Zaman Yolculuğu 1

Öncelikle bu yazımda Kuantum, Kütle Çekim, Evrenin Eğriliği, Solucan Delikleri gibi teorileri dikkate almadığımı, yapılan bazı bilimsel çalışmalar varsa, bunlardan da haberim olmadığını, sadece bildiklerim dahilinde Işık hızı ve zaman ilişkisini sorguladığımı belirteyim.

Bazı teorilerde Zamanda Yolculuk etmenin yolunun Işıktan hızlı gitmek olduğu söylenir. Ben bunu kabul etmiyorum. Ve yazımda bunu ispatlamaya çalışacağım.

Her şeyden önce Işık ile zamanın ilişkisinin olmadığını düşünüyorum. Zira ışık sadece bizim görebildiğimiz bir şey. Zaman ise yaşadığımız bir şey. En basitinden eğer ışık ile zamanın bir ilişkisi varsa, görme engelli insanların zaman algılarında ciddi problem olması gerekir.

Gelelim ışık hızına. Zaman ile ilgili standartların insanların anlaşmasından doğduğunu belirtmiştim. Yıldızlararası Mesafe ölçümlerinde kullanılan Işık Yılı kavramı da yine aynı şekilde insan belirlemesidir. Nedir Işık Yılı ? Işığın bir dünya yılı süresince almış olduğu yol ! Işık bir saatte 1.079.252.850 km yol aldığına göre,1 ışık yılı gerçekten çok uzun bir mesafedir. Öte yandan Dünya’ya en yakın yıldızın mesafesi yaklaşık 4,5 Işık Yılı olarak ölçülmüştür.

Yukarıda saymış olduğum teorilerden bazıları asla Işık Hızının üzerine çıkılamayacağını savunur. Biz bir şekilde çıkıldığını varsayalım. Ve elimizde mesafe ne olursa olsun aynı zamanda haberleşebileceğimiz bir araç olduğunu. Şimdi tamamen kurgusal bir olay yapalım.

Diyelim ki Dünya’dan 8 Işık yılı uzakta bir yıldız ve yörüngesinde bir gezegen var. Bu gezegende de yaşayan birileri var. Biz bu gezegen ile elimizdeki alet sayesinde aynı zamanlı olarak haberleşiyoruz. Yani telefon gibi konuşabiliyoruz. Bu gezegenin yıldızı bizden 8 Işık Yılı uzakta olduğu için Dünya’dan yıldızlara baktığımızda, yıldızın ancak 8 yıl önceki durumunu görebiliriz. Çünkü yıldızın ışığının bize ulaşması 8 yıl sürmektedir.

Bir gün bu gezegenden bize güneşlerinde bir kaç saat içinde büyük bir patlama olacağına ve gezegenlerinin bundan çok kötü etkileneceğine ilişkin bir mesaj almış olalım. Bizim de elimizde Işık hızının 2 misli hızla uçan bir uzay gemisi var.  Hemen buna binip gezegene doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde her 2 Işık Yılı mesafede konaklama istasyonları var.

Işık hızının 2 misli hızla uçan uzay gemimiz 1 yıl sonra ilk istasyona varır. Burasının yıldız ile arasındaki mesafe 6 Işık yılıdır. Yani  bu istasyondan yıldıza baktığımızda 6 yıl önceki halini görürüz. Ancak unutmamamız gereken bir şey daha var. Biz 1 sene boyunca yoldaydık. Ve bu sürede yıldızdaki patlamanın ışığı bize doğru 1 senelik yol aldı. Yani biz istasyondan yıldızın patlamadan 5 yıl önceki halini görmekteyiz. Eğer istasyonda 5 yıl kalırsak patlamayı görebiliriz.

Yola devam ediyoruz. 2. İstasyona geldiğimizde bizim için 2 yıl geçmiş ve istasyondan 4 yıl önceki yıldızı görebiliyoruzdur. Bu arada patlama 2 senelik yol almıştır. Yani  istasyonda 2 yıl beklersek patlamayı görebiliriz.

3. İstasyona geldiğimizde ise patlama bizim yanımızdan geçip gitmiştir. Biz yıldızın 2 sene önceki halini görüyoruz. Bu arada 3 senedir de yoldayız. Yani yıldıza baktığımızda patlamadan 1 yıl sonraki halini görürüz.

En son olarak yıldıza vardığımızda ise, yolda geçirdiğimiz süre 4 yıl olmuş ve biz de patlamadan 4 sene sonraki halini görüyor oluruz. Yani gerçek görüntüyü görüyor oluruz. Ortada bir zaman yolculuğu yoktur.

Bu arada Dünya’da da 4 yıl geçmiştir. Ancak patlamanın görüntüsü daha 4 senelik yol almıştır. Dünyadaki gözlemci patlamayı ancak 4 sene daha sonra görecektir.

Peki bu arada haberleştiğimiz gezegene ne oldu ? Ya hayatta kaldılar ve haberleşmeye devam ediyoruz, ya da öldüler ve haberleşme kesildi. Eğer haberleşme devam ediyorsa, biz de Dünya’dakiler de patlama ile ilgili bilgi almışız demektir. Sadece Dünya’dakiler henüz patlamayı görmediler. Bunun da zaman ile değil, ışık hızı ile alakası vardır.

Devam edeceğim…

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Zaman Üzerine

Zaman kendiliğinden bir standarta sahip değildir. Aylardan, saniyelere kadar zaman ile ilgili her şey insanların standartlaştırma çabasının bir sonucudur. Nitekim geçmişte yıllar ile ilgili farklı değerlendirmeler, farklı gün sayıları ile oluşan takvimlere sebep olmuştur.

Bugün kullandığımız miladi takvim, Dünya’nın Güneş etrafında dönüşünü baz alır ve bir yılı 365 gün 6 saat olarak belirler. Bu noktada Dünya güneşin etrafında 365 gün 6 saatte dönmez. Dünya’nın Güneşin etrafında döndüğü süre 365 gün 6 saate bölünmüştür. Yani insanların keyfiyetidir.
İnsanlar günün süresi için Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşünü baz almış  ve 24 e bölerek 1 saati belirlemişlerdir. Böylece bir gece ve bir gündüzden oluşan güne sahip olmuşlardır. Oysa kutuplarda 6 ay gece , 6 ay gündüzdür. Yani orada isterlerse tamamen farklı bir gün tanımı mesela 18 saatten oluşan bir gün belirlenebilirdi. Çünkü Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşünün kutuplarda ciddi bir farkı yok. Buna göre Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü süre de 487 gün olarak belirlenebilirdi.

Veya yıl için farklı bir olay baz alınıp bir yıldaki gün sayısı farklı olarak belirlenebilir. Nitekim ileride insanlığın farklı gezegenlere yerleşmesi durumunda, o gezegenlerdeki baz olaylar farklı olacağı için belirlenecek zamanlar da farklı olacaktır. Mesela Mars Güneş’in çevresinde Dünya zamanı ile 687 günde dönmektedir. Böylece bir süre sonra insanlar yeni zaman standartlarına ihtiyaç duyacaklardır.

Keza günün 24 e bölünmesi tamamen bir keyfiyettir. İstenirse bir gün 12 saat ve bir saat 120 dakika’dan pekala oluşabilir.

Öte yandan gerek ay isim ve sıraları, gerek haftanın günleri, hatta bulunduğumuz yılın sayısal adı yine insanların belirlemiş olduğu ve ortak bir şekilde kabul edilmiş standartlara dayanır. Astronomik herhangi bir dayanağı yoktur. Mesela Ağustos ayına ismini veren Roma İmparatoru Agustus’tur.  Miladi tarih ise Hz. İsa’nın doğduğuna inanılan yılda başlatılır.

Hal böyle iken insanların keyfiyetlerine göre belirlemiş olduğu zamansal standartlar ile ilgili hurafelerin tümü dayanaksız veya farklı olaylara dayanmaktadır. Mesela belli bir günün kutsal kabul edilmesi, ancak Allah’ın İnsan standartlarını kabul ettiği varsayılarak gerçek sayılabilir. Çünkü bir haftanın 7 gün olmasını da, bugünün Salı, Pazar veya Çarşamba olmasını da insanlar ortak anlayışla kabul etmişler ve etmektedirler.

Yazılar içinde yayınlandı | 1 Yorum

Felsefi Dil

Felsefe, küçük bir grubun kendi arasında eğlence olsun diye yaptığı bir faaliyet değildir. Evet felsefe yapan bazı küçük gruplar vardır. Ancak en azından bu gruplardaki bireylerin nihayi amacı kendilerini geliştirmek suretiyle topluma bir şeyler vermektir. Bu yüzden felsefe, toplumla içiçe ve onların anlayabileceği bir şekilde yapılmalıdır.

“Felsefi Dil” diye toplumda yanlış bilinen bir olgu vardır. “Felsefi Dil” diye bir şey yoktur. Ancak kendilerini zeki göstermeye çalışan bazı kişilerin, sınırlı sayıda kişinin anlayabileceği bir şekilde sıklıkla kullandıkları, Felsefi Terimler vardır. Felsefi Terimler, bir şeyi tam olarak açıklayabilmek için dilin yetersiz kaldığı durumlarda kullanılmış terimler ve yeni bazı olgulara ve şeylere verilen adlardan oluşur. Mesela benim “Kamuoyunu alakasız konular ile meşgul ederken, ciddi konuları unutturan, gözden saklayan veya farklı yansıtan siyasi ideoloji’ye UYUTİZM” adını takmam gibi. Veya Platon’un “İdea” sı gibi.

Bir felsefeci görüşlerini anlatabildiği ölçüde tartışmaya açabilir. Kimse anlamadığı bir şeyi kolay kolay benimsemez. Kimse tarafından benimsenmeyen bir düşünce ise, boşa giden bir düşüncedir. Ne sahibine faydası vardır, ne de topluma. Bu yüzden toplumda daha rahat anlaşılabilecek bir kelime bir felsefi terimi karşılıyorsa, felsefeci onu kullanmalıdır.

Öte yandan felsefeci görüşlerini doğru bir şekilde anlatmakla da yükümlüdür. Bir iletişimin iki tarafı olduğundan, anlatılan kişilerin de doğru anlaması gerekmektedir. Bu sebeple felsefeci bir yandan iyi bir edebiyat bilgisine sahip olmalıyken, diğer yandan halkın kullandığı günlük dili de en iyi şekilde bilmelidir.

Felsefe ile uğraşan normal bir insan, günlük hayatında özel bir dil kullanmaz. Sadece alışkanlığın verdiği bir açık olma ve doğru anlaşılma çabası olabilir. Yoksa o da sinirlendiğinde küfür edebilir. Veya moda olmuş bazı konuşma kalıplarını, yeri geldiğinde kullanabilir.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Başkaları Seni Nasıl Tanımlıyor ?

İnsanlar kendilerini genellikle olumlu özellikler ile tanımlar. Oysa çoğu kişi dünyada yaşadıkları hayatı tanımlarken genelde olumsuz kelimeleri kullanırlar. Nasıl oluyor da, olumlu özelliklere sahip insanlar, olumsuz özelliklere sahip bir dünyada yaşıyorlar ?

İşin sırrı bakış açısında. Kendimizi nasıl tanımladığımız bir yere kadar önemli, ama esas yaşadığımız hayata etki eden şey, başkalarının bizi nasıl tanımladığı. Bu konu insanlar için olduğu kadar, kurumlar için de geçerli.

Felsefenin ana ilkelerinden biri “Kendini Tanımak” tır. Ancak kendini sadece kendi bakış açınla tanıyamazsın. Çünkü insanın kendisini eleştirmesi kolay değildir. Mesela son zamanlarda arkadaşlarıma karşı fazla ukalaca davrandığıma yönelik bazı şikayetler alıyorum.(Dikkate alındı) Oysa benim amacım, onları bazı yanlış olduğunu düşündüğüm konularda uyarmak ve bunu yaparken de kendime göre doğrusunu söylemek. Ama sonuçta benim bu kendime göre iyi niyetli davranışım, ukalalık olarak algılanıyor.

Aslında çoğumuzun durumu böyle. Yapmış veya yapmamış olduğumuz şeylerden dolayı diğer insanlar üzerinde bir izlenim oluşturuyoruz. Bu izlenimler bizim gerçek amacımızla örtüşmeyebiliyor. İşin önemli tarafı, bu oluşturduğumuz izlenimler bizim yaşamımıza ciddi bir etki ediyor. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Toplumun kişiye olan bakış açısı da, o insanın işinden, sosyal ve aile hayatına kadar her konuyu etkiliyor.

Unutmamak gerekir ki, bir şeyi yaparken gerçek niyetimizin ne olduğunu sadece Allah bilir ve değerlendirmesini de o yapar. Ama bu dünyada biz karşımızdakilerin, yaptığımız şeylerden dolayı bizimle ilgili düşünceleri doğrultusunda değerlendiriliyoruz.

Kendisini içinde yaşadığı topluma kabul ettiremediklerini düşünen insanlar, ciddi psikolojik sorunlar yaşayabiliyor. Ters bir bakış açısıyla aynı durum, içinde bulundukları toplumun, kendilerine uymadığını düşünenler için de geçerli.

Yukarıda söylediğim gibi bu konu sadece insanlarla ilgili değil. Kurumlar da tamamen aynı şekilde topluma etki edip, toplumda bir izlenim oluşturuyorlar. Ve yine tamamen aynı şekilde toplumla ters düşebiliyorlar. Ama kurumların durumu biraz daha karmaşık. Çünkü kurumlar, dışarıdan kendileri hakkında daha fazla bilgi alabiliyor, ancak karar verici mekanizmaların fazlalığı sebebiyle, daha zor pozisyon değiştirebiliyorlar. Bu tamamen başka bir yazı konusu.

Bireylere dönersek, kişilerin kendileri ile ilgili izlenimi öğrenmeleri, kişisel gelişimlerini yönetmeleri açısından çok önemli. Bu yüzden eleştiriye açık olmak gerekiyor. Tabi ki eleştiriye açık olmak demek, haksız suçlamalara karşı sessiz kalmak, anlamına da gelmiyor.

İnsanların en zayıf oldukları anların, kendilerini en güçlü hissettikleri zamanlar olduğu söylenir. Çünkü kendisini güçlü hisseden ve kibire kapılan bir kişi, kendisine yönelik eleştirileri dikkate almadığı gibi, eleştiren kişileri de suçlar veya kendinden uzaklaştırır. Ve bir süre sonra kişi karar alırken yalnız kalır. Bu durumdaki bir kişinin hata yapması kaçınılmaz hale gelir. Elbette güçlü kişilerin çevrelerinde birçok insan bulunur. Ama onlar sadece güçten kendilerine sağlayacakları çıkarın peşindedirler. Bu sebeple asla gücün sahibi ile ,gücünü koruduğu sürece ters düşmezler. Özellikle siyasette bu durum çok sık görülür.

Konuyu toparlarsak, kendimizi ne kadar “İyi” olarak tanımlarsak tanımlayalım, bazı yaptığımız veya yapmadığımız şeylerden dolayı çevremizdeki birileri üzerinde “Kötü” bir etkimiz olabiliyor. Ve bu kötü etkiler birleşerek, yaşadığımız dünyanın çoğumuz için “Kötü” görünmesine sebep oluyor. Biraz daha dikkatli davranma, biraz daha eleştiriye açık olma, eminim birçok şeyi düzeltecektir.

Son olarak çok sevdiğim bir söz ile bağlayım. Biri sana “Eşek” derse umursama, lakin 5 kişi sana “Eşek” derse, git kendine bir semer al.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Doğrular ve Çatışma

Bazı durumlarda Doğru birden fazla olabilir. Bu karşı tarafın bakışına göre değişir. Hemen kendimden bir örnek vereyim. Benim Babam Musevi, Annem ise Müslüman. Şimdi benim dini durumumu birkaç açıdan değerlendirebiliriz.

Resmi açıdan baktığımızda, Türkiye’de yasalar babanın dinini kabul ettiği için, babam da Musevi olduğundan, devlete göre Musevi’yim.

Dini açıdan baktığımızda Musevilik annenin dinini geçerli saydığı için, annem de Müslüman olduğundan, Musevi cemaatine göre Müslüman’ım.

Kendi açımdan din konusu benim için fazla önemli olmadığından, insanların ahlakına daha fazla önem verdiğimden, bir seçim olarak Deist’im.

Bu üç bakışın dışında biraz daha derine indiğimizde, ben kendimi Deist olarak tanımlıyorum ancak bu Deizm’i bildiğim ölçüde bir tanımlama. Belki Deizm’i daha iyi bilen birisi benim bilmediğim ama bende olduğunu bildiği bazı hususlardan dolayı, objektif bir bakış açısıyla, beni farklı tanımlayabilir.

Aynı şekilde başka biri Deizm’i benden daha az bildiği veya hakkımda yanlış bilgilere sahip olduğu için belki beni yine farklı olarak tanımlayabilir. Bu noktada hatalı bilgilere dayalı bir tanımlamanın sadece tanımlayan için doğru olduğunu vurgulamakta fayda var.

Bir başka gerçek ise benim hem Musevi, hem Müslüman kanına sahip olduğum. Bu sebeple ben kendimi Deist olarak tanımlasam da, Musevi ve Müslüman kanlarına sahip olduğumdan dolayı aslımı inkar edemem.

Konumuza dönersek, gerek benim kendimi tanımlamamda, gerekse başkalarının beni tanımlamasında birden fazla Doğru olduğunu görebiliyoruz. Bu durum sadece bu konu için değil, başka konularda da olabilir. Günlük hayatımızdaki çatışmaların en büyük sebebi de bu durumdur. Özellikle hatalı bilgilere dayanan Doğrular, ciddi sorunlar yaratmaktadır. Ancak bilgilerimizin tamamının doğruluğunu kontrol etmemiz mümkün değildir. Tamamının doğru olması da mümkün değildir.

Kısacası çatışma kaçınılmazdır. Bu noktada yapılması gereken, ya üzerinde çatışma olan husus gerçekten bizi etkileyen bir şey değilse boşvermek. Yani herkesin kendi doğrusunu benimsemesi. Ya da doğruları biraz daha derine inerek, yeni bilgiler ile değerlendirmeye çalışmaktır.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Zenon’un Aşil ve Kaplumbağa Paradoksunun Çözümü

Zenon’un Aşil ve Kaplumbağa paradoksu özetle şöyledir. Aşil ile Kaplumbağa yarışmaya karar verirler. Aşil daha hızlı olduğu için Kaplumbağa’ya biraz avans verir ve daha geriden koşmaya başlar. Buradaki paradoks şudur. Aşil koşarak Kaplumbağa’nın durduğu yere geldiğinde, Kaplumbağa biraz ilerlemiş olacaktır. Aşil o mesafeyi katettiğinde, kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır. Sonuçta Aşil her ilerlediğinde Kaplumbağa da biraz mesafe katettiğinden Aşil teorik olarak Kaplumbağa’yı hiç geçememelidir.

Öncelikle Kaplumbağa ve Aşil arasındaki bacak boyu farkını çıkarmak için biz bu yarışmanın iki insan arasında olduğunu düşünerek çözmeye çalışalım. Bu noktada Aşil’in diğer insandan hızlı olduğunu söylemeliyiz ki arada kapanabilecek bir mesafe olsun.

Bu paradokstaki sorun her iki yarışmacının da belli bir zamanda hareket ettiğini düşünmemizden kaynaklanıyor. Eğer zamanı bir bütün olarak düşünürsek her iki yarışmacıyı da hareket ederken görürüz. Oysa zamanın bir bölümünde öndeki yarışmacı hareket etmezken, Aşil hareket ederse, Aşil’in onu yakalaması ve geçmesi mümkün olabilir.

İşte bu noktada hız ve zaman faktörü devreye giriyor. Zaman mesafeye göre daha çok bölünebilir. Çünkü zamanın bölünmesi sonsuzdur. Mesafeler ise bir maddeyi tanımlayan en küçük parça ile sınırlıdır. Atom veya Atom altı parçalardan bahsetmiyorum. O parçaların kendilerine has hareketleri vardır. Benim bahsettiğim örneğin 1 kilometrelik bir yolun ölçülebilen en küçük parçası. Hız ise belli bir zamanda katedilen mesafedir. Hız ne kadar fazla olursa katedilen mesafe o kadar artar.

Şimdi ölçülebilen en küçük mesafenin 1 mm olduğunu varsayalım. Biliyorum daha küçük mesafeler de ölçülebilir. Ancak o mesafeleri gözde canlandırmak daha zordur. Bir insanın 1 mm’lik bir adım atmasının mümkün olmayacağını düşünerek örnekteki elemanları Arabalar ile değiştirelim. Çünkü arabalar yuvarlak tekerleklere sahiptir ve bu tekerleklerin dönerek çok küçük bir mesafe katettiğini düşünebiliriz. Bu noktada iki yarışmacının en küçük parça olarak varsaydığımız 1 mm’yi geçip geçmedikleri önem kazanır. Aşil’in arabası daha hızlı olduğu için belli bir zamanda daha çok 1mm geçmektedir. Dolayısıyla Aşil bazı 1 mm’leri geçerken, Kaplumbağa’nın arabası durmaktadır. Elbette bu durma orantılı bir şekilde olmaktadır. Bu yüzden farkedilmez. İşte bu durma anlarından dolayı Aşil’in arabası, öndeki arabayı yakalar ve geçer.

Örneği biraz daha rakamlar ile açıklayalım. Diyelim ki Aşil’in arabası 1 saniyede 10 mm gidiyorsa, Kaplumbağa’nın arabası 1 saniyede 5 mm gidiyorsa. Aşil’in arabası her milimetreyi 1/10 saniyede geçer. Kaplumbağa ise 1/5 saniyede geçer. 1 milimetreyi varsaydığımız üzere daha küçük bir mesafeye bölemiyoruz. Ama saniyeyi istediğimiz kadar bölebiliyoruz. Saniye’nin 10’da 1 lik süresinde Aşil’in arabası 1 mm ilerlediği halde, Kaplumbağa’nın arabası ilerlememiş oluyor. Kaplumbağa’nın arabası ancak ikinci 1/10’luk saniyede ilerlemesini tamamlıyor. Ancak bu arada Aşil 1 mm daha ilerlemiş oluyor.

Bu durma anlarının mesafesi örneğe ve hızına göre değişir. Mesela insan örneğine geri dönersek 1 mm’yi çok daha büyük bir mesafe yapmamız gerekir. O zaman, Aşil bir adım attığında, yani mesafe alma hareketini tamamladığında, öndeki yarışmacı henüz adımını tamamlamamış olduğundan ilerlememiştir, diyebiliriz. İnsanların ilerlemesi ancak adım tamamlandığında gerçekleşir. Sadece bu bile Aşil ve Kaplumbağa paradoksunun normal halinde aslında bir paradoks değil, şaşırtma olduğunu ortaya koyar.

Yukarıda bahsettiğim durma anları, zaman sonsuz bölüme sahip olduğundan hareket eden bütün nesneler için mevcuttur. Eğer örneğimizdeki zamanı bir kademe daha bölersek, yani 1/20 saniyeye bakarsak, Aşil’in de bir durup, bir hareket ettiğini görebiliriz.

Bu hareket halinde iken durma anlarını yakalayan Fotoğraf makineleri günümüzde mevcuttur. Ve bu sayede bir kurşunun bile uçarken fotoğrafı çekilebilmektedir. Eğer bu durma anları olmasaydı, hareket halindeki bir şeyin fotoğrafını çekmek mümkün olmazdı. Ancak insan algısı hızla giden bir şeyi durur halde görebilecek kadar keskin değildir.

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şans Üzerine…

Şans yaşadığımız hayatı etkileyen en önemli etkenlerdendir. Bunu Aristoteles de kabul etmiştir. Ancak günümüzde bazı yazarlar “şans  diye bir şey olmadığını, insanın şansını kendinin yarattığını” savunurlar.  Yanılıyorlar. Şans vardır ve ben bu yazımda bunu savunacağım.

Bir piyango olayını düşünün. 4 kişi var. Bunlardan birincisi hiç bilet almamış. İkinci kişiye ilk bilet alışında büyük ikramiye çıkmış. Üçüncü kişi 150 kere bilet almış sonunda büyük ikramiye çıkmış. Dördüncü kişi ise 300 üncü kere bilet almış ve henüz ikramiye kazanamamış.

Bu 4 kişinin durumunu ayrı ayrı değerlendirdiğimizde, birinci kişi hiç bilet almadığı için piyango kazanma ihtimali yok. Ancak bu onun şanslı veya şanssız olduğunu göstermez.

İkinci kişiye ise ilk seferinde büyük ikramiyeyi kazandığı için “şanslı” diyebiliriz.

Üçüncü kişi bazı kişisel gelişim uzmanlarının dediği gibi, şansını zorlamıştır. 150 bilet aldıktan sonra da ikramiyeyi kazanmıştır.

Dördüncü kişinin durumunu değerlendirdiğimizde onun şansını üçüncü kişiye göre 2 kat fazla zorladığını görürüz. Ona göre çok daha azimlidir. Ama sonuç kişisel gelişimcilerin dediği gibi olmamıştır. Dördüncü kişi bir türlü ikramiyeyi kazanamadığı gibi, 300 tane bilet parası harcamıştır. Şimdi bu kişiye “Şanssız” değil de ne diyebiliriz ?

Tekrar birinci kişiye dönersek, bu kişi belki ikinci kişi gibi ilk bilet aldığında kazanacak, belki de dördüncü kişi gibi 300 bilet alıp bir sürü para harcadığı halde kazanamayacaktı. O ise bunu hiç denememeyi seçmiş. Şimdi bu kişi büyük ikramiyeyi kaçırdığı için “şanssız” veya 300 bilet parası cebinde kaldığı için “şanslı” olarak da nitelenebilir.

Bazı insanların şansı doğuştan başlar. Zengin bir ailede doğmuş, iyi bir eğitim almış, ailesinin geniş bir iş çevresi olan bir insanın iş hayatında başarılı olması, sürpriz değildir. Bu tip kişilerin çoğu başarılı olduğu zaman bunu şanslı olmalarına değil, ne kadar çalışkan olduklarına bağlarlar. Oysa fakir bir ailede doğmuş, eğitimini tamamlayamamış, kendisine yardımcı olacak bir tanıdığı olmamış olsa, belki daha fazla çalıştığı halde, herhangi bir başarılarından söz edilmeyecekti.

“İnsanın şansını kendi yarattığı” söylemi, tamamen üçüncü kişinin durumuna benzer. Yaptığı denemelerin bir noktasında şansı dönmüştür. Oysa dönmeyen insanlar da vardır.

İnşaatlarda şarkı söylerken keşfedilen kaç tane İbrahim Tatlıses var ? Sadece 1 tane. Oysa inşaatlarda şarkı söyleyen binlerce işçi var. Ya sesleri Allah vergisi olarak çok iyi değil. Ya inşaatlarının önünden türkücü arayan bir menajer geçmiyor. Ya da menajer geçerken, o yemek yiyor. Üstelik de bu sadece bir başlangıç. Sesiniz güzel, menajer geçti, sesinizi duydu, ve sahneye çıktınız. İş bitti mi ? Heyecandan sahnede ilk söylediğiniz şarkının sözlerini unutamaz mısınız ? Gördünüz mi şans ne kadar çok faktör içeriyor ?

İnsanlar bir şekilde ön plana çıkmış kişilere odaklanır. Meşhur olmuş, zengin olmuş, kişiler büyük oranda şanslı kişilerdir.

Bir de doğru işe odaklanan kişiler vardır. İşte bu birinci kişinin yapabileceği bir şeydir. O piyango bileti almayarak işini şansa bırakmamıştır. İşte insanların kendilerini tanımaları, neler yapabileceklerini bilmeleri o yüzden önemlidir. Kendisini iyi tanıyan, neye yeteneği olduğunu iyi bilen, elindeki imkanları doğru değerlendiren bir insanın şans ile işi daha azdır. O kişinin sesi güzelse, insanların karşısında sık sık şarkı söyler ve kendisini sahneye hazırlar. O kişi inşaatın önünden birisinin geçmesiniz beklemez. Gider menajeri kendi bulur. Kısacası hangi durumda ne yapacağını bilir.

Hayatımızda belli bir şansın varlığını kabul etmemiz gerekiyor ki, her ihtimalde ne yapabileceğimize hazır olalım.

 

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sorgulamak Şart

Günümüz dünyasında hiçbir zaman olmadığı kadar çok bilgiye ulaşma imkanına sahibiz. Gelişen teknoloji, yeni keşifler ve geçmişe göre çok daha fazla bilgiye sahip insanlar. Bu ortamda felsefenin de çağın ihtiyaçlarına göre kendini yenilemesi şart. İşte ben bundan yola çıkarak olaylara kendi bakış açımı getirmeye çalışacağım.

40 yaşındayım ve halen üniversitede felsefe eğitimi görüyorum. Bu yaşıma kadar yaşadıklarım ve kendimle ilgili keşiflerim, beni buna yöneltti. Yani geçmişte de bir şekilde felsefenin içinde oldum. Çok kitap okudum ve çok yazılar yazdım. Bu blogda da düşüncelerimin bir kısmını toparlamaya çalışacağım.

Belki yeni şeyler öğrendikçe bazı konulardaki görüşlerim de değişecek. Nitekim  bazı değişiklikler olmasa, insanların hayatları boyunca eğitimlerini sürdürmeleri için bir sebep kalmaz.  Oysa bir çok filozof hayat boyu eğitime inanır. Bir çok filozof da çeşitli konularda fikirlerini değiştirmiştir.

Önemli olan o anda inandığım konuları tüm doğruluğu ile açıklamamdır. Ve elimden geldiğince her konuyu sorgulamaya çalışacağım.

 

Yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın