıdır.

Üniversite sayısı azaltılmalı ve tamamen bilimsel çalışmalar yapmak isteyenlere ve Tıp, Mühendislik gibi uzaktan eğitim verilemeyecek dallarda eğitim vermelidir. Bu üniversiteler de öğrencilerini kendi seçme sistemleri ile belirlemelidir. Ayrıca bunlar tamamen parasız olmalı ve devlet tarafından karşılanmalıdır.

Diğer yandan isteyenler bir yandan çalışma hayatlarını sürdürürken, diğer yandan çeşitli konularda uzaktan eğitim alabilmelidir. Ancak bu eğitimin maliyeti bireyler tarafından karşılanmalıdır.

Lisede yanlış karar verdiğini düşünen ve farklı mesleklere yönelmek isteyen kişiler için de özel mesleki kurslar olmalıdır.

Bu yukarıdakiler benim şahsi düşüncelerim. Ancak eğitimin nasıl olması gerektiğine tek bir kişi karar vermemeli. Hayat dinamik bir süreç ve sürekli değişiyor. Eğitim sistemi de bu değişime ayak uydurabilmeli. Çünkü bugün eğitilen insanlar, yarını yaratıyorlar.

Korumacılıkta esas önemli olan şey, eğitimin yasama, yürütme ve yargı gibi ayrı bir erk olmasıdır. Eğitimin nasıl olması gerektiğine, içinde devlet yetkililerin de bulunduğu ama eğitimcilerin ve konu ile ilgili uzmanların ağırlıkta olduğu, kararların büyük çoğunlukla alındığı şuralar karar vermelidir. Alınan kararların uygulanması da zorunlu olmalı ve bürokratlar tarafından yerine getirilmelidir.

Koruyucu Devlette eğitim sistemi, bir yandan çağın gereklerine ayak uydurup, gelecekte ülkeyi ileriye taşıyacak nesilleri yetiştirirken, diğer yandan siyasetçilerin ideolojik müdahalelerinden kendini korumalıdır.

Korumacılık içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Korumacılık ve Serbest Piyasa

Mevcut serbest piyasa anlayışına gösterilen en büyük tepki, halkı sınıflara ayırdığı iddiasını içerir. Özellikle Marx, işçi ve işverenleri sanki birbirlerine düşman sınıflar olarak tanımlamıştır. Bir insan, bir durumdan bir başka duruma kolayca geçebiliyorsa, ortada sınfsal bir düşmanlık kalmaz. Korumacılık işte böyle bir serbest piyasa anlayışına sahiptir.

Bir işçinin istediği taktirde, işveren olabildiği bir ortamda , ezilmesi gibi bir husus söz konusu olamaz. Serbest piyasada normalde herkesin işveren olma şansının olduğu iddia edilir. Ama teori ile pratik farklıdır. Günümüzde bir işçinin işveren haline gelmesinin eskiye göre çok daha zor olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni, sanayileşmenin üretimi büyük miktarlarda gerçekleştirmesi ve bütün dünyaya satabilmesidir.

Biraz daha açayım. Mesela artık Adam Smith’in bahsettiği kasaba demircileri yok. Demirden ürünler ulusal, hatta küresel düzeyde fabrikalar tarafından üretiliyor. Bir çivi, kasaba demircisi tarafından üretilmiyor. Dünyanın öbür ucundan, Çin’den geliyor. Haliyle binlerce kasaba demircisi oradan kalkmış, bu insanlar işverenlik şanslarını kaybetmişlerdir. Buna karşılık Çin’de yüzlerce işçi çalıştıran bir çivi fabrikası ve sahibi olan belki bir işveren var.

Sadece sanayi değil, aynı büyük ölçeklilik ticaret ve hizmet sektörlerinde de var. Bir işveren binlerce market açabiliyor. Açılan bu marketler hem ürün gamları ile bir çok küçük işletmeyi zora sokuyor ve kapanmalarına veya açılmamalarına sebep oluyor, hem de şube sayısı kadar işverenin oluşmasını da önlüyor. 1.000 tane markete sahip bir işveren, ile 1 er markete sahip 1.000 işveren aynı hizmeti verdikleri halde, 999 işveren potansiyeli, 1.000 market sahibi sayesinde yok oluyor.

Keza 1.000 market sahibi işverenin kendisi ile rekabetinden bahsedemezken, 1 market sahibi 1.000 işveren arasında oluşacak olan ciddi bir rekabet fırsatı da kaçıyor.

İşte Korumacılık bu noktada serbest piyasaya farklı bir bakış açısına sahiptir. Serbest piyasa, kesinlikle tamamen serbest bırakılamaz. Koruyucu devlet, herkesin işveren olma hakkını korumakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü de Korumacılığın temel prensibi olan, “mümkün olduğunca çok insanı korumak” tan alır. Yani Korumacılık için, bir insanın 1.000 markete sahip olma hakkı, 1.000 insanın market sahibi olma hakkı karşısında bir öneme sahip değildir.

Bu durum karşısında Korumacılığın bazı çözümleri şunlardır.

– Bir piyasada hiçbir firma , piyasayı tek başına yönlendirecek büyüklüğe ulaşmamalıdır.

– Firmalar büyüdükçe sahip sayısı artmalıdır. Yani büyük firmalar mutlaka hisselerinin bir kısmını çalışanlarına veya halka açmalıdır.

– Kooperatifler ve birlikler teşvik edilerek küçük işverenlerin rekabet şansı arttırılmalıdır.

– Koruyucu devlet iş kurmak isteyenlere başta bilgi olmak üzere çeşitli kolaylıklar sağlamalıdır.
– Devlet aynı zamanda kurulmuş işleri de korumalıdır. Yani bir bölgedeki potansiyeli aşacak şekilde yeni işletme kurulmasına izin vermemelidir.

– Bir firmanın, aynı anda birbiri ile alakasız işlerle uğraşmasına veya genel konusu dışında dönemlik iş yapmasına izin verilmemelidir.

Korumacılık içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Korumacılık ve İhtiyaçlar 2

İlk yazımda kısaca insanın temel bazı ihtiyaçlarından ve bunların karşılanmasında devletin oynaması gereken rolden bahsettim. Ancak bahsettiğim bu ihtiyaçlar Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nin alt basamaklarını oluşturuyordu. Bu alt basamakları karşılamayı vaadeden bir ideoloji zaten mevcut. O da Sosyalizm.

Sosyalizm insanlara ev ve iş güvencesi vaadeden bir ideoloji. Bunları yaparken de devlet çoğu şeyi kendi yapıyor. Devlet insanlara kendi istediği işi veriyor. Devlet insanlara kendi istediği evi veriyor. İnsanlar sürekli bir şekilde devlete bağlı yaşıyorlar. Bu da insanın özelliklerinden kaynaklanan bazı duygusal ihtiyaçlarını karşılayamaması anlamına geliyor. Marx’ın en çok eleştirilen hususlarından biri tam olarak bu.

Oysa İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde görüldüğü gibi duygusal ihtiyaçlar aynı zamanda insanı hayvanlardan ayıran ihtiyaçlardır. Devletin, insanların bu duygusal ihtiyaçlarını karşılamalarının önünde durmaması gerekir. Liberal uygulamaların başarısının sırrı budur. İnsanlar, istedikleri işte çalışabildikleri, yeterli para kazanabildikleri zaman istedikleri yerde, istedikleri gibi bir ev sahibi olabildikleri, sürece mutlu olurlar. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için de daha gayretli çalışır, daha yaratıcı olurlar. Elbette bu çalışma ve yaratıcılık da devletin yükselmesine yardımcı olur.

Ancak, Liberal uygulamalarda da bir bencillik söz konusudur. İnsanlar para kazanırken kendilerini fazla kaptırıp, başkalarına engel olacak hareketlerde bulunabilirler. Mesela çok büyük bir şirket, küçük şirketlerin iş yapmasını engelleyici uygulamalar yapabilir. Bu da otomatik olarak o şirketin, küçük şirket sahipleri ve çalışanlarının sıkıntı çekmelerini sağlaması anlamına gelir. Çünkü insanlar ancak para kazanabildikleri sürece bazı hayallerini gerçekleştirebilir. Para kazanamayan bir insan, hayallerini gerçekleştirmek bir yana, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayabilir.

Bir ülkede paranın büyük çoğunluğunun küçük bir kesimin elinde toplanması, o ülkedeki çoğu insanın sıkıntı çekmesi anlamına gelir. Ve serbest bir piyasada para, daha fazla para kazanmayı sağlayan bir imkandır. İşte devlet tam bu aşamada devreye girmelidir. Sosyalizm’den farklı olarak insanların istedikleri işi kurmaları ve işletmelerine imkan tanırken, aynı zamanda liberalizm’den farklı olarak sınırsız bir serbest piyasaya izin vermemelidir. Koruyucu Devlet, şirketlerin piyasayı domine edici büyüklüklere ulaşmasını ve aynı işi yapan küçük işletmeleri zor durumda bırakmasını önler.

Böylece daha fazla insan kendi işinin patronu olma imkanına sahip olur. Kendi işinin başında duran insan sayısının artması, işsizliği önler. İşçiler uzmanı oldukları alanda çalışmak için daha fazla firma seçeneğine kavuşurlar. Bu durum iyi çalışanların da değerini arttırır. Böylece gelir seviyesi yükselir ve insanlar daha üst seviye ihtiyaçlarını daha çok karşılarlar.

Günümüzde evlenmek için gerekli en önemli unsurlardan biri paradır. Kendi işinde veya çalıştığı işte iyi para kazanabilen insanlar, daha kolay evlenme imkanına sahip olurlar. Böylece sevme, sevilme, ait olma gibi ihtiyaçlarını karşılarlar.

Kendine saygı, saygınlık, başarı gibi hususlar da yine iş hayatı ile yakından ilgilidir. Bu noktada eğitime de değinmek lazım. İş hayatında durup dururken başarılı olunmaz. Bunun bir altyapısının olması gerekir. İşte o altyapı eğitimdir. Özellikle küçük yaştan itibaren doğru şekilde eğitilen insanlar, büyüdüklerinde doğru işi seçip, başarılı olma şansına sahip olurlar. O halde Koruycu Devlet’in bu konuda da ciddi bir sorumluluğu vardır. İnsanların eşit eğitim fırsatına sahip olması, Korumacılığın hedefidir.

İnsanların eşit bir eğitim almaları mümkün değildir. Her şeyden önce doğuştan gelen zihinsel kapasiteler buna imkan vermez. Ayrıca farklı meslekler farklı eğitimleri gerektirir. O halde devletin herkese eşit bir eğitim vermesinden bahsedemeyiz. Ancak eğitim alma fırsatı eşit olmalı. Bu şu demek: Bireylerin cinsiyetleri, ailelerinin varlıkları gibi hususlar, becerebilecekleri herhangi bir işi yapmaları için gerekli eğitimi almaya engel olmamalı. Eğitim konusunu daha ileride açacağım.

Ve son olarak kendini gerçekleştirme ! Bu konu bireysel bir konudur. Her insan, kendini nasıl gerçekleştireceğine kendisi karar verir. Bu konu iş hayatı ile bağlantılı olduğu kadar, sosyal hayatla da bağlantılıdır. Bir ülkede sosyal hayatın gelişmesi, o ülkedeki özgürlüklerle alakalıdır. Koruyucu Devlet, bireylerin istedikleri sosyal faaliyetleri yapabilmesini kolaylaştırır. Sanatsal faaliyetleri destekler. Dernek ve Vakıfların kurulmalarını, çalışmalarını kolaylaştırır.

Korumacılık, Bilimsel faaliyetlerin de desteklenmesini içerir. Çünkü bu üç açıdan fayda yaratır. Birincisi bilimle uğraşanların başarılı olmaları, bir kendini gerçekleştirme şeklidir. İkincisi bilim ve teknolojide ileri olmak, yeni buluşlar yapmak, vatandaşların hayatlarını kolaylaştırır. Üçüncüsü ekonomik açıdan devlete fayda sağlar.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Korumacılıkta Koruyucu Devlet ve İhtiyaçlar 1

Bireylerin çeşitli ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların bazıları hayati ihtiyaçlarken, bazıları toplumsal yaşamın getirdiği ihtiyaçlardır. Birey yaşamı boyunca bu ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır.

Diğer yandan günümüzde bir devlet gerçeği vardır. Her birey doğumundan itibaren, istisnai bir durum yoksa, bir devletin vatandaşı olur. Ve bireyler doğdukları devleti kendileri seçemezler. Bu yüzden devlet, bireyin bir “Doğum şansı”dır. Birey büyüdükçe vatandaşı olduğu devletten memnun olabilir veya olmayabilir. Ama memnun olmasa bile bu vatandaşlık durumunu kolayca değiştiremez. Zira başka devletler, kolay kolay başka bir yerde doğmuş bir insanı vatandaşlığa kabul etmezler.

Bireyin kendi seçmediği bir devlette yaşaması bir adaletsizlik ise, bunu düzeltebilecek olan şey, devletlerin bireyler için mükemmel olmaya çalışmasıdır. İşte korumacılık (protectionism) adını verdiğim ideoloji de bu mükemmel devletin yapması gerekenleri ortaya koymaya çalışmaktadır. Bana göre mükemmel devlet, bir bireyin bütün ihtiyaçlarını karşılayabildiği devlettir.

Peki bu ihtiyaçlar nelerdir ?

Bunu Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden öğrenebiliriz. Maslow bir bireyin ihtiyaçlarını en temelden başlayarak, ihtiyacın önemine göre beş kademede saymıştır. Şimdi bunlara bir bakalım.

1 . Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)

2 . Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)

3 . Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)

4 . Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

5 . Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü) * Kaynak : Vikipedi
Birey bütün bu ihtiyaçlarını karşılayabildiği oranda yaşamını mutlu bir insan olarak sürdürebilir. Ancak görüldüğü gibi ihtiyaçların bir sırası var. Bu sıranın bazı durumlarda tercihlerde etken olması gerekir.

Bir ülke içinde yaşayan bireyler, içinde bulundukları farklı koşullardan dolayı, bu hiyerarşinin farklı kademelerini karşılamaya odaklı olabilirler. Bu durum bireyler arasında bazı çakışmaların oluşmasına yol açabilir. Keza aynı kademeye odaklı bireyler arasında da çakışmalar olabilir. İşte Koruyucu Devlet adını verdiğim devlet, bu durumu çözmek için hiyerarşinin en alt kademesinden başlayarak bütün vatandaşlarını korumaya alır. Yani Korumacılık, bütün vatandaşların hayat haklarını ve bunun için gereksinimlerini korumakla işe başlar.

İnsanlar dünya içinde yaşadıkları için, dünyanın insan yaşamına uygun olması gerekir. Yani dünyanın insan yaşamına uygun olmayan bir hale getirilmesi, bütün insanların yaşam hakkını ortadan kaldırmak anlamına gelir. O halde Koruyucu Devlet için birinci sırada dünyanın korunması gelir. Mesela Koruyucu Devlet, doğanın zarar görmesi pahasına, kirletici enerji kaynaklarının kullanılmasına izin veremez.

İnsanlar yaşadıkları sürece yemek yemek ve su içmek zorundadırlar. Koruyucu Devlet için ikinci sırada vatandaşlarının yiyecek ve su ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almak gelir. Günümüzde bunu başaramamış, halkları açlıkla boğuşan ülkeler mevcut. Keza su kaynaklarını koruyamayan ve kalitesiz su içmek zorunda kalan ülkeler de. Bu ülkelerde doğmuş olmak, başlı başına bir “Doğum Şanssızlığı”dır.

Devlet elbette vatandaşlarının yaşamasını sağlamaya çalışırken, onların sağlığını da düşünmek zorundadır. İnsanlar çeşitli sebeplerle hastalanabilir. Hastalıklar bireysel olabildiği gibi, salgın haline de gelebilir. Devlet gerek salgın hastalıkların önlenmesinde, gerek bireysel hastalıkların tedavisinde vatandaşlarının yanında olmalıdır. Koruyucu Devlet, ne olursa olsun bütün vatandaşlarının ihtiyaç duyduklarında tedavi görebilmesini sağlar.

Barınma bir insan için en önemli ihtiyaçlardan biridir. Hayvanların bile sığındığı yerler varken, insanların açıkta kalması düşünülemez. O halde Koruyucu Devlet bu konuyla da ilgilenmek zorundadır. İnsanları ülke sınırları içine öylesine salıp, “nerede, ne yaparlarsa yapsınlar” diye serbest bırakamaz. Devlet bir yandan insanların düzenli bir yerleşim kurması ile ilgilenirken, diğer yandan da açıkta kimsenin kalmamasını sağlamalıdır.

Toplumsal yapı içinde ortaya çıkan bazı temel ihtiyaçlar da insan için hayati önemdedir. Güvenlik, Aile ve İş öncelikli olarak sayılabilir. Bu ihtiyaçlar aynı zamanda ihtiyaçlar hiyerarşisindeki diğer ihtiyaçlarla da sıkı bir bağlantı içindedir.

Güvenlik zaten devletlerin bir nevi kuruluş sebebidir. İnsanlar özgürlüklerinin bir kısmından bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için vazgeçmişlerdir. O halde devlet de bunu sağlamalıdır. Bireyler ülke sınırları içinde, hayatlarını ve sahip olduklarını kaybetme korkuları olmadan yaşamalıdır.

Aile de önemlidir. Devlet, bireylerin istedikleri zaman, karşılıklı olmak şartıyla ,istedikleri kişi ile aile kurmalarına, istedikleri kadar çocuk yapabilmelerine imkan tanımalıdır. Tabi ki istemeyenin de evlenmeden yaşamasına… Burada çocuk sayısı konusu hassas bir durumdur. Bazı ülkeler çocuk yapılmasını teşvik edebilir, bazı ülkeler ise tam tersi zorluk çıkarabilir. Çünkü ülke nüfusunun ülke kaynakları ve ülkenin geleceği ile uygun olması gerekir. Devletin nüfusu kontrol altında tutması, geleceğe yönelik ekonomik planlama ve kaynak planlaması için gereklidir. Ancak özellikle nüfusu azaltıcı tedbirler gerektiğinde, bunu yasaklama ile yapmak, Koruyucu Devlet için uygun bir yöntem değildir. Koruyucu Devlet böyle bir durumda az çocuğu teşvik eden tedbirler alır.

İş ise hassas bir konudur. Çünkü çalışma veya çalışmama özgürlüğü bireyin özgürlüklerinin önemli bir kısmını oluşturur. Mesela bir kölenin çalışmama özgürlüğü olmadığı gibi, hayatının önemli bir bölümünü başkaları için çalışarak geçirir. İstediklerini yapamaz. O açıdan çalışmanın bir insanın kişisel tercihine bağlı olması gerekir. Diğer yandan çalışmayan insan, başka bir geliri olmaması durumunda, hayatı için gerekli ihtiyaçları temin edemez. Koruyucu Devletin bu konudaki görevi öncelikle, isteyen herkesin çalışmasını sağlayacak tedbirler almaktır.

Aile, İş ve Güvenlik yalın halleri ile oldukça basit konular gibi görünse de, Aile hayatı, İş hayatı ve Günlük yaşamda güvenlik çok daha kapsamlı konuları içerir ve bir bireyin hayatının önemli bir bölümünü kapsar. Bireyin daha üst seviyelerdeki ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için, bu alanların düzgün olması gerekir. Keza bu alanlar çok farklı konuları içerir ve hepsinde de devletin bir rolü vardır. Mesela iş hayatında girişimcilik başlı başına bir konudur. Bunlara daha ileride gireceğim.

Bir diğer önemli konu ise cinselliktir. Cinsellik bireylerin özel yaşamları ve tercihleri ile ilgili bir konudur. Koruyucu Devletin bu konudaki rolü bireylerin tercihlerine ve özel yaşamlarına başkalarının karışmamasını sağlamaktır.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Korumacılığın Özgürlük Anlayışı

Korumacılık (Protectionism) hakkında yazmaya devam ediyorum. Bu ideolojinin temel fikrinin Koruyucu Devlet’in vatandaşlarını koruması olduğunu söylemiştim. Ancak devlet kurumu, yapısı gereği vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlar. Devletin müdahalesi arttıkça, kısıtlamalar da artar. Haliyle bu durum bireysel özgürlüklerin korunması yönünde bir çelişki ortaya çıkarır. İşte bu aşamada özgürlük konusunu daha iyi incelemek gerekiyor.

İlk toplumların, ‘insanların korunmak amacıyla biraraya gelmeleri ve bazı özgürlüklerinden vazgeçmeleri sonucu kurulduğunu’ savunan filozoflardan bahsetmiştim. Ben de aynı fikirdeyim. Ancak daha sonraları toplumun yönetici unsuru olan devlet, bireylerin özgürlüklerini gereğinden fazla sınırlamaya başladığı gibi, koruma hizmetini de tam vermemeye başladı.Ta ki ülkelerde demokrasi yerleşmeye başlayana kadar. Demokrasi ile birlikte güçlü, bağımsız ve adil bir adalet sisteminin olduğu ülkelerde de vatandaşlar daha iyi korunmaya başladılar. Ve bu tarz devletler, vatandaşlarına özgürlüklerini kısmen geri verdiler.

Dikkat edilirse, adaletin iyi olduğu ülkelerde özgürlüklerin daha çok olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adalet ile özgürlükler arasında sıkı bir ilişki var. Adalet öncelikle her insanın haklarının eşit olmasını sağlar. Hakların eşit olması ise bütün vatandaşların aynı şeylerden faydalanabilmesi demektir. Koruyucu devlete düşen görev ise bu hakları mümkün olduğu kadar arttırmaktır.

John Locke’ın doğal haklar geleneğine göre, özgürlük, kişinin diğer bireylerin haklarına saygı duyduğu sürece dilediği şekilde davranması, kimse tarafından zorla engellenmemesi ya da durdurulmamasıdır. Bu noktada özgürlüğün sınırı, diğer bireylerin haklarıdır. Her bireyin hakları eşit olduğunda, yasaklar çoğu zaman bireyleri özgürlüklerinin kısıtlanmasından çok daha fazla bir şekilde korur.

Şimdi bu durumu bir örnekle açıklamaya çalışayım. Bütün vatandaşların birbirlerini öldürmeleri veya yaralamaları yasaklandığında. Bir birey diğer bireyleri öldürme ve yaralama özgürlüğünü kaybetmiş olur. Ama o birey aynı zamanda öldürülmeye ve yaralanmaya karşı korunmuş olur. Buradaki hassas nokta yasağın bütün vatandaşları kapsamasıdır. Bazı grupları bu yasaktan muaf tutmak, diğer grupların bireylerinin başta yaşama hakkı olmak üzere bütün özgürlüklerini ellerinden alabilir.

Devlet sadece yasaklar yoluyla kısıtlama yapmaz. Bazen de bazı şeyleri serbest bırakır. Bu serbest bırakma, devletin, toplumsal yaşamın ve teknolojinin insan hayatına kattığı yeniliklerle ilgilidir. Mesela bir insanın iş kurması toplumsal yaşamın bir sonucudur. Bu noktada devlet yine bir düzenleyici konumundadır. Bu düzenlemeyi yaparken de adil olmalıdır. Devlet bütün vatandaşlarına iş kurma hakkı vermelidir. Sadece bir ırktan olanlara iş kurma hakkı vermesi halinde, bazı bireyler otomatik olarak ikinci sınıf vatandaş pozisyonuna düşerler ve özgürlükleri kısıtlanmış olur.

İnternet teknolojinin getirdiği bir yeniliktir. Bütün vatandaşların internete bağlanma hakları olmalıdır. Eğer sadece bazı devlet görevlilerinin internete bağlanma yetkileri olursa, diğer bireylerin özgürlükleri kısıtlanmış olur.

Dikkat edilirse her üç örnekte de “Bütün vatandaşlar “ şeklinde bir tümellik kullandım. Bana göre adil bir devlet kanunlarda tümel bir dil kullanan devlettir. Bir örnek ile açıklayım. Dini gerekçelerle bazı kıyafetleri giymek zorunda hisseden bireylerin yaşadığı bir ülkede, bu zorunluluğu duymayan farklı inançtan bireyler de yaşayabilir. Adil bir devlet böyle bir durumda hiçbir grubun kıyafetine karışmayan devlettir. Ne dini kıyafet giymek isteyenlere, ne de giymek istemeyenlere herhangi bir yasak koymaz. Tümel bir dil kullanarak, bütün vatandaşlarının istedikleri gibi giyinmelerini serbest bırakır. Böylece o ülkedeki bütün bireyler istedikleri gibi giyinme özgürlüğüne sahip olurlar.

Bu noktada bir parantez açmam gerekiyor. Bireyin bir şeyi istediği gibi yapmasıyla, hiç yapmaması farklı şeylerdir. Yukarıdaki kıyafet örneğimde, bireylerin istedikleri gibi giyinmeleri ile hiç giyinmeyip, çıplak gezmeleri farklıdır. Bir ülke, toplumsal ahlak açısından vatandaşlarının çıplak gezmesini yasaklayıp, gezenleri cezalandırabilir. Ama belli bir kıyafeti giymeye zorlamak veya bazı kıyafetleri yasaklamak ayrı bir husustur. Burada unutulmaması gereken şey, çakışmaların olduğu her konuda, nasıl bir çözüm getirilirse getirilsin rahatsızlık duyan insanların olacağıdır. Özgürlük de böyle bir konudur. Koruyucu devlet için önemli olan husus, rahatsızlık duyan insan sayısını minimuma indirecek çözümler ortaya koymaktır.

Devletin özgürlük konusunda “Doğru” şekilde davranması, Evrensel doğrular yönünde olmalıdır. “Doğru” bir uzlaşıdır. Ne kadar çok kişi bir konuda uzlaşır ve o konuyu doğru kabul ederse, o kadar sağlam olur. Bu açıdan Evrensel doğrular, dünyanın çoğunun üzerinde uzlaştığı doğrulardır. Bana göre bir ülkenin doğruları, Evrensel doğrular ile ne kadar uyumlu olursa, o ülke o kadar huzurlu olur. Tabi ki her ülkenin vatandaşlarının kültüründen kaynaklanan kendi doğruları olduğunu da unutmamak gerekir.

Korumacılık, vatandaşlara tümel bir şekilde yaklaşan ve ülkenin kültürel doğrularını, evrensel doğrularla uyumlu hale getirerek, özgürlükleri mümkün olduğunca geniş tutmaya çalışan bir ideolojidir.

Korumacılık içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sorgulama Mantığının Temelleri 1

Sorgulama mantığı ile ilgili ilk yazılarımda bazı sorgulama örnekleri üzerinden ortak paydalar yakalamaya çalıştım. Şimdi biraz geri gidip Formel Mantık öncesi için Aristoteles’e bakmakta fayda var.

Aristoteles önermeler arasındaki bağlantıları sorgulamış ve kesin olduğunu düşündüğü önermelere yapılan bağlantılar ile başka önermeleri de doğrulamaya çalışmıştır.

Aristoteles Mantığına göre “Mehmet bir ölümlüdür.” önermesinin doğru olması için bir kesinliğe ihtiyaç vardır. O kesinlik “Tüm insanlar ölümlüdür.”  önermesinden gelir. Aradaki bağlantıyı ise “Mehmet bir insandır.” önermesi sağlar ki, bu önermenin de doğru olması gerekir.

Toparlamak gerekirse Aristoteles Mantığına göre klasik bir önerme şu şekilde doğrulanır :
Tüm insanlar ölümlüdür. Doğru bilgi
Mehmet bir insandır. Doğru bilgi
Mehmet bir ölümlüdür. Doğru bilgi

Elbette Klasik Mantık içinde farklı düzenlemeler ve bazı önermelerin yanlış veya kısmen doğru olması halindeki olasılıklar üzerinde de durulmaktadır. Ancak burada önemli bir husus daha var.

“Tüm insanlar ölmlüdür” önermesinin kesin doğru olduğunu nereden biliyoruz ? İşte bu noktada “Tümevarım” önem kazanıyor. Tüm insanların ölümlü olduğunu, ancak tüm insanları gözleyerek bilebiliriz.

Bu noktada Sorgulama Mantığının da temelini oluşturacak iki önemli husus var. Zaman ve Tanıklık

Tüm insanların ölümlü olduğunu söyleyebilmemiz için belli bir zaman içinde yaşayan tüm insanların ölümlerine tanıklık edilmiş olması gerekiyor. Elbette bu tanık tek bir kişi değildir. Tek bir kişinin tanıklığı sadece çevresi ve haberini aldığı kişiler için olabilir.

Oysa biz önermemizde “Tüm” kelimesini kullanıyoruz. Bu yüzden insanlığın başından beri yaşamış bütün insanlar ile ilgili bir tanıklığa ihtiyacımız var. Bu tanıklığı sağlayan elbette standartlaştırma kaynakları.

Dünyadaki bütün standartlaştırma kaynaklarını incelememiz mümkün değil. Her insan kendi ulaşabildiği kaynaklardaki bilgileri alabilir. Mesela hiçbir basın yayın aracının olmadığı antik çağda, bir köylü standartlaştırma kaynağı olarak ancak köyün ileri gelen kişilerinin söylemlerini bilebilir. O kişiler de atalarından duyduklarına ve kendi tanıklıklarına göre bütün insanların öldüklerini söyleyebilirler.

Buradaki hassas nokta şudur. Antik Çağ, aynı zamanda insana benzeyen ölümsüz tanrılara inanılan bir çağdır. Dolayısı ile bir insan gerçekten ölümsüz olsa, o dönemde “İnsan” olarak değil, “Tanrı” olarak kabul edilirdi.

Sonuç olarak aksini hiçbir yerde okumadığımız ve görmediğimiz sürece “Tüm insanların ölümlü olduğu” tümevarım ile bilinen tanıklık edilmiş bir doğrudur.

Gelelim bağlantıyı sağlayan ikinci önermeye. “Mehmet bir İnsandır.” Bu önermenin doğruluğunu nereden biliyoruz ? Mehmet’in yaşadığı süre içerisinde, Mehmet’i gören herkesin buna tanıklık etmesinden. Yine Zaman ve Tanıklık.

Eğer Mehmet’i tanıyanlardan bazıları, Mehmet’in uzaylı olduğunu iddia etselerdi. O zaman kolayca insan olduğunu söyleyemezdik. O zaman tanıkların, Mehmet’in uzaylı olduğunu düşünmelerinin sebeplerini sorgulamamız gerekirdi.

Bu tarz ihtilaflı durumların üzerinde daha ileride duracağım. Şimdilik doğruya ulaşmada Zaman ve Tanıklığın temel oluşturan önemini açıkladığımı sanıyorum.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sorgulama Mantığı 2

Konuyla ilgili bir önceki yazımda, bir arkadaşın basit bir cümlesinin doğruluğunu sorgulamıştım. Ancak sorgulanması gereken tek şey duyduğumuz veya okuduğumuz cümleler değildir. Bazen cümlelerle anlatılmayan şeylerin de sorgulanması gerekir.

İnsanın bilgi edinmesinin çeşitli yolları vardır. Duyu organlarımız aracığı ile aldığımız her türlü bilgi doğru veya yanlış olabilir. Yani bütün bu bilgiler sorgulanabilir. Burnumuza gelen yanık kokusu, mangaldan da gelebilir, yanan bir evden de. Gözümüz kapalıyken hissettiğimiz esinti, rüzgar da olabilir, vantilatör de. Ve özellikle gördüklerimiz, anladığımızdan çok daha farklı gerçekler içerebilir.

Günümüzde seslerin ve görüntülerin dijital hale gelmesi ve bunların bazı bilgisayar programları yardımı ile değiştirilebilmeleri, ortaya çok fazla sahte ve yapay içerik çıkmasına sebep olmaktadır. Bu içerikler, eğlence amacıyla kullanılabildikleri gibi, insanları yanlış yönlendirmek amacıyla da kullanılmaktadır.

Eğer gördüğümüz bir fotoğraf, bizi yönlendirebilecek bazı bilgiler taşıdığı iddiasındaysa, doğruluğu mutlaka sorgulanmalıdır. Ama nasıl ? Elbette gördüğümüz bir resme soru sorup cevap alma imkanımız yoktur. Ama varsa resmin sahibini sorgulayabiliriz. İşin içine fotoğraf girdiğinde yapılacak sorgulama çok farklı şeyler içerebilir. Bu sebeple öncelikle, sahibini sorgulayabileceğimiz bir örnek üzerinde durmak istiyorum.

Bir arkadaşımızın bize bu fotoğrafı gösterip “Çin seddine gittiğini” söylediğini düşünelim.

thumbnail_detail_463926Bir önceki sorgulamamda bazı temel noktalar saptamıştık. Zaman, mekan, kişi, araç. Şimdi bunları bu resmi sorgulamada kullanabilir miyiz. Yeni neler ekleyebiliriz.

Önce kişi : Resimdeki kişi gerçekten arkadaşımız mı ? Evet arkadaşımız.

Mekan : Çin seddi nerede ? Çin’de ! Peki arkadaşımız hiç Çin’e gitti mi ? Çin’e gitmediyse, bu fotoğrafı çektirmiş olması da imkansız.  Evet gitti.

Zaman : Arkadaşımız Çin’e gittiği zaman, resimdeki yaşında mıydı ? Eğer arkadaşımız sadece bir kere 6 yaşında iken Çin’e gitmişse, resimde 6 yaşında olması gerekir. Yok arkadaşımız daha yeni Çin’e gitmiş.

Araç : Resimdeki yer gerçekten Çin Seddi mi ? İşte bunu daha önce gidip Çin Seddi’ni görmediysek, ancak Çin Seddi’nin başka fotoğraflarını bularak kontrol edebiliriz. Evet burası Çin Seddi.

Bu sorgulamaları yaptık cevaplarımız tutarlı. Ama acaba bu cevaplar bu fotoğrafın doğruluğunu gösteriyor mu ? Hayır. Daha başka incelemeler yapmamız gerekiyor.

Resimde bir anormallik var mı ? Resimde birden fazla anormallik var.
Öncelikle sizce de arkadaşımız Çin Seddi’ne göre biraz büyük değil mi ? Ya Çin Seddi çok küçük, ya arkadaşımız bir dev !
Aslında arka planda görülen diğer insanlar ile surların oranından arkadaşımızın olması gerektiği boyu kıyaslayabilirsiniz.

Peki sizce de arkadaşımız bulunduğu ortama göre biraz soluk renkli değil mi ? Kesinlikle soluk ve uyumsuz.

Aslında bu iki uyumsuzluk ilk bakışta resmin sahteliğini gösteriyor. Ama dediğim gibi resimler için yapılacak bir sorgulama çok farklı konular içerebilir. Yine de en azından bir kaç yeni nokta elde ettik. Renk uyumu ve boy uyumu.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Standartlaştırma Kaynaklarının Çelişmesi

Standartlaştırma kaynakları konusunda insan faktörü önemli yer tutar. Daha önceki yazılarımda standartlaştırma kaynaklarının bir insan olabildiği gibi, bir kitap, bir kurum ya da alet de olabildiğini yazmıştım.

Kitapları insanlar yazar. Kurumlar insanlar tarafından işletilir ve yönetilir. Aletler de insanlar tarafından yapılır. O halde “standartlaştırma kaynaklarının temeli insandır” diyebiliriz.

İnsanlar kişilikleri, bilgileri ve zekaları yüzünden birbirlerinden farklı düşünce ve çıkarımlara sahiptirler. Aynı konuda iki insan çok farklı düşünebilir. Mesela bir dinin kutsal kitabı, iki ayrı din alimi tarafından farklı yorumlanabilir.  Bu iki alimin yazmış oldukları kitaplar ve söylemleri, farklı gruplarca kabul edilip, birer standartlaştırma kaynağı haline getirilebilir. Böylece iki grup aynı dini, farklı standartaştırma kaynakları sayesinde farklı doğrular ile kabul ederler. Mezhepler böyle doğar. Keza bu konudaki bir önceki yazımda verdiğim “Kadın sünneti” örneği de böyle bir doğrudur.

Aynı konudaki iki farklı standartlaştırma kaynağından hangisinin kesin doğru olduğunu söylemek kolay değildir. Kişiler kendi doğrularını etkisi altında olduklar kaynağa, veya inceledikleri farklı kaynaklara dayanarak kendileri belirlerler.

Bir de bakış açısı ile ilgili problemler vardır. Mesela birçok kitapta ve kaynakta Amerika’yı Kristof Kolomb’un keşfettiği yazılıdır. Oysa günümüzde Vikinglerin Kuzey Amerika’ya çok daha önce ulaştıkları biliniyor. Bu yüzden bazı insanlar Amerika’yı Vikinglerin keşfettiğini doğru kabul ediyor. Bir de Amerika’da insan yaşamının başlaması konusu var. Zira Kolomb da Vikingler de Amerika’ya ulaştıklarında orada yaşayan insanlar vardı. O halde evrim teorisine göre evrimleşerek Afrika’dan yayılan insanın, Amerika’yı çok daha önce bulmuş olması gerekir. İşte bu noktada da bazı uzmanlar, Amerikan yerlilerinin, Sibirya ve Bering Boğazı üzerinden giden Türk kavimleri olduğunu iddia edebiliyor.

Avrupalılar Kolomb’dan önce Amerika kıtasından haberdar değillerdi. Nitekim Kolomb da Hindistan’a ulaşmak için yelken açmış, hatta uzun bir süre bulduğu toprakları Hint Adaları sanmıştı. Bu yüzden Avrupalılar açısından Amerika’yı bulanın Kolomb sayılması yanlış değildir.

Aynı şekilde bazı Türklerin de Kızılderililerin Türk olduğunu iddia etmeleri, bilimsel araştırmalar ile kesin olarak çürütülmediği sürece yanlış değildir.

Keza bugün Viking soyundan gelenler de, her ne kadar ulaştıkları toprakların yeni bir kıta olduğunu anlayamamış olsalar da, Amerika’yı aslında kendilerinin keşfettiğini söyleyebilirler. Bu tamamen bakış açılarından kaynaklanan bir problemdir.

Bakış açısı farklılıkları, günümüzde iletişim imkanlarının gelişmesi ile çok hızlı yayılabilmektedir. Hemen her konuda birbiri ile çelişen bilgilere kitaplar, dergiler, videolar ve internet siteleri aracılığı ile kolayca ulaşılabilmektedir. Bu bilgilerin kaynağı konumundaki bazı yayınlar, çeşitli gruplarca standartlaştırma kaynağı olarak kabul edilebilmektedir.

İnsanların gelişen teknoloji ile bireysel ve grupsal düşünce ve bilgilerini kolayca kamuya açmaları, ve diğer insanların da bunlara kolayca ulaşabilmeleri, standartlaşırma kaynağı olma iddiasındaki yayınları arttırmaktadır. Dolayısı ile bakış açıları ve çelişkiler  de artmaktadır.

Artık internet üzerinde bir olay ile ilgili iki – üç farklı anlatım bulunabilmektedir. Buradaki önemli bir husus, iletişim araçlarının insanları etkileme ve yönlendirme yeteneğinin, çeşitli kişi ve gruplarca propaganda amaçlı kullanılabilmesidir. Bunu da yapabilmek için gerektiğinde kasıtlı olarak gerçek olmayan bilgiler, insanlara bu standartlaştırma kaynakları aracılığı ile sunulabilmektedir.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın